postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Bak anlatayım da şaşırıp kal…

with 5 comments

Yaşlı bir fotoğrafçı, gelecekte bir gün, çok genç bir ahbabına geçmişi anlatıyor…

O zamanlar herşey çok farklıydı. Anlatacaklarıma inanamayacaksın. Bir defa o zamanlar “karanlıkoda” denilen bir oda vardı. Gerçekten de karanlık bir odaydı bu. Neden. Şimdi, onu anlatabilmek için önce başka şeyler anlatmam gerekir.

Şu ki: eskiden fotoğraf, “film” adı verilen bir malzemenin üzerine çekilirdi. Üzerine çekilirdi derken, her fotoğraf farklı bir parça filmin üzerine pozlanırdı. Değişik boylarda film oluyordu. Şimdiki çözünürlük gibi, o zamanlar daha yüksek çözünürlük demek daha büyük boyutlu film kullanmak demekti. Ne kadar büyük? Vallahi çok büyük boyutlar söz konusu olabiliyordu. Benim bildiğim en büyük 20 santime 25 santim film ve ona göre fotoğraf makineleri vardı böyle heyulla gibi. Masal gibi geliyor değil mi sana şimdi?

Bu film denilen malzeme, ki film ince bir zar, çok ince ve esnek bir tabaka demektir, böyle, nasıl anlatayım, incecik folyo gibi bir şey. Kocaman olanları yapraklar halinde kesilmiş olarak satılırdı. Daha küçük boyutlu olanlar ise, her defasında yenisini takmak zor olmasın diye rulo halinde sarılıp, hiç ışık geçirmeyen metal bir tüpün içine yerleştirilmiş olurdu. Sen de bunu alıp fotoğraf makinesinin içine… Dur ama, şunu düşünebiliyor musun? Makineni arkası kapak şeklinde tamamen açılıyordu, o tüpü yerleştirebilmen için. Yani makinenin içini olduğu gibi görüyordun, örtücüyü mörtücüyü, dişliler falan öylece açıkta duruyor.

Filmin özelliği, üzerinde bir kaplama var, aslında müthiş bir şey. Gerçekten saygı duyuyorum, yıllarca nasıl onu geliştirmişler, mükemmelleştirmişler… Kimyasal bir madde sürülmüş bu filmin üstüne. Özelliği de ışıktan etkilenmesi. Hem de aşırı derecede hassas. Hatta, film kutularının üstünde uyarılar olurdu, aman loş bir yerde takın makinenin içine, tüpün ışık geçirmemesine güvenmeyin diye yazardı, o kadar hassas yani.

Bazen yanlışlıkla makinenin arkası, hani kapak gibi dedim ya, açılıverirdi. Ne bileyim, elin takılır, makinenin askısı takılır, bir şey olur, hoop açılıverir! Haydiii bütün film ışık aldı. Bunun bir adı vardı, yani filmin istemeden ışık almasının. Tahmin et bakayım? Boşver edemezsin, ben söyleyim: “yandı” denilirdi, “yandı”. “Bütün filmim yandııı!” diye feryat ederdi insanlar. Belki daha da eski zamanlarda, ilk icat edilen filmler ışık alınca tutuşuyorlardı, kim bilir? Olur, olur…

Sonra, bütün filmi boydan boya pozlardık. Makinenin içinde küçücük bir motor olurdu. Her fotoğraf çekildiğinde filmi görüntünün boyutu kadar yürütürdü ki yeni bir fotoğraf çekilebilsin. Ha, bazen de o motor bozulur, ya da film içerde takılır, o zaman aynı yere üst üste ha babam çek dur. Bir de şimdiki gibi değil ki, bir hata olduğunu neden sonra farkediyordun. Kabus gibi. Sen çektim sanıyorsun, halbuki ortada hiçbir şey yok. Çok feci sorunlar yaşanıyordu bu yüzden. Düşün, tatilden dönmüşsün, makinedeki film bitmek bilmiyor. Ne oluyor ulan buna diye gece yorganın altına girip kapağı bir de açıyorsun ki, film daha birinci karede duruyor! Tabii, tabii yaşandı hep bunlar.

Geliyoruz karanlıkodaya, bekle. Diyelim ki filmi sonuna kadar kazasız belasız bitirdin. Tekrar o metal tüpün içine geri çekip makineden çıkartıyorsun ve, sıkı dur şimdi, bir “laboratuvara” götürüyorsun. Bak nasıl açıldı gözlerin! Yaa, tabii tahlil yaptırmadan olur mu? Maazallah, ya AIDS varsa filminde? O yüzden güvenilir bir laboratuvara… Dalga geçiyorum yahu, yani tahlil kısmı dalga da, laboratuvar kısmı gerçek.

Evet, bu laboratuvar denilen yerde, film o metal tüpün içinden çıkarılır ve bir kimyasal işlem yapılırdı. Karanlıkoda mevhumu da burada devreye giriyor işte. Film ışıktan etkileniyor dedik ya, o nedenle bütün bu kimyasal işlemlerin karanlıkta yapılması gerekirdi. Karanlık, tam karanlık. Zifiri. Göz gözü görmüyor. Sana bu iyice absürd geldi biliyorum ama aklına başka çare geliyor mu?

Kolay değildi tabii. Tamamen karanlıkta, el yordamıyla bazı hassas işler yapıyorsun. Ben o işi bir süre yaptıydım. Bir süre dediğim de yıllarca. Hatırlamak bile istemiyorum şimdi. Havasız, rutubetli, kimyasal madde kokan bir takım odalarda çalışırdık. Kendini hapsedersin ki kimse yanlışlıkla paldır küldür içeri dalmasın. Dışarıdan ışığın yakılmaması için önlemler alınır, falan filan.

Aaa, en kötüsü neydi biliyor musun, filmi tüpten çıkarırsın; bir makara vardı spiral denilen, ona sarılacak, daha sonra kimyasal işlem başlayacak. Ona ayrıca geleceğiz. Karanlıkta film elinden düşüverir. Hooop, yuvarlanır gider. Yerlerde ara dur. Yaa, bir de toz meselesi var! E sonuçta bu film hep açıkta. Makinenin arkası durmadan açılıyor kapanıyor. Kaçınılmaz olarak tozlar gelip filme yapışıyor. Sonra uğraş dur temizleyeceğim diye. Fotoğrafın en önemli yerinde kocaman bir leke, ya da çizik, hatta düşünebiliyor musun, parmak izi!

O yüzden bu filmlerin çok iyi korunması, çok özel şartlarda saklanması gerekiyordu. Bilmiyorum, hiç gördün mü.

Laboratuvar demiştik. Tahlil için değil demiştik. O halde filme yapılan işlemin adı ne? Şimdi iyiden iyiye şaşıracaksın: “banyo”. Bıcı bıcı yani. Filmlerimi banyo ettirdim! Gözlerini yakmayan şampuan kullandım! Ehhee!

Yahu kim takıyormuş bu isimleri? İşin tuhafı bu laflar bize o zamanlar gayet normal geliyordu. “Filmi geliştirdim, saptadım, banyo ettim!” Şimdi ne tuhaf… Belki şimdiki laflar da aslında acayiptir, ne bileyim.

Banyo işleminin aşamalarıydı bunlar. Geliştirmek, ağartmak. Ve sonra kurutmak! Neden? Çünkü banyo işlemi dedik ya, bütün bu kimyasal işlemler filmin bir takım sıvılara girip çıkması anlamına geliyordu. Yani fotoğrafçılık demek biraz da maşrapalar, küvetler, huniler, şişeler demek oluyordu. Karanlıkoda aynı zamanda ıslak bir odaydı. Önlükle falan çalışılıyordu. Yoksa üstün başın batıyordu. Bu kimyasalların bir kısmı, hatta çoğu tehlikeliydi de. Karanlıkodanın kendisi de içinde çalışanların psikolojisi açısından bir hayli tehlikeliydi zaten.

Filmin banyo işlemi bittikten, film yıkandıktan, kurutulduktan ve ütülendikten🙂 sonra, sıra baskı işlemine geliyordu. Ohooo, o kadar teferruatlı bir işlemdi ki bu, anlatmaya bile üşeniyorum şimdi. Baskı da karanlıkodada yapılıyordu, çünkü hani filmin üstünde bir madde vardı ya, aynısı fotoğraf kağıtlarının üzerinde de vardı. Yani fotoğraf kağıtlarının da ışıktan saklanması gerekiyordu. Buyurun yine karanlıkodaya. Ha, bir de şunu söylemeyi unuttum, çeşit çeşit film vardı. Çeşit derken, boyut değil, tip yani. Mesela, siyah-beyaz mı istiyorsun? Filmi ayrı. Renkli mi istiyorsun? Filmi ayrı. Sonra, dia denilen bir tip film vardı, daha pahalı olurdu, o da daha çok projeksiyon için. Hepsinin kimyasal işlemleri de farklıydı. Tabiii.

Girerdik karanlıkodaya, bir tek siyah-beyaz baskı için çok zayıf, ölü gözü gibi bir kırmızı ışığa izin vardı. Kağıt etkilenmiyordu bu ışıktan. Ayrıntısına girmeyeceğim, banyo edilmiş film saydam olurdu. Üzerinde de görüntü. Ama, ters olarak. Ters dediğim, açıklar koyu, koyular açık. Kağıdın üzerine, özel bir projeksiyon cihazıyla filmdeki bu ters fotoğrafın görüntüsü düşürülür, sonra da hadiii, filmin geçtiği banyo aşamalarından kağıt geçirilir. Bu defa o geliştirilir, saptanır, yıkanır, kurutulur. Projeksiyon ne kadar uzaktan yapılırsa, fotoğraf da o kadar büyütülmüş olurdu. Baskıyı yapmak çok heyecanlıydı, çünkü işlem bitip de ışıkları yakınca, çektiğin fotoğrafı ve içindeki ayrıntıları ilk kez o anda görmüş olurdun.

Bütün bu işler çok da pahalıydı, çünkü hani şu kaplama var ya filmin ve kağıdın üzerinde bulunan, onun hammaddesi gümüştü. Bildiğin gümüş işte. Bir de jelatin. Bazı gümüş bileşikleri ve hayvan kemiklerinden, kıkırdaklarından çıkartılan jelatinin karıştırılması sonucunda, bu ışıktan etkilenen, üzerinde fotoğrafın oluştuğu madde elde ediliyordu. O yüzden filmlerin son kullanma tarihi olurdu, konserve gıdalar gibi. Ne oldu niye kalktın? Atmıyorum, çok ciddiyim, gümüş ve kemik, kıkırdak. Yahu gitme dur, sinirlenme, kafa bulmuyorum, vallahi hepsi doğru! Aaaa! Gitti bile…

 

negatifadam

(Bir zamanlar Photoline dergisinde yayınlanmıştır)

Written by Orhan Cem Çetin

06 Kasım 2010 12:53

5 Yanıt

Subscribe to comments with RSS.

  1. geçen yıl sıkı bir ameliyat sonrası yatağa çakılı kaldığım, yürüyemediğim günlerde bir arkadaşım benim birkaç yazımı biriktirip blog sayfa yapmış bana da “yaz oraya” dedi durdu ama olmadı, araya başka bir kitap çalışması girdi, redaksiyon çalışmaları girdi yazamadım. Üstelik onlarda da yazım hataları var, mahcup oldum, kaldırmayı da bilemedim. Sıra onlara da gelecek 🙂

    Bir gün bir öykü daha anlatmıştınız, yolunuzun üzerinde, tablasında değişik şeyler satan birinden bir tomar mektup satın almış, onu projelendirmiştiniz. O mektupların öyküsünü de çok hoş anlatmıştınız..
    Ağustos böcekleri ötmeye başladı, artık üzümler faalaiyette, olgunlaşacak, kocaman kara taneleriyle iştahımızı kabartacaklar:-)
    afiyette olun..
    pakize

    pakize işcan

    26 Temmuz 2011 at 13:34

  2. günaydın🙂

    Blog yazınılarınızdan trendeki Serhat amca hikayesi çok dokunaklı, hem rastlaşmanın kendisi bir de sizin o güzel, anlam katıcı bakışınız.
    Benim çocukluğumla ilgili hiç fotoğrafım yok, ta ki üniversite yıllarıma kadar. Ne annemin ne de babamın, onların da yok. Üstelik annemi tanımayacağım kadar küçük yaşta ayrılmışlar ve bu dünyayı sevmemişler, ikisi de erkenden –arkalarında bıraktıklarına bakmadan- çekip gitmişler Onlardan geriye sadece belleğimin azizliği kaldı..
    Yıllar yıllar sonra İlkokul arkadaşım, sıra arkadaşım Selim geldi buldu beni, elinde bir fotoğrafla! Ben de varım içinde. Hatırladım neden o fotoğraftan bende yok,( Menderes nehri taşmış, tarlamız- takkamız sular altında kalmış, ekip biçememiştik birkaç yıl, yoksulluğun dibe vurduğu yıllardı, fotoğrafa para mı vereceğiz diye çıkışmıştı babam)
    Herkesin evlerinde, duvarlarında fotoğraflar asılıdır, bizde bomboş o tek göz odamız. Ben de onu beyaz kireç ve çivit mavisiyle kapı penceresini boyayarak, avlusuna da akıl almaz çiçekler dikerek hıncımı aldığım yılları sevinle hatırlıyorum. Ama öte yandan da içime işlemiş olmalı ki bunlar tıp eğitimimi daha başta bırakıp sosyolojiye geçtim o yıllar bizim oralarda sosyolojiyi kimsecikler bilmiyor Macera böyle başladı. Beynimin içinde sürekli kareler var ve onların hikayeleri. Önce sinema alanında öyküler yazarak bulaştım, sanat yönetmenliği yaptım epey zaman. Yetmiyor, huzur bulmuyorum bir türlü. Sokaklarda dolaşırken çekemediğim kareleri eve girer girmez öyküsünü yazıyor notlar alıyorum. Sonunda fotoğrafla uğraşmaya başladım. Lüzumlu lüzumsuz durmadan soru soran bir tipim; kendime tabii İşte o eşelemeler deşelemeler sırasında kafamdaki fotoğraf arayışına denk düşen size rastladım.
    Tekrar merhaba. Karşılık yazdığınız için sevindim.. Sağolun.
    Pakize işcan

    pakize işcan

    26 Temmuz 2011 at 08:29

    • Tekrar merhaba ve tekrar teşekkürler. Sizin öykünüz de çok dokunaklı. Yazdıklarınızı blogunuz “tohumcuk”tan mı izleyebiliriz?

      occet

      26 Temmuz 2011 at 12:18

  3. Hayli zamandır gözümü size, sözlerinize, yaptıklarınıza, ettiklerinize dikmiş durumdayım, “Bedava Gergeden”la başladım, nerede size ait birşey bulursamn hemen okuyorum, düşünüyorum üstünde. En çok da “rahatsız etmek” sözünüzü dikkatle izliyorum. Bu blog sayfanıza bugün rastladım, çok yararlandım. Çoklar yaşayın, sağolun var olun. Öykülerin samimiyeti, sizin sahici sözcüklerle dillendirişinizden etkileniyorum.

    Paylaşımlarınız için tekrar tekrar teşekkür ediyorum.
    sağlıkla, sevgiyle kalın. pakize işcan

    tohumcuk

    25 Temmuz 2011 at 16:25

    • Merhaba, ilginiz ve güzel sözleriniz beni çok mutlu etti. Nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim. Siz de sağolun, varolun.

      occet

      25 Temmuz 2011 at 22:22


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: