postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Çağdaş Türkiye Fotoğrafının Kısa Tarihi

leave a comment »

(English version further below)

Türkiye’de çağdaş fotoğraf sanatının birden fazla kökü olduğunu ve bu köklerin de ne yazık ki fazla derinlere gitmediğini söylemek yanlış olmaz.

Teknolojiye, teknoloji tarihinin en kritik buluşlarından birine yaslanan bu sanatın, fotoğraf endüstrisi bulunmayan bir ülkede yol alması kolay olmamıştır. Her ne kadar fotoğraf bu topraklara bulunuşundan çok kısa bir süre sonra, önemli bir heyecan ile girmişse de, aynı hızla ivmesini yitirmiş, 1920’lerden sonra neredeyse sadece resmi tarihe hizmet edecek biçimde seçili dokümantasyon için kullanılmıştır.

Fotoğrafın sanat eğitimi içinde bağımsız bir bölüm, kendi başına bir diploma programı olarak ortaya çıkışı, adı şimdi Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde, ancak 1977 yılında gerçekleşmiştir.

Bir sanat disiplininin bu kadar geç disiplin altına girişi haliyle üzücüdür. O tarihlere kadar yapılanları tabii ki görmezden gelmemek gerekir ama, kurumlaşamayan bir sanatın mecra bulması, pazarının oluşması, evrim geçirmesi, teorisinin ve eleştirisinin oluşması da geç ve yavaş olmuştur.

Türkiye’de fotoğrafın çağdaş sanat içinde kabul görmeye başlaması bu nedenlerle 1980’lerden itibaren göze çarpar. Bu tarihlerin öncesinde fotoğraf ne yazık ki kendini yetiştirmiş, otodidakt profesyonel fotoğrafçılar ve fotoğrafla uğraşan –profesyonel fotoğrafçı adayı- amatörler arasında paylaşılan, nispeten kapalı devre bir üretime tanık olmuştur. Genel sanat platformundan uzak kalan, hatta dışlanan bu üretim sanat kuramı ile yeterince beslenemediği, kendi içinde kriterler üretmek zorunda kaldığı ve en güçlü etkiler basın fotoğrafçılığı ile ülkenin dört bir yanında, farklı kentlerde amatörlerin örgütlenerek oluşturduğu irili ufaklı derneklerden geldiği için, fotoğrafta ana eğilim dokümantasyon, başarı/beğeni ölçüsü ise güzellik ve maharet olmuştur.

Dünyada, devrimlerde bile değişim bugünden yarına, aniden olamaz. Fotoğrafta da 80’lerden sonra Türkiye’de görülen değişim hiçbir şekilde hızlı olmamıştır. Fotoğrafın akademik yapı içinde kendisine yer bulması, sanat eğitimi almış fotoğrafçıların yetişmeye başlaması bir yenilikti. Gel gelelim, benzer bir eğitimden geçmiş hocaların sayısı yok denecek kadar az olduğundan, sahada fotoğrafçılık mesleğini icra eden kişiler birinci kuşak fotoğraf öğrencilerinin hocaları oldular. Bu okulların kendi hocalarını yetiştirmeleri, güzel sanatlar fakültelerinde fotoğraf bölümlerinin sayısının artması, sahadaki “alaylı” fotoğrafçıların sayısının azalması tabii ki zaman aldı. Yine de, ilk “okullu” fotoğrafçıların varlığının, 80’ler öncesindeki dışa kapalı fotoğraf pratiği ile, Türkiye’de çok daha uzun süredir var olan, mecra, kaynak, mekan, yayın sorunları ile daha uzun süredir haşır neşir olan plastik sanatlar dünyası arasında bir temas noktası oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Doksanlara gelindiğinde bir başka gerilim ortaya çıktı. Fotoğraf tüketiminin gündelik hayattaki yeri sağlamlaşmış, sayısal devrim sonrasında tüm dünyada fotoğrafa erişim olağanüstü kolaylaşmış, görüntülerle iletişim kuran, daha önemlisi görüntülerle cümle kuran bireyler artmıştı. Bu kültür, haliyle sanatın içeriğine yansıdı. Çalışmalarında fotoğraf kullanan ama fotoğrafçı formasyonu olmayan, resim ya da başka alanlardan gelen sanatçılar daha çok görülmeye başladı. Çoğunlukla gündelik fotoğraf estetiği içeren bu işler çok güçlü bir “sahicilik” duygusu taşırken, sergilenen görüntüler geçmişten gelen fotoğraf izleyicileri için şokedici denebilecek kadar maharetten yoksundular.

Bu işlerin saygın galerilere kolaylıkla girebilmesi, sanat haberlerinde yer bulması, bu işler hakkında eleştirmenlerin yazıp çiziyor olması, fotoğrafçılara acı veriyordu. Bunca yıldır tekniklerini geliştirmeye çalışan, “çok güzel eserler” üreten usta fotoğrafçılar galerilerin kapısından dönerken, tüm çabalarına, tüm ustalıklarına, kendilerine “fotoğraf sanatçısı” demelerine karşın bir türlü bekledikleri itibarı göremezken, birileri yanlarından hızla geçip, görece zayıf çalışmalarla çok daha saygın konumlara gelmişlerdi.

Fotoğrafçıların gözardı ettikleri nokta tabii ki yıllardır büyük ölçüde güzelleme yapmanın ötesine gitmeyen, daha çok fotoğrafçılık mesleğinin ölçüleri içinde kalan, güzel olduğu kadar anlamlı olamayan işler üretmiş olmalarıydı. Ve ne yazık ki, plastik sanatlar dünyasının nezdinde oluşan güçlü ve haklı önyargı, bu zinciri kırabilen, daha ilerici işler yapan, fotoğrafı içine hapsolduğu kapalı devrenin dışına taşıyabilecek sanatçıların da hayatını olağanüstü düzeyde zorlaştırıyordu.

Bu yazıda, yazarın kendisinin de bir fotoğrafçı olması, nihayet son 20-30 yıldaki dinamiklerden söz ediliyor olması ve yukarıda ima edilen gerilimin henüz tam anlamıyla son bulmamış olması nedeniyle, tek bir isim bile anmadan, sadece durumu tarif etmekle yetinilecektir. Ancak, söz konusu dönemde fotoğraf üretimleriyle öne çıkan sanatçıların geçmişlerine ve tabii ki geçmişlerinin ışığında sergilenen işlerine bakarak, 1990’lara dek dünyanın ne yazık ki çok gerisinden gelen Türkiye fotoğrafının son 20 yılının bir barışma ve arayı kapatma dönemi olduğunu görmek mümkün olacaktır.

Son 20 yıl içinde, bir tarafta farklı sanat disiplinlerinde yetişip fotoğrafın kendine özgü güçlü ifade olanaklarını farkeden ve bu alanda ürün veren sanatçılar, diğer tarafta da kendini yetiştirmiş ya da formal fotoğraf eğitimi almış, ancak bu birikimi mesleki, ticari üretimin ötesine taşıyarak sanatçı deneyimine dönüştürebilen isimler, birbirlerine doğru adımlar attılar, birbirlerine görünürlük sağladılar. 1980’lerin sonlarından bu yana tek tük de olsa, sadece fotoğraf sergileyen galeriler görülmeye başladı. Diğer saygın galeriler de haklı olarak çok seçici davransalar da fotoğrafa yer vermeye, sanatçılarının arasına fotoğrafçıları katmaya, sanat eleştirmenleri fotoğraf işlerine yeni bir gözle bakmaya başladılar.

Bunda tüm dünyada fotoğrafın giderek daha etkili, daha gözde bir sanat disiplini haline gelmesinin de tabii ki payı büyük. Fotoğraf ilk ortaya çıktığında resim sanatının sonu geldi diyerek hayıflanan ressamların aslında boşuna telaşlandığı, fotoğrafın resim sanatına tam tersine büyük bir iyilik yaparak onu özgürleştirdiği bilinen bir gerçektir. Ama, değişimin zaman aldığını söylemişken, 19. yy ressamlarının korktuklarının da ancak şimdilerde gerçekleştiğini öne sürmek mümkün. Öyle görünüyor ki, fotoğrafın resim sanatının yerini alma süreci son yıllarda tamamlanmıştır, özellikle de sayısal devrimden sonra. Fırça ile yapılabilecek herşeyi ve fazlasını yapabilen fotoğraf, vazgeçilmez ve en önemli bileşeni olan gerçeklik yanılsaması ile birlikte bugün hem sanatçıya hem de sanat izleyicisine önemli bir tatmin yaşatmaktadır. Üstelik, yapısının güncel iletişim kanallarına uyumu ile, hızla paylaşılabilmekte, etkisini kısa sürede ve yaygın olarak gösterebilmektedir.

Türkiye’de resim sanatının Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yani 1920’lerde resmi batılılaşma stratejisi içinde ani ve tanımlı bir rotaya girerek, sonrasında da bitmeyen bir biçem arayışını sürdürdüğü söylenebilir. Güncel sanatta bugün öne çıkan fotoğraf ise, bu anlamda belki de Türkiye’de köklü bir geçmişinin olmayışını avantaj haline getirmektedir. Görüntülerle yüzyıllardır mistik, hatta animistik, yoğun duygusal ilişkiler kurmuş olan bu toplum, fotoğrafçıların sanatçı, sanatçıların da fotoğrafçı gibi davranabildiği, yeni, taze bir başlangıca tanık olan günümüzde, hızla özgün bir dil geliştirmeyi başarmaktadır. Zira fotoğraf esasen alabildiğine kişiseldir. Kendisini, kentini, toplumunu anlamaya, eleştirmeye çalışan bir sanatçı samimi olduğu ölçüde özgünleşebilir, sesini hızla duyurabilir. Fotoğrafı sadece kuru gözlemler yapmak için değil, gündelik hayata politik, psikolojik, estetik, felsefi yorumlar getirmek için kullanabilen yeni sanatçı profili Türkiye’de bunu başarabilmekte, sözü edilen barışma sayesinde fotografik dili bu yolda ustalıkla kullanabilmektedir.

Son yıllarda öne çıkan ve çağdaş Türk fotoğrafını farklı mecralarda temsil eden sanatçıların geçmişlerinin farklılığı tam olarak yukarıda sözü edilen uzlaşmaya işaret etmektedir.

Orhan Cem Çetin, MFA

İstanbul, Mart 2010

(Marcus Graf‘ın küratörlüğünde Haziran 2010’da Portekiz, Evora’da, Galeri Forum Eugenio Almeida’da  açılan Mercek Değil Prizma sergisinin kataloğunda yer alan aynı başlıklı yazıdan uyarlanmıştır.)

 

 


A Short History of Contemporary Photography in Turkey

It would not be wrong to claim that contemporary fine art photography in Turkey has multiple roots and unfortunately these roots do not reach very deep.

It was never easy for an art discipline which relies very much on technology, on one of the most significant inventions in the history of technology, to develop, to keep advancing in a country that lacked any industry in this field. Although photography had entered this land with great enthusiasm immediately following its invention, it has lost its thrust as quickly and 1920’s saw its use almost only limited to selective documentation, serving to the official rendering of history.

The emergence of photography as an independent department, a separate graduation programme in art education was as late as 1977, at today’s Mimar Sinan Fine Arts University, then called İstanbul State Academy of Fine Arts.

It is sad that an art discipline was put into discipline with so much delay. One of course should not overlook the efforts shown until then but without the patronage of an institution, it was not possible for photography to penetrate venues and media, develop a market, evolve and create its own theory and criticism with the desired pace.

For all these reasons, it was not before 1980’s that photography was able to find any place within contemporary art in Turkey. Before then, photography had unfortunately witnessed a rather closed circuit production, shared among autodidact professionals and advanced amateurs -to be professionals- dealing with photography. Unable to approach or maybe kept at a distance from the art world, this production, lacking proper input from art theory, having to devise its own criteria and under heavy influence mainly from press photography and numerous amateur clubs spread around the country, developed a mainstream approach which was purely documentation and the measure of success and appreciation was based on beauty and mastery of professional skills.

Even after revolutions, one should not expect sudden, overnight changes to take place. The change in photography in Turkey after 1980’s was not an exception. Photography securing its place within the academic world and emergence of photographers who were trained in art were novelties; however, simply because the number of instructors with a similar background was next to nil, photographers actually practising in the field became the teachers of the first generation of photography students. It of course took a while before these schools produced their own academic staff, the number of photography departments in fine art faculties increased and the number of “self made” photographers in the field decreased. Still it could be stated that the first academically trained photographers served as an initial connection point between the hard shelled photography practice before the 1980’s and the fine arts world which had existed in Turkey for a much longer time, thus had to deal earlier with problems related to venues, media, resources, spaces and publications.

1990’s witnessed the emergence of a new issue. The use of photography had boomed to a very strong position in daily life; access to photographic images had become extremely easy after the digital revolution and the number of individuals communicating through images, in fact building phrases through images had significantly increased. This new culture was naturally reflected in art content. More artists were seen, who had no background in photography but were using photographic images in their works although they were trained in painting or other areas. Usually utilizing snapshot, amateur photography aesthetics, these images were able to convey a very strong feeling of “genuineness” but they lacked any photographic skills to the extent that photography enthusiasts from the past were shocked to see what was being exhibited.

It was painful for photographers to see that these works could easily penetrate reputable galleries, were covered in art news and that art critiques took the trouble of writing about them. While doors were closed to the faces of master photographers with “beautiful pieces of art”, who had spent years for improving their technical skills, who could never get the reputation they deserved despite all their efforts, all their mastery, and although they called themselves “photography artists”, others had quickly overtook and had reached higher levels of appreciation with relatively weak works.

The point photographers missed was of course the fact that for years, they had kept producing images which did not go beyond beautification and were confined within the framework of the profession, images that were not meaningful as much as they were visually pleasing. And unfortunately, the art world’s strong and valid prejudice against photography made life extremely difficult for the few photographers who were able to break the walls, creating avant-garde works, taking photography to a level beyond the confinement of the above mentioned closed circuit.

In this article, due to the fact that the author himself is a practising photographer, as the dynamics of the last 20 – 30 years are under question and the said tension is yet to be relieved completely, there will be no mentioning of names and only an attempt will be made to describe the situation. However, by observing the artists who emerged with their photographic works during the said era  and by further looking at their works with reference to their backgrounds, it can be seen that the last 20 years of Turkish photography -which was way behind world photography until the 90’s- is a period of make-peace and recovery.

During the last 20 years, both artists trained in other areas but aware of photography’s strong and in many ways unique potential of expression, therefore producing photographic images, and either self or formally trained photographers who were able to transcend their profession to artistic experience, made moves towards each other, helped each other have more visibility. By the end of the 1980’s, it was possible to see a few galleries exclusively exhibiting photography. Other major galleries, although understandably picky, did begin including photography and photographers to their portfolios and art critiques reconsidered photographic works.

There is of course also a huge contribution from the fact that photography is, all around the world, becoming a much stronger and popular art form. It is a known fact that when the invention of photography was first announced, painters had wrongly reacted thinking that this marked the end of the art of painting, as in the contrary this resulted with the liberation of painting, thanks to the photographic depiction of the world. However, having said that changes take time, one may also claim that what the 19th century painters feared is actually taking place right now. It seems that the process of photography replacing painting has come to a completion during the recent years, with further acceleration especially after the digital revolution. Photography, being able to do everything that can be done with a brush plus others, together with its most critical ingredient being the illusion of reality, has the potential of strong satisfaction for both the artist and the viewer. Furthermore, with its physical properties readily compatible with today’s communication networks, it can be rapidly shared and shows its impact quickly and in a widespread manner.

One may also claim that painting in Turkey was encouraged into an abrupt change of route during the early years of the Republic, namely the 1920’s , as a result of the official strategy of westernization and a never-ending quest for style has prevailed ever since. On the other hand, photography being in the front of contemporary art in Turkey today, in this context probably enjoys the absence of any deep roots. In a society where individuals have for centuries developed mystical, even animistic and strong emotional ties with images, it is now possible to rapidly develop an original visual language today, with a fresh new beginning with photographers learning to behave as artists and artists learning to behave as photographers. Photography is essentially an extremely personal experience. An artist, who strives to understand and criticize his/her own self, town and community, can be original and visible to the extent he/she can be sincere. The new artist profile in Turkey, who uses photography not for simple surveillance but as a tool of interpreting daily life with political, psychological, aesthetical and philosophical references, is able to achieve this and thanks to the above mentioned collaboration, the photographic language is skilfully utilized.

The diversity of the backgrounds in contemporary Turkish photography perfectly mark the points argued above.

Orhan Cem Çetin, MFA

İstanbul, March 2010

(Adapted from the article with the same title that appeared in the exhibition catalogue for the show Not a Lens But a Prism curated by Marcus Graf, at Forum Eugenio Almeida, Evora, Portugal, June 2010.)

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: