postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for Şubat 2011

Yeni Çektim / 27.02.2011

leave a comment »

“İyi malzeme fark yaratır.”

Didem Şenol, Radikal Pazar yazılarında bugün, lokantası için alışveriş yaptığı özel adresleri anlatıyor.

Teknik:

İlk fotoğraf Sigma 85mm f:1.4 EX DG HSM

Diğerleri Sigma 12-24mm f:4.5-5.6 EX DG HSM

Gövde Nikon D700

Written by Orhan Cem Çetin

27 Şubat 2011 at 17:27

Biraz Kimya, Biraz Rüya.

leave a comment »

Bu yazı, 14 Ekim – 14 Kasım 2009 Tarihleri arasında İstanbul’da, Galeri NON‘da Tayfun Serttaş tarafından gerçekleştirilen Stüdyo Osep isimli sergiye paralel olarak hazırlanan aynı isimli kitap için yazılmıştır. Tanıdığım en unutulmaz insanlardan biri olan Osep Bey için hissettiklerimi yazıya dökmeme vesile olan sevgili Tayfun Serttaş’a ve Derya Demir’e çok teşekkür ederim.
 
(Please find the English translation further below)

Fotoğrafçılık tuhaf bir meslektir. Garip bir karma, sihirli bir harmandır bu iş. Biraz ondan, biraz bundan. Biraz mühendislik, biraz ressamlık, bir miktar sebat, bolca merak, biraz kimya, biraz rüya, üstüne arzuya göre inat. Sırdaşlık ve keskin nişancılıkla tamamlanır bu gizli formül.

Çok şey yazılıp çizildi fotoğrafçının şuuraltı hakkında. Röntgencilikten girip unutkanlıktan çıkan, onu hakikatın katlinden tutun da, büyücülükle, günahkarlıkla, yalancılıkla suçlayan, bir yandan da tarih yazıyor, her nasılsa anları ölümsüzleştiriyor diye yerlere göklere sığdıramayan türlü yergi ve övgülerin hedefi oldu fotoğrafçılar.

Her fotoğrafçı, kendi özgün harmanı ile üslubunu çizer, külliyatını buna göre oluşturur, kaderini tab eder. Derler ki, bir fotoğrafçı aslında hayatı boyunca kendi belgeselini çeker. Buradaki işlere bir de bu gözle bakın. Bugüne ulaşabilen fotoğraflarının pek azında kendisinin görünmesine karşın, Osep Minasoğlu’nun sıradışı öyküsünü bir çırpıda göreceksiniz.

Tanıdığım ilk hakiki fotoğrafçılar, Üsküdar’da, Doğancılar Yokuşu’ndaki Foto Kenan ve karanlıkodacısı Zühtü idi. 40 yıl önceki o günlerden bugüne sayısız meslekdaşımla tanıştım. Beyazıt Meydanı’ndaki kör Polaroidci’den Şahin Kaygun’a, Josef Koudelka’dan Juergen Teller’e kadar çok farklı harmanlara bizzat tanık oldum. Hiçbiri beni Osep Bey kadar şaşırtmadı, hiçbirinden daha büyük bir hayat dersi almadım.

Fotoğrafçılar biraraya geldiklerinde -ne yazık ki- en çok alet edevattan, tekniklerden, çekimlerden söz eder, kimin daha iyi olduğunu kanıtlama çabasına girerler. Osep Minasoğlu kadar anlatacak teknik bilgileri, karanlıkoda deneyimleri, icatları olsaydı, emin olun uykularında bile konuşurlar, saatin kaç olduğunu sorsanız size kimyadan ne kadar iyi anladıklarından dem vururlardı. Osep Bey ise, hala anlayamadığım çocuksu bir tevazu, bir talihsizlikler zinciri olan hayatına karşı gösterdiği benzersiz tevekkül ile, onu tüm birikimlerine karşın ustalıkla öğüten hırçın, umursamaz piyasanın kıyısında, sessizce sürüklenmeyi seçmiştir.

Onu ilk tanıdığımda, fotoğraf malzemeleri ithal eden, bir zamanların Darfilm firmasında teknik yönetici olarak çalışıyordum. Yeşilçam’a ORWO marka, Doğu Almanya ürünü sinema filmleri pazarlıyor, teknik destek veriyorduk. Osep Bey, firmanın Galatasaray’daki binasına bir öğle tatilinde girip, boş odaları yoklayarak sonunda 3. katta tesadüfen beni bulmuş ve sinema filmleri hakkında bilgi almak istediğini söylemişti, her zamanki olağanüstü kibarlığı ile. Anlattığı uygulama beni hayrete düşürmüştü. Düşük bütçelerin özellikle sinema sektöründe şaşırtıcı çözümlere vesile olmasına alışıktım ama böylesini hiç duymamıştım. Osep Bey, İstanbul’a dair turistik fotoğraflar çekip negatiflerini yan yana, kare kare birleştirerek delikleri ustalıkla hizalanmış uzun bir şerit elde ediyor, şeridin iki ucunu birbirine tutturup halka haline getiriyor, daha sonra bu sonsuz şeridi pozlama ünitesini kendi uygulamasına göre dönüştürdüğü bir sinematografik baskı makinesinde pozitif filme basarak, kendi hazırladığı kimyasallarla banyo ediyor ve sonuçta saydam, pozitif kareler elde ediyordu. Bu kareler daha sonra karton çerçevelere yerleştirilip turistlere İstanbul “slaytları” olarak satılıyordu. Osep Bey Darfilm’e, maliyeti nispeten düşük olan ancak kimyasal yapısı dünya standartlarından farklı olan ORWO filmlerin böyle bir uygulamada iyi sonuç verip vermeyeceğini öğrenmeye gelmişti. Yanıtı kolay verilemeyecek bir soruydu bu. Ona bazı formül kitapları, teknik dokümanlar vs. armağan ettikten sonra, arayı açmadan Ağa Camii Sokak’taki stüdyosunu ziyaret ettim. Beni ilk önce, hanın girişindeki starlet fotoğrafları ile dolu vitrini karşılamıştı. Uçsuz bucaksız stüdyosunu, bana daha önce anlatırken bir türlü hayal edemediğim o tuhaf baskı makinesini hayretle izledim.

Daha sonra Osep Bey, kendisine gösterdiğim ilginin karşılığı olarak bana bir portremi ikram etmek istediğini söyledi. Işıkların altına oturdum. Usta, devasa bir Linhof kamerayı tekerleklerinin üzerinde sürükleyerek karanlığın içinde kaybolup gitti. Uzaktan bana seslendiğini duydum. “Cem beyciğim, ben hep teleobjektifle uzaktan çekerim. İnsanın burnunun dibine girmeyi sevmem. Hem o zaman müşteri de rahatsız olur, huzuru kaçar, fotoğrafta iyi görünmez.”

O fotoğraf, bakışlarımın karanlık stüdyonun derinliklerinde Osep Bey’in yumuşak, hüzünlü çehresini aradığı o görüntüm, benimle birlikte dünyayı dolaştı. Osep Bey ise, son sıraya ulaşmaya çalışan bir piyonun telaşlı ve yavaş adımları ile, bir satranç tahtasının içinde sıkışıp kaldı.

Gençliğinden çok çocukluğunu, fotoğraf makinelerinden çok beslediği kedileri anlatmayı seven bu adamı tanıyın. Fotoğrafçılığı kitaplardan öğrenebilirsiniz ama “fotoğrafçı olmaya” dair Osep Bey’den öğrenebilecekleriniz, bu formülden, bu harmandan başka hiçbir yerde yok.

Ben, ona minnettarım.

Eylül 2009, İstanbul

 
 
The following was written for the book Stüdyo Osep, a parallel publication for the exhibition with the same title by Tayfun Serttaş at Galeri NON, İstanbul, between 14 October – 14 November 2009. I would like to sincerely thank Tayfun Serttaş and Derya Demir, for letting me put into words my deep feelings about “Osep Bey”, one of the most memorable persons I have known in my life.

A bit of chemistry, a bit dreamy.

Photography is a peculiar profession. It is an extraordinary mixture, a magical blend. A bit of this, a wisp of that. Some engineering, some painting, an amount of patience, a whole lot of curiosity, a bit of chemistry, a bit dreamy, top it off with stubbornness, to your taste. This hidden formula is finally completed with secret keeping and sharpshooting.

So much has been said about the subconscious of the photographer. From peeping to amnesia, from being the murderer of reality to occultism, from being sinfulness to being a liar, next to being highly praised for writing history and somehow preserving moments to eternity, photographers have been  the target of all sorts of greetings and condemnation alike.

Every photographer shapes his/her style with a unique blend, builds his/her body of work accordingly and prints his/her fate. The saying goes that actually every photographer shoots a self-documentary throughout his/her life. Look at the images here with this in mind as well. Although he appears in very few of his photographs which were able to survive, you will immediately see the amazing story of Osep Minasoğlu.

The first real photographers I had met were “Foto” Kenan and his darkroom technician Zühtü at Üsküdar, Doğancılar. During the 40 years that passed since then, I have met with so many others, from the blind Polaroid photographer at Beyazıt Square to Şahin Kaygun,  from Josef Koudelka to Juergen Teller, personally witnessing so many different blends. None was a bigger surprise, a bigger life lesson for me than Osep Minasoğlu.

When photographers gather, they -unfortunately- talk mostly about tools, gadgets, techniques and jobs in an effort to out-skill one another. If they had as much technical knowledge, darkroom experience and inventions as Osep Mianasoğlu, I assure you, they would talk even in their sleep and if you ask them the time, they would mention how well they know chemistry as a reply. Osep Bey on the other hand, with his childish modesty I am yet to understand, with his exceptional resignation against his life, a chain of mischieves, silently chose to be swept away at the edge of the indifferent trade, being skilfully shredded despite all his merits.

When I first met him, I was working for a now closed major importer of photographic goods, namely Darfilm company, as technical manager. We used to sell ORWO brand, East German cinematographic films to Yeşilçam, the local movie industry, also providing technical support. Osep Bey had walked into the building at Galatasaray during a lunch break and checking the empty offices had made his way to the 3rd floor, finally meeting me by sheer luck. He told me that he needed information about cine films, being as courteous as he always is. The application he had in mind was unbelievable. I used to come across amazing technical solutions caused by tight budgets especially in the film industry but this was unheard of. Osep was shooting touristic views of İstanbul with colour negative film, splicing individual frames one by one into a carefully registered 35mm strip, further splicing the two ends of the strip into a loop, he would print the images to positive film on a cinematographic printer that he had himself modified for this specific purpose. He then processed the printed film in chemicals he mixed himself. The result was positive transparencies. These images were later mounted into cardboard frames and sold to tourists as “slides” of İstanbul. Osep Bey had come to Darfilm in order to find out if ORWO film stock, considerably cheaper but with a non-standard chemical structure, would yield acceptable results. It was a difficult question indeed. After presenting him formula books, technical sheets etc. I soon visited him at his studio located at Ağa Camii Street, at Beyoğlu. Starlette photographs stacked in a display welcomed me at the gate of the building. I watched with amazement his vast studio, his weird printer I was unable to visualise when he was describing it to me earlier.

He then told me that he would like to offer me a portrait in exchange for the attention I had paid for him. I sat under the lights. The master photographer, towing a huge Linhof camera on its wheels, slowly disappeared in the darkness. I heard him shout from a distance. “Dear Cem bey, I always shoot from far away, using a tele lens. I don’t like being too close, to work under someone’s nose. That makes the client disturbed and uneasy, and that also ruins the picture.”

That photograph, my image where I am depicted trying to catch a glimpse of Osep’s soft, sad face in the depths of the dark studio, travelled the world with me. Alas, Osep himself got trapped inside a chess board, with the uneasy and slow pace of a pawn, striving to reach the final row.

Get to know this man, who likes talking about his childhood rather than his youth, cats he is taking care of rather than his cameras. Books may teach you photography but what you may learn from Osep Minasoğlu on “being a photographer”, you cannot find anywhere else but here, in this formula, in this blend.

I am;  myself, grateful to him.

September 2009, İstanbul


Written by Orhan Cem Çetin

21 Şubat 2011 at 13:03

Yeni Çektim / 20.02.2011

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

20 Şubat 2011 at 12:02

Yeni Çektim / 13.02.2011

leave a comment »

Didem Şenol’un Radikal Pazar yazılarında bugün konu, yaklaşan sevgililer günü münasebetiyle “libido artırıcı” yemekler!

Tüm fotoğraflar Sigma 50mm f1.4 EX DG HSM objektif, Nikon D700 gövde ve 12mm uzatma halkası ile çekildi.

Written by Orhan Cem Çetin

13 Şubat 2011 at 13:53

Yeni Çektim / 06.02.2011

with 4 comments

6 Şubat 2011 Radikal Pazar

Didem Şenol’un Radikal Pazar yazılarında konu bugün “ev hali”.

Sigma 85mm 1:1.4 DG HSM / Nikon D700

Güncel fotoğraflarımı artık Twitpic yerine burada paylaşacağım.  Pek adetim olmadığını bilenler, son aylarda Twitpic’e koyduğum fotoğrafların yanında (yukarıda da yaptığım gibi) teknik bilgi vermemi yadırgıyorlarmış. Sigma benim objektif sponsorum ve Sigma ürünleri ile neler yapabildiğimi, bu objektifleri profesyonel çalışmalarda kullandığımı göstermek istiyorum. Şef Didem Şenol’un Radikal Pazar ekindeki sayfası için ürettiğim fotoğrafları özellikle paylaşıyorum, zira zaman zaman gazete koşullarında fotoğraflar ekrandaki kadar iyi görünmüyorlar, kadrajlanıyorlar, dekupe ediliyorlar vs. Bu yüzden, her hafta orijinal fotoğraflardan birini ya da birkaçını buraya koyacağım.

Written by Orhan Cem Çetin

06 Şubat 2011 at 10:32

Çağdaş Türkiye Fotoğrafının Kısa Tarihi

leave a comment »

(English version further below)

Türkiye’de çağdaş fotoğraf sanatının birden fazla kökü olduğunu ve bu köklerin de ne yazık ki fazla derinlere gitmediğini söylemek yanlış olmaz.

Teknolojiye, teknoloji tarihinin en kritik buluşlarından birine yaslanan bu sanatın, fotoğraf endüstrisi bulunmayan bir ülkede yol alması kolay olmamıştır. Her ne kadar fotoğraf bu topraklara bulunuşundan çok kısa bir süre sonra, önemli bir heyecan ile girmişse de, aynı hızla ivmesini yitirmiş, 1920’lerden sonra neredeyse sadece resmi tarihe hizmet edecek biçimde seçili dokümantasyon için kullanılmıştır.

Fotoğrafın sanat eğitimi içinde bağımsız bir bölüm, kendi başına bir diploma programı olarak ortaya çıkışı, adı şimdi Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde, ancak 1977 yılında gerçekleşmiştir.

Bir sanat disiplininin bu kadar geç disiplin altına girişi haliyle üzücüdür. O tarihlere kadar yapılanları tabii ki görmezden gelmemek gerekir ama, kurumlaşamayan bir sanatın mecra bulması, pazarının oluşması, evrim geçirmesi, teorisinin ve eleştirisinin oluşması da geç ve yavaş olmuştur.

Türkiye’de fotoğrafın çağdaş sanat içinde kabul görmeye başlaması bu nedenlerle 1980’lerden itibaren göze çarpar. Bu tarihlerin öncesinde fotoğraf ne yazık ki kendini yetiştirmiş, otodidakt profesyonel fotoğrafçılar ve fotoğrafla uğraşan –profesyonel fotoğrafçı adayı- amatörler arasında paylaşılan, nispeten kapalı devre bir üretime tanık olmuştur. Genel sanat platformundan uzak kalan, hatta dışlanan bu üretim sanat kuramı ile yeterince beslenemediği, kendi içinde kriterler üretmek zorunda kaldığı ve en güçlü etkiler basın fotoğrafçılığı ile ülkenin dört bir yanında, farklı kentlerde amatörlerin örgütlenerek oluşturduğu irili ufaklı derneklerden geldiği için, fotoğrafta ana eğilim dokümantasyon, başarı/beğeni ölçüsü ise güzellik ve maharet olmuştur.

Dünyada, devrimlerde bile değişim bugünden yarına, aniden olamaz. Fotoğrafta da 80’lerden sonra Türkiye’de görülen değişim hiçbir şekilde hızlı olmamıştır. Fotoğrafın akademik yapı içinde kendisine yer bulması, sanat eğitimi almış fotoğrafçıların yetişmeye başlaması bir yenilikti. Gel gelelim, benzer bir eğitimden geçmiş hocaların sayısı yok denecek kadar az olduğundan, sahada fotoğrafçılık mesleğini icra eden kişiler birinci kuşak fotoğraf öğrencilerinin hocaları oldular. Bu okulların kendi hocalarını yetiştirmeleri, güzel sanatlar fakültelerinde fotoğraf bölümlerinin sayısının artması, sahadaki “alaylı” fotoğrafçıların sayısının azalması tabii ki zaman aldı. Yine de, ilk “okullu” fotoğrafçıların varlığının, 80’ler öncesindeki dışa kapalı fotoğraf pratiği ile, Türkiye’de çok daha uzun süredir var olan, mecra, kaynak, mekan, yayın sorunları ile daha uzun süredir haşır neşir olan plastik sanatlar dünyası arasında bir temas noktası oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Doksanlara gelindiğinde bir başka gerilim ortaya çıktı. Fotoğraf tüketiminin gündelik hayattaki yeri sağlamlaşmış, sayısal devrim sonrasında tüm dünyada fotoğrafa erişim olağanüstü kolaylaşmış, görüntülerle iletişim kuran, daha önemlisi görüntülerle cümle kuran bireyler artmıştı. Bu kültür, haliyle sanatın içeriğine yansıdı. Çalışmalarında fotoğraf kullanan ama fotoğrafçı formasyonu olmayan, resim ya da başka alanlardan gelen sanatçılar daha çok görülmeye başladı. Çoğunlukla gündelik fotoğraf estetiği içeren bu işler çok güçlü bir “sahicilik” duygusu taşırken, sergilenen görüntüler geçmişten gelen fotoğraf izleyicileri için şokedici denebilecek kadar maharetten yoksundular.

Bu işlerin saygın galerilere kolaylıkla girebilmesi, sanat haberlerinde yer bulması, bu işler hakkında eleştirmenlerin yazıp çiziyor olması, fotoğrafçılara acı veriyordu. Bunca yıldır tekniklerini geliştirmeye çalışan, “çok güzel eserler” üreten usta fotoğrafçılar galerilerin kapısından dönerken, tüm çabalarına, tüm ustalıklarına, kendilerine “fotoğraf sanatçısı” demelerine karşın bir türlü bekledikleri itibarı göremezken, birileri yanlarından hızla geçip, görece zayıf çalışmalarla çok daha saygın konumlara gelmişlerdi.

Fotoğrafçıların gözardı ettikleri nokta tabii ki yıllardır büyük ölçüde güzelleme yapmanın ötesine gitmeyen, daha çok fotoğrafçılık mesleğinin ölçüleri içinde kalan, güzel olduğu kadar anlamlı olamayan işler üretmiş olmalarıydı. Ve ne yazık ki, plastik sanatlar dünyasının nezdinde oluşan güçlü ve haklı önyargı, bu zinciri kırabilen, daha ilerici işler yapan, fotoğrafı içine hapsolduğu kapalı devrenin dışına taşıyabilecek sanatçıların da hayatını olağanüstü düzeyde zorlaştırıyordu.

Bu yazıda, yazarın kendisinin de bir fotoğrafçı olması, nihayet son 20-30 yıldaki dinamiklerden söz ediliyor olması ve yukarıda ima edilen gerilimin henüz tam anlamıyla son bulmamış olması nedeniyle, tek bir isim bile anmadan, sadece durumu tarif etmekle yetinilecektir. Ancak, söz konusu dönemde fotoğraf üretimleriyle öne çıkan sanatçıların geçmişlerine ve tabii ki geçmişlerinin ışığında sergilenen işlerine bakarak, 1990’lara dek dünyanın ne yazık ki çok gerisinden gelen Türkiye fotoğrafının son 20 yılının bir barışma ve arayı kapatma dönemi olduğunu görmek mümkün olacaktır.

Son 20 yıl içinde, bir tarafta farklı sanat disiplinlerinde yetişip fotoğrafın kendine özgü güçlü ifade olanaklarını farkeden ve bu alanda ürün veren sanatçılar, diğer tarafta da kendini yetiştirmiş ya da formal fotoğraf eğitimi almış, ancak bu birikimi mesleki, ticari üretimin ötesine taşıyarak sanatçı deneyimine dönüştürebilen isimler, birbirlerine doğru adımlar attılar, birbirlerine görünürlük sağladılar. 1980’lerin sonlarından bu yana tek tük de olsa, sadece fotoğraf sergileyen galeriler görülmeye başladı. Diğer saygın galeriler de haklı olarak çok seçici davransalar da fotoğrafa yer vermeye, sanatçılarının arasına fotoğrafçıları katmaya, sanat eleştirmenleri fotoğraf işlerine yeni bir gözle bakmaya başladılar.

Bunda tüm dünyada fotoğrafın giderek daha etkili, daha gözde bir sanat disiplini haline gelmesinin de tabii ki payı büyük. Fotoğraf ilk ortaya çıktığında resim sanatının sonu geldi diyerek hayıflanan ressamların aslında boşuna telaşlandığı, fotoğrafın resim sanatına tam tersine büyük bir iyilik yaparak onu özgürleştirdiği bilinen bir gerçektir. Ama, değişimin zaman aldığını söylemişken, 19. yy ressamlarının korktuklarının da ancak şimdilerde gerçekleştiğini öne sürmek mümkün. Öyle görünüyor ki, fotoğrafın resim sanatının yerini alma süreci son yıllarda tamamlanmıştır, özellikle de sayısal devrimden sonra. Fırça ile yapılabilecek herşeyi ve fazlasını yapabilen fotoğraf, vazgeçilmez ve en önemli bileşeni olan gerçeklik yanılsaması ile birlikte bugün hem sanatçıya hem de sanat izleyicisine önemli bir tatmin yaşatmaktadır. Üstelik, yapısının güncel iletişim kanallarına uyumu ile, hızla paylaşılabilmekte, etkisini kısa sürede ve yaygın olarak gösterebilmektedir.

Türkiye’de resim sanatının Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yani 1920’lerde resmi batılılaşma stratejisi içinde ani ve tanımlı bir rotaya girerek, sonrasında da bitmeyen bir biçem arayışını sürdürdüğü söylenebilir. Güncel sanatta bugün öne çıkan fotoğraf ise, bu anlamda belki de Türkiye’de köklü bir geçmişinin olmayışını avantaj haline getirmektedir. Görüntülerle yüzyıllardır mistik, hatta animistik, yoğun duygusal ilişkiler kurmuş olan bu toplum, fotoğrafçıların sanatçı, sanatçıların da fotoğrafçı gibi davranabildiği, yeni, taze bir başlangıca tanık olan günümüzde, hızla özgün bir dil geliştirmeyi başarmaktadır. Zira fotoğraf esasen alabildiğine kişiseldir. Kendisini, kentini, toplumunu anlamaya, eleştirmeye çalışan bir sanatçı samimi olduğu ölçüde özgünleşebilir, sesini hızla duyurabilir. Fotoğrafı sadece kuru gözlemler yapmak için değil, gündelik hayata politik, psikolojik, estetik, felsefi yorumlar getirmek için kullanabilen yeni sanatçı profili Türkiye’de bunu başarabilmekte, sözü edilen barışma sayesinde fotografik dili bu yolda ustalıkla kullanabilmektedir.

Son yıllarda öne çıkan ve çağdaş Türk fotoğrafını farklı mecralarda temsil eden sanatçıların geçmişlerinin farklılığı tam olarak yukarıda sözü edilen uzlaşmaya işaret etmektedir.

Orhan Cem Çetin, MFA

İstanbul, Mart 2010

(Marcus Graf‘ın küratörlüğünde Haziran 2010’da Portekiz, Evora’da, Galeri Forum Eugenio Almeida’da  açılan Mercek Değil Prizma sergisinin kataloğunda yer alan aynı başlıklı yazıdan uyarlanmıştır.)

 

 


A Short History of Contemporary Photography in Turkey

It would not be wrong to claim that contemporary fine art photography in Turkey has multiple roots and unfortunately these roots do not reach very deep.

It was never easy for an art discipline which relies very much on technology, on one of the most significant inventions in the history of technology, to develop, to keep advancing in a country that lacked any industry in this field. Although photography had entered this land with great enthusiasm immediately following its invention, it has lost its thrust as quickly and 1920’s saw its use almost only limited to selective documentation, serving to the official rendering of history.

The emergence of photography as an independent department, a separate graduation programme in art education was as late as 1977, at today’s Mimar Sinan Fine Arts University, then called İstanbul State Academy of Fine Arts.

It is sad that an art discipline was put into discipline with so much delay. One of course should not overlook the efforts shown until then but without the patronage of an institution, it was not possible for photography to penetrate venues and media, develop a market, evolve and create its own theory and criticism with the desired pace.

For all these reasons, it was not before 1980’s that photography was able to find any place within contemporary art in Turkey. Before then, photography had unfortunately witnessed a rather closed circuit production, shared among autodidact professionals and advanced amateurs -to be professionals- dealing with photography. Unable to approach or maybe kept at a distance from the art world, this production, lacking proper input from art theory, having to devise its own criteria and under heavy influence mainly from press photography and numerous amateur clubs spread around the country, developed a mainstream approach which was purely documentation and the measure of success and appreciation was based on beauty and mastery of professional skills.

Even after revolutions, one should not expect sudden, overnight changes to take place. The change in photography in Turkey after 1980’s was not an exception. Photography securing its place within the academic world and emergence of photographers who were trained in art were novelties; however, simply because the number of instructors with a similar background was next to nil, photographers actually practising in the field became the teachers of the first generation of photography students. It of course took a while before these schools produced their own academic staff, the number of photography departments in fine art faculties increased and the number of “self made” photographers in the field decreased. Still it could be stated that the first academically trained photographers served as an initial connection point between the hard shelled photography practice before the 1980’s and the fine arts world which had existed in Turkey for a much longer time, thus had to deal earlier with problems related to venues, media, resources, spaces and publications.

1990’s witnessed the emergence of a new issue. The use of photography had boomed to a very strong position in daily life; access to photographic images had become extremely easy after the digital revolution and the number of individuals communicating through images, in fact building phrases through images had significantly increased. This new culture was naturally reflected in art content. More artists were seen, who had no background in photography but were using photographic images in their works although they were trained in painting or other areas. Usually utilizing snapshot, amateur photography aesthetics, these images were able to convey a very strong feeling of “genuineness” but they lacked any photographic skills to the extent that photography enthusiasts from the past were shocked to see what was being exhibited.

It was painful for photographers to see that these works could easily penetrate reputable galleries, were covered in art news and that art critiques took the trouble of writing about them. While doors were closed to the faces of master photographers with “beautiful pieces of art”, who had spent years for improving their technical skills, who could never get the reputation they deserved despite all their efforts, all their mastery, and although they called themselves “photography artists”, others had quickly overtook and had reached higher levels of appreciation with relatively weak works.

The point photographers missed was of course the fact that for years, they had kept producing images which did not go beyond beautification and were confined within the framework of the profession, images that were not meaningful as much as they were visually pleasing. And unfortunately, the art world’s strong and valid prejudice against photography made life extremely difficult for the few photographers who were able to break the walls, creating avant-garde works, taking photography to a level beyond the confinement of the above mentioned closed circuit.

In this article, due to the fact that the author himself is a practising photographer, as the dynamics of the last 20 – 30 years are under question and the said tension is yet to be relieved completely, there will be no mentioning of names and only an attempt will be made to describe the situation. However, by observing the artists who emerged with their photographic works during the said era  and by further looking at their works with reference to their backgrounds, it can be seen that the last 20 years of Turkish photography -which was way behind world photography until the 90’s- is a period of make-peace and recovery.

During the last 20 years, both artists trained in other areas but aware of photography’s strong and in many ways unique potential of expression, therefore producing photographic images, and either self or formally trained photographers who were able to transcend their profession to artistic experience, made moves towards each other, helped each other have more visibility. By the end of the 1980’s, it was possible to see a few galleries exclusively exhibiting photography. Other major galleries, although understandably picky, did begin including photography and photographers to their portfolios and art critiques reconsidered photographic works.

There is of course also a huge contribution from the fact that photography is, all around the world, becoming a much stronger and popular art form. It is a known fact that when the invention of photography was first announced, painters had wrongly reacted thinking that this marked the end of the art of painting, as in the contrary this resulted with the liberation of painting, thanks to the photographic depiction of the world. However, having said that changes take time, one may also claim that what the 19th century painters feared is actually taking place right now. It seems that the process of photography replacing painting has come to a completion during the recent years, with further acceleration especially after the digital revolution. Photography, being able to do everything that can be done with a brush plus others, together with its most critical ingredient being the illusion of reality, has the potential of strong satisfaction for both the artist and the viewer. Furthermore, with its physical properties readily compatible with today’s communication networks, it can be rapidly shared and shows its impact quickly and in a widespread manner.

One may also claim that painting in Turkey was encouraged into an abrupt change of route during the early years of the Republic, namely the 1920’s , as a result of the official strategy of westernization and a never-ending quest for style has prevailed ever since. On the other hand, photography being in the front of contemporary art in Turkey today, in this context probably enjoys the absence of any deep roots. In a society where individuals have for centuries developed mystical, even animistic and strong emotional ties with images, it is now possible to rapidly develop an original visual language today, with a fresh new beginning with photographers learning to behave as artists and artists learning to behave as photographers. Photography is essentially an extremely personal experience. An artist, who strives to understand and criticize his/her own self, town and community, can be original and visible to the extent he/she can be sincere. The new artist profile in Turkey, who uses photography not for simple surveillance but as a tool of interpreting daily life with political, psychological, aesthetical and philosophical references, is able to achieve this and thanks to the above mentioned collaboration, the photographic language is skilfully utilized.

The diversity of the backgrounds in contemporary Turkish photography perfectly mark the points argued above.

Orhan Cem Çetin, MFA

İstanbul, March 2010

(Adapted from the article with the same title that appeared in the exhibition catalogue for the show Not a Lens But a Prism curated by Marcus Graf, at Forum Eugenio Almeida, Evora, Portugal, June 2010.)

 

 

%d blogcu bunu beğendi: