postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for Ocak 2011

Düztaban Fotoğrafçılar İçin Mazeret Kılavuzu

leave a comment »

(Bu yazı, 2005 yılında yazılmıştır)

Dijital fotoğrafın hem amatör, hem mesleki alanda yerini sağlamlaştırması ile birlikte, fotoğraf etrafında dönen gündelik konuşmalar da değişti, kendine özgü bir jargon, bir mantık edindi, yepyeni bir fotoğraf kültürü oluştu.

Çoğunuz izlemişsinizdir; en popüler gizli kamera şakalarından biri minilab görevlisinin müşterinin banyo için verdiği film kasetini tezgahın altında elçabukluğu ile değiştirip film şeridini kurbanın dehşetle açılan gözlerinin önünde boylu boyunca kasetten dışarı çekerek “Bakın, çektiğiniz fotoğrafların hiçbiri çıkmamış!” demesidir. Bu şakanın dijital versiyonu acaba ne olacak? “Efendim bakın, kartınızda hiç görüntü yok, siz sadece ses kaydı yapmışsınız!” mı? Ya da, “Efendim, ne demek ‘Ben çiftleşen fil fotoğrafları çekmedim’. Bunlar ne? Bu sizin kartınız değilmi? Yanınızda eşiniz var diye bizi zor durumda bırakmayın lütfen!” mi?

Asıl merak ettiğim ise dijital mazeretler. Geleneksel fotoğrafçılığın yüzaltmışküsur yıllık tarihinde, işler yolunda gitmediği zaman başvurulagelmiş olan türlü bahaneler, mazeretler var. Bunlar da fotoğraf kültürünün çok önemli bir parçası ve doğal olarak değişimden paylarını alacaklar. Buyurun, bakalım nasıl olacak; yoksa hiçbir şey değişmeyecek mi?

.

Eskiden: Ah, sormayın, tam ben filmi kasetten çıkartmıştım ki, çocuk karanlıkodanın ışığını yakmaz mı… Gitti güzelim fotoğraflar!

Şimdi: Ah, sormayın, tam ben kart okuyucudan görüntüleri aktarmaya başlamıştım ki, çocuk USB kablosunu ayırmaz mı… Kart da silindi, sistem de kilitlendi… Gitti güzelim fotoğraflar!

.

E: Yahu vallahi bende iş yok. Makineyi alalı 2 ay oldu, topu topu 36 pozu hala daha bitiremedim.

Ş: Yahu vallahi bende iş yok. Makineyi alalı 2 ay oldu, topu topu 360 pozluk kartı hala daha dolduramadım.

.

E: Ben filmi taktım zannettiydim. Meğer takılmamış. Aynı karenin üzerine çeker dururmuşum. Sayaç otuz altıdan sonra ilerlemeye devam edince farkettim. Bir tane sağlam fotoğraf yok.

Ş: Ben değiştirdim sanmıştım; meğer makine önizleme konumunda kalmış. Aynı karenin üzerine çeker dururmuşum. Sayacın yerinde saymasından farkettim. Sadece bir tane sağlam fotoğraf var, o da sonuncusu.

.

E: Patron, her zaman düzgün çeken adam niye bu defa çuvallasın? Ben kesinlikle masumum. Film bayatmış / laboratuvar hatalı banyo işlemi yapmış / baskılar kötü yapılmış / havaalanında X-ray filmleri bozmaz demişlerdi ama işte bakın bozmuş / asistan filmleri güneşin altında bırakmış / fotoğraf makinesi meme yapmış. Ben ne yapabilirim?

Ş: Patron, her zaman düzgün çeken adam niye bu defa çuvallasın? Ben kesinlikle masumum. Bu yeni makinenin CCD’si kötüymüş / photoshop’ta hatalı convert işlemi yapmış / ekran kalibrasyonu kötü / baskılar kötü yapılmış / havaalanında X-ray manyetik kayıtları bozmaz demişlerdi ama işte bakın bozmuş / asistan makineyi cep telefonunun yanında bırakmış / fotoğraf makinesi meme yapmış. Ben ne yapabilirim?

.

E: Efendim, şimdi sizin bu film Meksika pazarı için üretildiğinden, bizim burada hazır printer set-up ayarları yok. Biz en yakın kanaldan bastığımızda da böyle oluyor. Ya buna katlanın ya da filminizi bırakın, sizin için yeni set-up yapalım. Ama çarşambayı bulur, ayrıca ekstra alırız. Nasıl? Efendim, agrandisör baskısının düzgün olması birşey ifade etmez. Önemli olan minilab baskısı.

Ş: Efendim şimdi sizin bu makine Meksika pazarı için üretildiğinden, bizim kart okuyucu da farklı bir sotveer kullandığından, görüntüler böyle abuk sabuk oluyor. Ya buna katlanın ya da makinenizi bırakın, servise gönderip beynini değiştirtelim. Ama çarşambayı bulur, ayrıca epeyce de tutar. Bakın güzel makinelerimiz de var. Aynı hesaba gelir yani. Nasıl? Sizin evdeki ekranda düzgün görmeniz birşey ifade etmez. Önemli olan bizim kart okuyucu.

.

E: Alo? Ne? Hala ulaşmadı mı? Biz diaları kuryeye vereli beş saat oluyor. Biraz daha bekleyin. Neredeyse gelir. Ben o arada kurye servisini aratayım, size geri döneriz.

Ş: Alo? Ne? Hala ulaşmadı mı? Biz görüntüleri e-mail ile yollayalı onbeş dakika oluyor. Biraz daha bekleyin. Neredeyse gelir. Ben o arada server durumunu kontrol edeyim, size geri döneriz.

.

E: Dedeciğim, tabii yollarım sana çektiğim fotoğrafları. Elim dolu, sen şimdi bana şu sigara paketinin üstüne adresini bi yaz hele. Ne? Okuman yazman yok mu? E, torununun da mı yok?

Ş: Dedeciğim, tabii yollarım sana çektiğim fotoğrafları. Elim dolu, sen şimdi bana şu sigara paketinin üstüne e-mail adresini bi yaz hele. Ne? E-mail adresin yok mu? E, torununun da mı yok?

.

E: Hanımefendi, evet biliyorum pazartesiye yetişir demiştim ama, inanılmaz sorunlar yaşıyoruz. Gece banyo tankına böcek girmiş, sen git takviye pompalarını tıka, bütün dengeler bozuldu.Yüzlerce litre banyoyu döktük. Bütün tanklar temizlendi felan, hepsi baştan hazırlanıyor. Bugün son ayarları yapıyoruz, ancak ondan sonra. Çok özür dilerim yani, altüst olduk, sormayın.

Ş: Hanımefendi, evet biliyorum pazartesiye yetişir demiştim ama, inanılmaz sorunlar yaşıyoruz. Gece ana bilgisayara virüs girmiş, sen git netvörkten bütün sistemi kilitle, bütün harddiskler bozuldu.Yüzlerce müşterinin bekapları silindi. Bütün harddisklere format felan atıldı, hepsine baştan sistem kuruluyor. Bugün son ayarları yapıyoruz, ancak ondan sonra. Çok özür dilerim yani, altüst olduk, sormayın.

.

E: Orijinal negatifleri mi? Aa, yok, kesinlikle veremeyiz. Prensip olarak yani. Siz gerektiğinde yine bize bastırabilirsiniz. Bak kaç yıllık negatif arşivi var burada. Hiçbir şey olmaz. Merak etmeyin.

Ş: Orijinal CD mi? Aa, tabii ki verebiliriz. Yap oğlum logolu bi set 640’a 480 olarak. Hiç sorun değil! Siz gerektiğinde yine bize bastırabilirsiniz. Bak kaç gigabaytlık CD arşivi var burada. Hiçbir şey olmaz. Merak etmeyin.

.

E:

– Beyefendi, tabii anlıyorum eşinizin fotoğraflarını sormadan vitrine koymuş olmamız büyük bir hata. Bunun için de çok özür dileriz ama patron tatilde, vitrinin anahtarı da onda, 15 günden evvel de dönmez. Ne yapayım yani?

– Bilemiyorum artık, ne yaparsanız yapın. Kırdırtmayın bana şimdi camı çerçeveyi!

Ş:

– Beyefendi, tabii anlıyorum eşinizin fotoğraflarını sormadan web sitemize koymuş olmamız büyük bir hata. Bunun için de çok özür dileriz ama patron seyahatte, ftp şifreleri de onda, 15 günden evvel de dönmez. Ne yapayım yani?

– Bilemiyorum artık, ne yaparsanız yapın. Kırdırtmayın bana şimdi domain’inizi, şifrenizi mifrenizi!

.

E: Şey Bey, dağın başında eksi bimnemkaç derecede makinenin ışıkölçeri falan hep gitti. Hiçbir sistemi çalışmıyor. Soğuktan bütün gresleri bırt olmuş. Sonuç da işte bu. Çok üzgünüm.

Ş: Şey Bey, dağın başında eksi bimnemkaç derecede dijital makine çalışmadı. Açılmadı bile. Bunun üzerine eski usul makineye döndük. Onun da ışıkölçeri falan hep gitti. Hiçbir sistemi çalışmıyor. Soğuktan bütün gresleri bırt olmuş. Sonuç da işte bu. Çok üzgünüm.

.

E: Ah güzelim, sorma neler oldu. Ben fotoğrafı masanın üstüne koymuştum. Pencere de açıktı. Kedi, sen gir içeri, doooğru gel, fareyle oynar gibi işte bu hale getirmiş, bir de üstüne çiş etmiş!

Ş: Ah güzelim, sorma neler oldu. Ben fotoğrafı masaüstüne koymuştum. Photoshop penceresi de açıktı. Kedi, sen gir içeri, doooğru gel, fareyle oynadığı gibi işte bu hale getirmiş, bir de üstüne save etmiş!

.

İşte böyle efendim. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Zaten insan tabiatı gereği, kendiliklerinden çoğalacaklardır. Kalın sağlıcakla, bir mazeretim çıkmazsa tekrar görüşürüz.

Negatifadam

(Bir zamanlar Photoline  dergisinde yayınlanmıştır)

Written by Orhan Cem Çetin

28 Ocak 2011 at 11:33

Bir Yangını Beğenmek

with one comment

Bilmek, hatırlamayla mümkün oluyor. Ne var ki aklın ve belleğin ne kadar uçucu olduğunu da çok iyi bildiğimizden, aklımızdakilerin sağlamasını yapma ihtiyacını her zaman hissediyoruz. Fotografik görüntü böyle bir noktada yaşanmış gerçekliğin su götürmez kanıtı olarak devreye giriyor, hatırlananların hayal ürünü olmadığını, “nesnel gerçekliğin” zaman ekseni üzerinde sağlam yerini almış olduğunu ortaya koyuyor.

Fotoğraf bu yüzden her zaman çok önemseniyor. Hem kişisel tarihin, hem toplumsal belleğin oluşmasında fotoğraf ve türevleri yeri doldurulamaz, vazgeçilemez, hafife alınamaz omurgalar oluşturuyor.

Fotoğraftan yüzyıllar önce bile, camera obscura adı verilen optik cihaz yardımıyla üretilen resimler ve insan görsel deneyiminden esasen bir hayli farklı olan, bu cihaza özgü perspektif anlayışı “gerçekçi” kabul edilmişti. Zira fotoğraf makinesinin atası olan bu öncü cihazın ürettiği görsellik, insanın kolaylıkla yanılan, öznel ve dinamik algısından bağımsız, tersine tümüyle mekanik, değişmez ve fizik kurallarına tâbi, kısacası bir güvenlik kamerası kadar yorumsuz, tarafsızdı.

Toplumsal belleğin oluşmasında bu kadar kritik rol oynayan, kitlesel tutum üzerinde etkili olabilen, iktidar-birey ilişkileri çerçevesinde hem propaganda hem de muhalefet faaliyetlerinde paha biçilmez değer taşıyan fotoğraf, gerçekliğin inançlar ve menfaatler doğrultusunda yorumlandığı her durumda doğrudan doğruya bir çatışma, bir savaş alanına dönüşür.

İşte bu yüzden belgesel fotoğrafın içeriği hemen her zaman acılar, adaletsizlik, zulüm, felaketler olmuştur. Aile albümlerinde kişisel tarih daha çok iyi günlerden derlenir, kötü günler unutturulmaya çalışılırken, toplumsal bellek daha karamsar, daha tedbirlidir. Kötü günler asla unutulmamalıdır ki, bir daha yaşanmasınlar. Kötü günleri oluşturan koşullar hep hatırlansın ki, bir daha bu koşuların bir araya gelmesine izin verilmesin.

Öte yanda fotoğraf aynı zamanda bir resimdir ve insanın görsel dünyasında bir başka gereksinime de yanıt verir: bakma hazzına.

Bakış içgüdüsel olarak seçicidir. “Güzel” olanda karar kılmak ister. Bu arzu, sanat tarihinde temel bir tartışmaya yol açar. Güzel olana bakmaktan zevk almak banal ve sığ bir ihtiyaç olabilir mi? Yüzeydeki güzellik, derindeki çirkinlikleri perdeleyebilir mi?

Fotoğraf tarihinin de temel tartışmalarından, çözümsüz denebilecek çelişkilerinden biridir bu. Acıları konu edinen belgesel fotoğraf, unutulmaması gereken sahneleri birer tablo olarak kristalleştirdiğinde acaba kendisine ters düşüyor, ortaya çıkan yüksek estetik değer izleyicilerin görsel deneyimini daha yüzeysel bir noktaya çekiyor olabilir mi?

Bu konuda çok sayıda örnek vermek mümkün. Sebastiao Salgado’nun Brezilya’da insanlık dışı koşullarda çalışmaya zorlanan altın madencileri, Eugene Smith’in Minimata çevre felaketini anlattığı ve neredeyse hayatına mal olan, ünlü engelli bebeğini yıkayan anne görüntüsü hemen akla gelen örneklerdir.

Bu tür örnekler, acıların tablolaştırıldığı, yanlış duygulara yol açtığı, yoksulların, baskı görenlerin dramının yüksek estetik değerler içinde daha “şanslı” insanlara pazarlandığı biçiminde eleştirilmiştir. Zira bu tür fotoğrafların fazla güzel olmaları nedeniyle zamanla ikonlaşarak öykülerini kaybettikleri, neye dair olduklarının unutulduğu, kendi başlarına, soyut bir varoluş içine girebildikleri de bir gerçektir.

Savunma ise yaklaşık olarak şöyledir: çağdaş insanı sarıp sarmalayan görüntüler dünyasında, dolaşıma giren tüm fotoğraflar birbiriyle rekabet halindedir. Göstermek, önermek, düşündürmek istiyor ve bunu bir görüntü ile yapıyorsak, söz konusu görüntünün bakışı çelmesi, alıkoyması gerekir. Tablolaşmayan bir fotoğraf unutulmaya mahkumdur.

Bütün bu düşüncelere yol açan, Kasım ayı içinde büyük bir yangın geçiren tarihi Haydarpaşa Tren Garı’nın yan sayfada görülen, şans eseri oradan geçerken çektiğim fotoğraf nedeniyle bizzat yaşadıklarımdır. Muhtemelen siz de önce fotoğrafı incelediniz, daha sonra bu satırları okudunuz. Kişisel blogumda yangından birkaç saat sonra paylaştığım bu görüntü, yılların fotoğrafçısı olarak bugüne dek tanık olmadığım bir ilgiyi açığa çıkarttı. Gelen yorumlar, fotoğrafın tam da yukarıda tartıştığım çelişkili duyguları yaşattığını ortaya koyuyordu: “Çok güzel bir fotoğraf, çok çirkin bir sahne.” İnsanlar fotoğrafı beğenmekten kendilerini alıkoyamıyor, ancak büyük bir kıyım, büyük bir talihsizlik, büyük bir ihmal görüntülendiğinden, fotoğrafı beğenmekten dolayı kendilerini adeta suçlu hissediyorlardı.

O tarihe dek kişisel olarak ben de acıların tablolaştırılmasına bir anlamda suistimal gözüyle bakarken, bizzat gördüm ki gar yangınına tanık olan çok sayıda insan, çok sayıda fotoğraf çekmişken, tüm bu görüntüler arasından yandaki fotoğraf “güzelliğiyle” sıyrılmış, umuyorum ki diğer fotoğraflardan daha uzun ömürlü bir konuma gelmiştir. Umudumun nedeni, fotoğrafın yaratıcısı olarak benim de adımın sürekli dolaşacak olması değil, bu tartışmalı yangının ve yaratıcılarının fotoğrafım sayesinde kolay kolay unutulmayacağıdır.

Orhan Cem Çetin

Fotoğrafçı

İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Galata Fotoğrafhanesi Fotoğraf Akademisi Öğretim Görevlisi

(GEO Türkiye, Ocak 2011 sayısından derginin izni ile buraya alınmıştır)

Written by Orhan Cem Çetin

06 Ocak 2011 at 23:59

%d blogcu bunu beğendi: