postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for Ocak 2014

Bellek geleceğe dairdir.

leave a comment »

Hayatta kalmaya odaklı bir yaşamın mümkün olabilmesi için, bellek sayesinde deneyimlerin güncel ve gündemde kalmaları, böylece an be an değişen koşullara uygun davranabilmek yani uyum sağlayabilmek için oluşturulan denklemlere dahil olmaları sağlanır. Bellek, geçmişi şimdi gibi gösterir. Esasen belleğin bir fonksiyonu olan zamanı, arkaya ve öne doğru uzanan, üzerinde şimdinin kayan bir nokta olarak yer aldığı bir çizgi olarak hayal ederiz. Bellek, bu çizgiyi 90 derece çevirerek karşımıza bir manzara gibi koyar ve deneyimleri eşzamanlı hale getirir. Bu beceri olmasaydı, sıralı verileri bütünlük içinde algılamamız mümkün olmazdı. Örneğin müzik dinleyemez, ezgileri kavrayamaz, bu cümlenin sonuna yaklaşırken başını çoktan unutmuş olur, ne söylendiğini kavrayamazdık.

Ne var ki bellek, duyu verilerinin ve bunlara dair yorumların yani algıların kayıtlarından oluşuyorsa, nihayetinde bir fikirler yığınıdır ve statik değildir. Özellikle bilinçdışı tarafından bireyi değersizlik duygusuna karşı koruma amacıyla sürekli denetlenir ve gerekiyorsa değiştirilir. Değiştirme, tümüyle silme yani unutma biçiminde dahi olabilir. Ya da kayıt aynı kalırken yorum değişir.

Tahmin edilebileceği gibi, bu süreç doğası gereği geleceğe projeksiyon yapar. Geleceğe yansıması olmayan bir hayatta kalma stratejisinden söz edilemez. Esasen akıl, geleceğe yansıma yaparken kendisini gösterir, görünür olur. Buna “amaçlı davranış” da denilebilir ve akıl ancak bu çehresiyle gözlenebilir. Dolayısıyla belleğin dışavurumu geçmişe değil geleceğe dairdir.

Written by Orhan Cem Çetin

25 Ocak 2014 at 03:32

Gümüş Gezegen 20 Şubat’ta Sanatorium’da // Silver Planet upcoming at Sanatorium, February 20th

leave a comment »

Ergen // Adolescent // O. Cem Çetin, 2014

Ergen // Adolescent // O. Cem Çetin, 2014

Hayatın hızı, aklı zorlayan bir tempoyla artarken, belki de bu kemirici ivmeye verilen yanıtın, aksine yavaşlaması gerek.

Son serilerinde yalın, doğrudan, saf bir fotoğraf tekniğine ulaşmış gibi görünen Çetin, adeta bir döngüyü tamamlayarak ani bir dönüş yapıyor ve ilk dönem işlerini hatırlatan, çok daha kişisel, daha özgün, yer yer daha gizemli bir seri sunuyor.

Sanatçının son üç yılının gündemini yansıtan ve esasen bir hafıza dökümü olan Gümüş Gezegen serisi, adını teknik sürecin ilk halkasını oluşturan gümüş taneciklerinden alıyor. Kimya, mercek, elektrik, fırça, boya, su, günışığı, yapay ışık, yapay zeka, irade ve tesadüfler arasında defalarca gidip gelen uzun ve külfetli süreç, unutulmaz zamanların zihindeki temsilleri, hayali andaçları olarak kağıda dökülüyor.

Ortaya çıkan dil ve bu dille anlatılan hikayeler, Çetin’in bugüne dek başvurduğu tüm görsel dokunuşların harmanı. Hepsinden tatlar taşıyor ve her bir sahnenin aklında nasıl yer etmesini uygun bulduğunu ortaya koyuyor. (Basın duyurusundan)

20 Şubat – 22 Mart 2014 / Sanatorium

//

While the pace of life accelerates with a maddening rate, the response to this corrosive rhythm should on the contrary probably be, rather slow.

Seemingly reaching a simplified, pure, straight visual style in his recent series, Çetin suddenly takes a sharp turn as though completing a cycle and presents new works which are much more personal, very novel, highly mysterious and much reminiscent of his earliest works.

The new series titled Silver Planet reflects the artist’s agenda of his last three years and is basically a visual memory dump.  The title refers to silver grains, the main ingredient of the first step of his elaborate technique, devised for the project. The long and arduous process which jumps several times between chemistry, optics, electric, brushes, paint, water, sunlight, artificial light, artificial intelligence, will and chance, finally casts itself on paper as a mental representation, an imaginary memento of memorable times. 

The resulting language and the stories told comprise a mix of all visual paths the artist has ever pursued. Each is a blend of tastes and they show the way Çetin has decided to keep visual records of the scenes he has personally experienced. (From the press release)

20 February – 22 March 2014 / Sanatorium

Written by Orhan Cem Çetin

23 Ocak 2014 at 00:34

35 senelik kişisel arkeoloji

with 5 comments

İstanbulArtNews / Ocak 2014 / Röportaj: Nilüfer Şaşmazer / Fotoğraf: Işık Kaya
 

Plato Sanat’ın organize ettiği Portfolyo Serisi başlığı altında çalışmaları yer alacak ikinci sanatçısınız ve bu seri biraz da retrospektif yanı olan bir seri. Sizce retrospektif bir sergi açmanın vakti gelmiş miydi?

Bu sergi benim için biraz değil, tam bir retrospektif. Zaten Marcus Graf da ilk öneriyle geldiğinde, sana retrospektif yapmak istiyoruz diye ifade etmişti. Ve, evet, sanırım vakti gelmiş. Sergiyi ziyaret edenler 1978’den bu yana yaptığım çalışmalardan öne çıkan örnekleri görebilecekler. Salonun izin verdiği ölçüde, olabildiğince çok iş sergilemeye çalıştık. Buna karşın bazı seriler yer almıyor. Hepsi dikkate değer olmasa da 35 senenin ürünü günyüzüne çıktı.

Çok küçük yaştan beri fotoğrafın içindesiniz, sayısız fotoğraf çekmişsinizdir, ilk serginizi de 1988’de açmıştınız. Retrospektif niteliği taşıyan bu sergiyi hazırlarken geriye dönüp işlerinize, sergilerinize baktığınızda Orhan Cem Çetin size dışarıdan nasıl göründü?

Kişisel arkeoloji; çok sarsıcı oldu. Naif, dekoratif işlerden daha kavramsala, kişisel öykülere, sadeliğe gittiğimi gördüm. Yine de eskiden çok daha cesaretli, daha atakmışım. Giderek akademikleştiğimi, daha az risk aldığımı, ama bir yandan da çok daha disiplinlerarası bir tavıra yöneldiğimi görüyorum. Bir sanatçı olduğuma karar vermem zaman aldı. Malum, sanat eğitimi almadım. Kendimi yetiştirme sürecimi, sanatın hayatıma nasıl yayıldığını daha iyi gördüm. Eski işlere bir kez daha alıcı gözüyle bakarken “keşke yapmasaymışım” ya da “keşke öyle değil de şöyle yapsaymışım” dediğim de çok oldu ama bu kadar fazla işin arasında tabii ki sadece zincirin bir halkası görevini yapan, kendisi pek dikkate değer olmayan işler ortaya çıkması kaçınılmaz. Şu anda bulunduğum nokta çocukluk hayalim olduğuna göre, pek şikayetçi olmamalıyım. Kendimden bir “Aferin!” aldım sonunda.

Son kişisel serginiz 2011 yılında Sanatorium’da açtığınız ‘Yeni Çağ’ sergisiydi ve adı yanılmıyorsam yalnızca dış dünyaya değil, size de işaret ediyordu (bakış açınızın değişmesi, fotoğrafa kattığınız öğeler.. anlamında) Son sergiden bu yana hayatınızda ve sanatınızda neler değişti? Bu sergide izleyiciler nelerle karşılaşacak? Sergide yeni işleriniz olacak mı ya da sergide izleyiciler ağırlıklı olarak hangi (dönem) eserlerinizi görecek?

Evet, Yeni Çağ hem dünyanın (özellikle Türkiye’nin) hem de benim yeni bir dönemime işaret ediyor, öncesine göre daha ağırbaşlı, daha klasik işlerden oluşuyordu; bu bir açlıkmış sanırım bende. Sonrasında, aynı görsel nitelikleri kullanarak daha şiirsel, daha kişisel, daha cesaretli olan ve metinle, gündelik hayatla, düşünceler dünyasıyla daha girift ilişkiler oluşturmaya çabaladığım Herkes İçin Duvar Kağıtları serisi geldi. Bunların büyük bir bölümü Plato’da görülebilecek. Zamanında fotoğrafçılar dünyasının içinde kapalı kalmış olan erken dönem işleri de göstermek istedik. 1988, Tanıdık Şeyler ve 1993 Renk’arnasyon serilerinden hala çok sevdiğim örnekler var sergide. Bazıları şimdiye dek sadece ekrandan görülebilmiş, bazıları hiç görülmemişti.

Fotoğraf sanatçısı, akademisyen, ayrıca eğitimci, danışman, çevirmen, yazar, blogger, radyo programcısı, müzisyen… yabancıların dediği gibi “birçok şapka” taşıyorsunuz. Bunlar arasındaki dengeyi nasıl tutturuyorsunuz? Bunlar birbirini tamamlayıp besleyen şeyler mi?  

Tutturabildiğimden pek emin değilim. Çok bunaltıcı olabiliyor. Nasıl bu hale geldiğini de pek anlayamıyorum ama sanırım bu bir hayatta kalma, aklını koruma stratejisi benim için. Sürekli kendimi meşgul etmek zorundaymışım gibi geliyor. Üstelik listenizde önemli eksikler bile var. Birbirlerini besliyorlar mı? Evet kesinlikle. Sürekli hayata farklı perspektiflerden bakma, aynı gün içinde defalarca kişilik değiştirme şansım oluyor. Bir alanda elde ettiğim deneyimleri diğerine transfer etmeyi deniyorum.Düşünmek için bolca malzeme topluyorum. Son tahlilde hepimizin yapmaya çalıştığı şey hayatı anlamlı bir bağlama yerleştirmek, yaptıklarımıza anlamlı nedenler bulmak değil mi? Farklı işler yapmak bunun bir tür çapraz sağlamasını yapabilmeyi de sağlıyor.

Hem dijital fotoğraf kullanımı konusunda hem de Türkiye’de internet ortamını fotoğraf sergisi için kullanma anlamında ilklerden birisiniz. Fotoğrafın instagram gibi araçlarla “demokratikleşmesi” ya da kolay erişilebilmesi nedeniyle kavramsal fotoğraflar dahi kolay üretilebilir hale geldi. Sizin hem bu durumu nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum hem de buradan yola çıkarak bir instagram fotoğrafı sanat eserin sayılır mı sorusunu tartışmaya açmak istiyorum. (Mesela sizin de instagram hesabınız var, bunları birer eser olarak görüyor musunuz?)

Kimi zaman evet, kimi zaman hayır. Picasso ayakkabısını boyadığında bu bir sanat eseri mi oluyordu? Bir üretimi ya da davranışı sanat eseri haline getiren onun hangi elden çıktığı ya da formatı değil, arkasındaki niyet ve beyan olduğuna ve dolayısıyla istisnasız her şey bir yapıta dönüşebileceğine göre, Instagram da bu potansiyeli taşıyor. Ben başından beri herkesin fotoğraf çekebiliyor ve paylaşabiliyor olmasını çok ama çok olumlu buluyorum. Herkesin bu yolla sanata bir giriş yapma şansı oldu ve sanat yukarı doğru hızla itiliyor. Ayrıca zaten daha çok insanın yazıp çiziyor, görüntü üretiyor olması öteden beri arzu edilen bir durum değil miydi? Fotoğrafın bulunmasında insanları heyecanlandıran önemli bir nokta da tıpkı matbaanın bulunuşunda olduğu gibi, bir düşünce ürününün artık sınırsızca çoğaltılabilecek olması değil miydi? Sanatın yaygınlaşması bir kültür politikası, bir misyon değil miydi? Şikayetleri samimi bulmuyorum. Sanki mevcut ve müstakbel sanatçıların yerlerini koruma, “sanatçı” payesini korunaklı kılma gibi bir motivasyonları var alttan alta.       

Çalışmalarınızın bir kısmı “belgeleme”ye odaklanırken diğer bir kısmı kavramsal ya da kimileri daha da farklı… Serilerinizin birbirine benzemediğini ve sizi kategoriye sokmanın zor olduğunu siz de belirtmiştiniz ama bana kalırsa sahip olduğunuz mizah duygusu ve araştırmacı yönünüz göze çarpan ortak noktalar, ne dersiniz? 

Kesinlikle katılıyorum. Değişkenliği seviyorum. Farklı formatları denemek çok ilgimi çekiyor. 90’ların sonlarında internet tabanlı edebiyat dergisi Altzine’de “Kurşunsuz Asker” takma adıyla yazarken de her ay farklı bir üslup, farklı bir yapı deniyordum. Ama ortak olan, dediğiniz gibi mizah, hatta kara mizah ve çok katmanlı işler yapma çabasıdır. Mizah, hem sanatçının hem de izleyicinin zekasını parlatıyor. Sürpriz içerdiği için keşif duygusu yaşatıyor. Sanatçı ile izleyici arasında çok daha yoğun, daha sağlam bir köprü kuruyor. Gündelik hayatta da böyle. Yakından tanıyanlar, arkadaşlarım, öğrencilerim iyi bilirler, şakacıyımdır çok. Hayatı yumuşatan da birşey bu belki; varoluşun bedeli olan karamsarlığa karşı incecik bir kalkan.

Bir yerde fotoğrafçılardan çok farklı disiplinlerden sanatçılarla bir arada olmaktan zevk aldığınızı söylemiştiniz, sizin fotoğraf dışında video, film,resim, heykel vb. farklı alanlarda üretimleriniz oldu mu?

Tek tük oluyor. Birkaç örnek görülebilecek Plato’da. Ama özellikle hareketli görüntünün fotoğraftan bütünüyle farklı bir dil olduğunu düşünüyorum ve o alana girmeye çekiniyorum. Fotoğrafı sinemaya geçmek için bir basamak, bir alıştırma, bir aşama olarak görenleri de uyarıyorum. Çok farklı disiplinler. Çok farklı diller ve korkarım aynı zihnin içinde uyumsuzlar. Benim için fotoğrafın yanında önde olan diğer disiplin yazıdır. Kimi zaman da performans. 

Aslında çok uzun zamandır bu işin ve sanatın içinde olmanıza rağmen sizinle aynı dönemden ya da aynı yaşlardaki sanatçılardan daha farklısınız, göz önünde olmayı mı sevmiyorsunuz yoksa diğer meşguliyetleriniz mi sizi engelliyor?

Galiba her ikisi de. Ayrıca ben esasen çok mahçup birisiyim, kimi zaman fobi derecesinde. Tüm sanat üretimim belki de toplumla uzaktan mesajlaşmak gibi benim için. Daha emniyetli, daha kontrollu bir temas. Bilinmek, izlenmek tabii ki bana haz veriyor ama bizzat değil, işlerimle. Kim bilir belki bu da bir “imaj” inşa etme şeklidir. Her alandan birçok sanatçı ile tanıştım, zaman geçirdim, birlikte iş yaptım. Aralarında efsaneleşmiş insanlar da var. Kimileri için, “Keşke hiç tanışmasaymışım,” diye aklımdan geçirdiğim olmuştur. Takdir, itibar arttıkça, onu koruma endişesi de artıyor. Bu da beni yalnızlaştırıyor olabilir.

Eğitimci yanınız çok önemli çünkü yıllardır birçok kurs, dernek ve üniversitede binlerce öğrenciniz olmuştur. Bu eğitimci kimliğinizi ve derslerde teknik mi yoksa daha sanatsal bakış açısına mı ağırlık veriyorsunuz? 

Tekniği önemsiyorum. Fotoğrafçılık ne yapalım ki teknik bir iştir ve bir fotoğrafçının paletini hakim olduğu teknikler oluşturur. Ama teknik, düşüncenin hizmetkarıdır. Öğrencilerime de bunu telkin ediyorum. Deneyin, öğrenin, zamanı gelince kullanabilecek durumda olun ama asla teknikten düşünceye doğru gitmeye çalışmayın. Bana projelerini anlatmak isteyen öğrencilerim ilk iş fotoğraflar tarif etmeye girişiyorlar. Bunu doğru bulmuyorum. Öncelikle önermeyi duymak istiyorum. Bu proje neden yapılıyor? Nerelerden esinlendi? Hayatı nasıl yorumluyor? Kişisel motivasyonlar nelerdir? Yapılmış benzer işlerdeki yaklaşımlar nelerdir, vs. Ancak bu sorular yanıtlandıktan sonra sıra teknik çözümlemeye gelebilir. Teknik nasıl olsa öğrenilir, hatta gerekirse bilen, yapabilen birine yaptırılır. Ama sanatsal ifade kendi içinizden çıkmalıdır ve bu öğrenilmez, keşfedilir.

Bir öğrencime tek bir şey öğretmem gerekseydi, şüpheci olmayı öğretirdim, ışık ayarını değil.

Aralık 2013

Yıldız Hanım ile küçük fotoğrafçının tuhaf hikayesi

leave a comment »

İstanbul Art News / Ocak 2013

İstanbul Art News, Ocak 2014. İster yukarıdan, ister aşağıdan, iyi okumalar.

Çocuktum. Kendimi şişman, dolayısıyla sevimsiz bulmamdan çok daha önemli bir şey çıkmıştı karşıma: fotoğrafçılık. Dört elle sarıldım ve bu güne dek bırakmadım.

Yaşdaş arkadaşım Murad Dunbay (ışıklar içinde yatsın) ile birlikte müthiş bir iştahla, yapmaya, öğrenmeye, anlamaya çalışıyorduk. O günlerde, duvarlara asılmış fotoğraflara da daha büyük bir dikkatle, gıpta ile bakıyorduk. Seçilmişlerdi, göz önünde tutulmayı haketmiş, büyütülmüşlerdi. Acaba bizim fotoğraflarımız da bir gün duvarlara kadar yükselebilecek miydi? Bunun formülü neydi?

Nerede, hangi duvarda karşımıza çıktıklarını hatırlamıyorum ama Murad ile, bir aile dostlarıyla ilgisi vardı galiba. Siyah-beyaz, kusursuz ahşap ev fotoğrafları. Mat kağıda basılmışlardı. Fazla büyük değillerdi. Gösterişsiz çerçeveler içinde, yalnızca birer ev. İçinde bir aksiyon, yükselen bir an, herhangi bir grafik numara vs olmayan, sadece birkaç sessiz ev görüntüsü. Orta format çekimler olduğu da bize bir şekilde söylenmişti sanırım.

Çakılıp kalmış, sessizleşmiştim. Yıldız Moran. Karşımda kişilik bulan, kimin elinden çıktığını -sadece bir isim de olsa (ama ne isim)– bildiğim, nedenini kestiremediğim halde çok ama çok etkilendiğim, hemen aklıma yazdığım işler. “Demek ki iyi fotoğraf böyle oluyormuş, yolum çok uzun.” diye düşünmüş, biraz endişelenmiştim.

Bu gerçekten upuzun, bu bitmez yolun, endişelerimi yendiğim, fotoğraflarımı duvarlarda görmeyi başardığım şu noktasında yine karşıma çıktı Yıldız Hanım. Ona gülümsedim ve “Bakın, başardım!” dedim içimden. Onu o zamanlar hayal etmeye çalışmıştım. Bir kadın olması da beni çok etkilemişti. Mesela annemi düşünmüştüm. Mesleğini laf olsun diye, bir mesleğe sahip olmak lazım diye yapmadığını, inandığı, seçtiği, bunu ille de ve tutkuyla, ve profesyonelce yapmak istediği için yaptığını derinden hissetmiştim. Bu yüzden o fotoğraflara çok daha büyük bir dikkatle, saygıyla, kendime örnek alarak baktığımı çok iyi hatırlıyorum. Hüzünlendiğimi, ama bu hüznün fotoğraflarda görünen yorgun evlerden değil, Yıldız Hanım’ı mükemmel ve fakat haketmediği kadar  yapayalnız bir insan olarak hayal etmemden kaynaklandığını da çok iyi hatırlıyorum. Bu çözümlemeleri şimdi yapabiliyorum. O esnada, çocuk ruhumda sadece çok ağır ama bir o kadar da güzel, terketmek istemediğim bir duygu oluşmuştu. Annemin gardrop çekmecelerine serpiştirdiği lavanta keselerinden birini ara sıra elime alıp, içine burnumu gömerek derin soluklar aldığımda gelen yoğun, yakıcı koku gibi. Neden böyle hissetmiştim? İki üç mütevazı ve ketum fotoğrafa bakıp da onu neden zihnimde bu kadar yalnız ve güçlü bir insan olarak canlandırdım? Hiçbir fikrim yok.

Sonraki yıllarda dergi, sergi, kulüp vs derken Yıldız Moran sanki bana unutturuldu, kaybolup gitti.

Pera Müzesi’ndeki sergiyi sessizce gezdim. Yıldız Moran’ı bir kez daha keşfettim. Biraz kendimden utandım, çokça mutlu oldum, ona gizlice selam verdim. Yanımda küçük oğlum Eflatun vardı. Ona bunlardan bahsetmedim. Kendi hissetsin istedim. Salonun kapkara bir dünyaya dönüşmüş olması ilgimi çekti, o ilk hüznümü hatırladım. Duvardaki hayat hikayesinin makasla kesilmiş gibi bitişi hele, çok canımı sıktı.

Ayrıca şunları hissettim: Yıldız Moran, çok daha modern, çok daha ayrıksı bir fotoğrafçılık yapmak istemiş ama o kadarına cesaret edememişti sanki. Yerine, buna dair ayrıntılar saklamıştı geniş planlarının içine. İlk bakışta o bildik, dönemin her vatansever fotoğrafçısına zorunlu hareketler arasında zerkedilen Anadolu’yu keşfetme vazifesinin sonucu gibi görülen pastoral, erdemli köy sahneleri. Gel gelelim, dikkatle bakınca Rus yapısalcılığı tavrını hatırlatan, altta yatan ya da kıyıya köşeye gizlenmiş çok daha farklı geometri oyunları, soyutlamalar, tertemiz istifler. Israrla siyah-beyaz. Renk beladır. Renk kafa karıştırır, geometriyi çoğu zaman görünmez kılar. Siyah-beyaz ise soyutlamadır, temizliktir, indirgemedir.

Hayatta olsa, bu sergiyi kesinlikle kendisi basmak isterdi diye düşündüm. Hayatta olsa kesinlikle tanışmamızı isterdi diye düşünmek istedim.

Hayatta olsa eminim çok daha minimal, hayalini kurduğum zerafetini çok daha net biçimde ortaya koyan, fotoğrafladıklarından çok kendisini, o çok merak ettiğim ve sanki hiç de şikayetçi olmadığı yalnızlığını anlatan fotoğraflar yapıyor olurdu.

Bunları, sergi ile birlikte tamamlanan kitabın kapağına ara sıra bakarak yazıyorum. Okuduğunuz sözlerin bana ve aklımdaki gizemli kadına dair olduğundan emin kalabilmek için, kapağı henüz aralamadım.

Şimdi kapağı açıp okumaya başlayabilirim. Ya da daha iyisi, o kapağı hiç açmaz, kapağı açsam bile yazılanları okumaz, hayal kurmaya ve onunla aramızdaki hiç bilmediği bağı kendimce yaşatmaya, köpürtmeye devam edebilirim.

Peşimi hiç ve iyi ki bırakmayan çocuk merakımı yenmeyi becerebilirsem, tabii.

Orhan Cem Çetin

Aralık 2013

  

Written by Orhan Cem Çetin

06 Ocak 2014 at 23:53

Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

%d blogcu bunu beğendi: