postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for Ağustos 2014

Çok daha kolay. // Much easier.

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

29 Ağustos 2014 at 01:19

Saklanmaya bayılırdım. // A box that I can fit into.

leave a comment »

Çocukken dolapların, kutuların içine saklanmaya bayılırdım.

Herkes gibi.

Sanırım bu isteğim hiç bitmedi.

 

Children love hiding in closets, boxes, enclosures.

Me too.

A box that I can fit into.

Looking forward to it.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by Orhan Cem Çetin

27 Ağustos 2014 at 00:55

çektim i_shot, benim_sanat my_art, TutKeep, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

Sarı sabır otu // Saffron rose

leave a comment »

Sarı sabır otu. Adı buymuş.

Çiçekçilerde bulunmaz. O sana gelir.

Ama önce hastalanman, yataklara düşmen, kendini kaybetmen, karnında kocaman bir ameliyat yarası ve şiddetli ağrılarla uyanman gerekir.

Onu başucunda bulursun, uydurma bir vazonun içinde.

 

Saffron rose. That’s what it is called.

You don’t buy it. It comes to you.

But first, you have to be terribly, terribly ill and wake up one morning in a white room with partial memories of strong pain and masked folks bending over you.

There you will find the rose, at your bedside, in a make-shift vase.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by Orhan Cem Çetin

25 Ağustos 2014 at 01:51

Gül yağı // Stinking oil of rose petals.

leave a comment »

Gül yağı.

Bunu hangi aklıevvel icat etmiş?

Ah bu koku bana ölümden başka neyi çağrıştırabilir ki?

ÖIümün parfümü. Son lüksüm.

 

 

Stinking oil of rose petals.

One good reason to be careful with this flimsy bottle.

Who the hell invented this perfume of the dead?

Why am I still keeping it so many years after the funeral?

 

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by Orhan Cem Çetin

17 Ağustos 2014 at 02:40

Sanat dünyası kedilerin eline mi geçti?

leave a comment »

İstanbul merkezli tematik aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta, temayı 1 ay gecikmeyle izleyerek yazmaya devam ediyorum.
Ağustos 2014 için, sokak sanatı hakkında kaleme aldığım yazım aşağıda.
İyi okumalar.

 

Sokak kedisi olmanın kuralları yazılsaydı, ilk madde herhalde şu olurdu:

“Yemeğini asla bulduğun yerde yeme.”

Acaba sanat dünyası da kedilerin eline mi geçti? Zira sanat, hemen her zaman bulunduğu yerden apar topar alınıyor, gizli, steril, korunaklı bir yere götürülüyor, yesinler diye.

Oysa en başta böyle değildi; ihtiyaç hasıl olduğunda, öfkede, cenazede, ayrılıkta, deli sevinçte, hemen oracıkta beliriyor, oh, taze taze yeniyordu.

Yıllar önce, parçası olduğum bir performansı (Ütü Masası / Ayak Takımı performans grubu: Öykü Potuoğlu Cook, John Cook, Figen Evren ve ben) izledikten sonra gelip beni bulan ve birlikte bir radyo programı yapmayı teklif eden Ceyda Karamürsel sayesinde, “Radyo Sanatı” diye anılan bir sanat disiplini olduğunu öğrenmiştim. Açık Radyo’da haftada bir gece geç saatlerde yayınlanan, Gaygoni A.G. adını verdiğimiz programda hem arşivlerden mevcut yapıtları yayınlamış hem de davet ettiğimiz sanatçıların canlı performanslar gerçekleştirmesi için platform oluşturmuştuk. Replikas, Baba Zula, Sıfır (Zafer Aracagök ve arkadaşları), Sad Eyed Lemurs, Zeynep ve Özgür Erkekli, Fatih Aydoğdu aklımda kalan isimler.

Radyo sanatı, özellikle Avusturya’da gelişmiş olan bir disiplin. En kısa tanımı, radyo yayını ile aktarılan ses düzenlemeleri, ya da ses heykelleri.

Manifesto şurada (İngilizce): www.kunstradio.at/TEXTS/manifesto.html

Seslerin radyo ile aktarılması, hem sanatçıyı hem de izleyiciyi benzersiz biçimde özgürleştiriyor. Yapıtın eşzamanlı üretilip paylaşılmasına karşın, sanatçı ve izleyici karşı karşıya gelmiyor. Hatta birbirinin nerede olduğunu ya da olup olmadığını dahi bilmiyor. Yapıt, oluştuğu her noktada farklı bir biçim alıyor, ortam sesleri ve radyo cihazına bağlı olarak dinlendiği her noktada farklı ve özgün bir “edisyon” oluşuyor. İzleyici tutsak değil. Dinlemek ya da kulak vermek mecburiyetinde olmadığı gibi, sesi kısıp bir telefon görüşmesi yapabilir, tümden kapatabilir, zaplayabilir ve en önemlisi performans sırasında dilediği gibi öksürebilir ve bir otomobildeyse korna çalabilir.

İzleyicinin özgürlüklerinin farkında olan -bir önceki yazımın sonunda söz ettiğim terbiyesiz- sanatçı da böylelikle dilediği kadar aşırı noktalara gidebilir. Çok daha cesaretli, deneysel, tüm ölçülerin dışına çıkan ses işlerinin üretilmesi böylelikle mümkün olur. Bir gece, Robert Adrian X’in 30 dakika süren ve sadece yoğun, tekdüze alkış sesinden oluşan 1996 tarihli işi Applaus’u yayınlamıştık örneğin. Anonsu duymadan, ortadan giren bazı dinleyiciler radyoyu arayıp arıza olduğunu haber vermişlerdi.

Şuradan bazı ünlü örnekleri dinleyebilirsiniz:

http://alien.mur.at/sound/

Kısacası, sanatla müzelerde, galerilerde, kalın ve pahalı kitaplarda karşılaşmanın mutlaka olumlu tarafları var ama bu biraz da turla seyahat etmeye benzemiyor mu? Tersine, sanatla ona mahkum olmadığınız yerlerde karşılaşmanın nimetleri muhtemelen çok daha fazla. Bunu da, ehlileştirilmesi mümkün olmayan, kafese girmeyen, girerse yemden sudan kesilip ölen, bulduğunuz yerde durup, korkutmadan izlemeniz gereken yabani kuşlara benzetelim.

Ha, bu bir kargaysa ve de elinizdeki cevize göz dikmişse, taş atar kaçırırsınız, olur biter.

 

Orhan Cem Çetin, Temmuz 2014         

Tıpkı kitaplarda yazıldığı gibiymiş. // It was exactly like what is written in the books.

leave a comment »

Tıpkı kitaplarda yazıldığı gibiymiş. Geceleri dondurucu soğuk, gündüzleri cehennem sıcağı.

Ne işim vardı benim oralarda? Nefret ettiğim her şey oradaydı.

Vıcık vıcık ter, ağzıma burnuma dolan kum, kertenkeleler, nane çayı, saldırgan satıcılar.

Ama işte bu inanılmaz kum kristaline, sıcak ve soğuğun bu garip bebeğine bayılıyorum.

Tadına bakmalıyım bir gün.

 

It was exactly like what is written in the books. Shivering cold at night, hot as hell during the day.

If it wasn’t for that crazy chain of events Iwould have never set foot at that part of the world.

I hate lizards. I hate hot weather. I hate mint tea. I hate sand being blown into my face and into my mouth.

But I love this fascinating sand crystal, the baby of night  and day.

 

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by Orhan Cem Çetin

12 Ağustos 2014 at 01:11

Yalnızca bir kez // Just once

leave a comment »

Babam beni hayatta  yalnızca bir kez paylamıştır. O da telefonda.

Bir kasaba otelinde kalıyordum. Cok geç saatlerde aniden telefon çaldı. Beni nasıI bulabildiğine hayret etmiştim. Hiç sesimi çıkartmadan onu dinledim. Haklıydı.

Daha sonra kardeşimi aradım. Kırgındım.

Telefonu kapattığımda parmak uçlarım simsiyahtı.

 

My dear father has scolded me only once. Just once. And that was on the phone.

I was in a hotel room at a remote town. Late at night in deep thoughts. Restless. Finally I decided to call dad. He immediately picked up. He was harsh. I was silent.

I then called my sister.

When I… when it was over, my fingertips were all

oily

black.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by Orhan Cem Çetin

09 Ağustos 2014 at 16:03

Mercek, mercimek // Lens, lentil

leave a comment »

Mercek, mercimek.

Bu benzeşme her zaman ilgimi çekmiştir. Merceğin mercimek biçiminde olması.

Cebimde her zaman bir mercek taşırım. Nesnelere çok yakından bakmak hoşuma gider.

Orada, başka, çok farklı bir kurgu var.

Anlayamıyorsan, yeterince yakından bakmıyorsun demektir. Çok yakından baktığın halde anlayamıyorsan, fazla yakından bakıyor, artık onu hatırlamıyorsun demektir.

Lens, lentil.

This similarity has always fascinated me. The convex lens, the ordinary magnifier having the shape of a lentil.

I always carry a magnifier in my pocket. I removed this one from a camera lens a friend had given to me to have it repaired. I like looking at things thru a magnifier.

There are so many things there to meditate about.

If you are unable to understand what you are looking at, you are probably not close enough. If you are unable to make sense although you are very close, then you are too close and thus, you are unable to remember.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by Orhan Cem Çetin

07 Ağustos 2014 at 02:10

çektim i_shot, benim_sanat my_art, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

%d blogcu bunu beğendi: