postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for Aralık 2014

Norah, Dolcette ve Diğerleri – 1

with 3 comments

Hazin tefrika

 

Binbir inatçı keçiyi birbirine göstermeden, değdirmeden gezdirebilen Norah, bu defa büyük bir sorunla karşı karşıyadır.

Kısa bir süre için ayrılıp, onları, binbir huysuz ve inatçı keçiyi kendi hallerinde bırakmak mecburiyetindedir.

Nedenine gelince; Norah’ın her yıl bir kez yurt dışına çıkıp geri dönmesi gerekmektedir. Bu, tabii ki, yani tahmin edersiniz ki, söylendiği kadar kolay değil.

Norah’ı alır bir düşünce: “Benim yokluğumda acaba birbirlerini fark ederler mi?”

Gerçi, asıl sorun şu olurdu: Fark etmemeleri. Norah bu olasılığı aklından kovar. Zira böyle bir durumda yegane marifetinin esasen bir marifet olmadığını kabul etmek zorunda kalacaktır.

Bunun üzerine Norah keçileri yanında götürmeye karar verir. Ama hâlâ bir sorun vardır.

Keçilerin topraklarına bağlılığı.

Bu nedenle yanına biraz da toprak almaya karar verir.

Yanında binbir keçi ve bir heybe dolusu toprak ile yola çıkar.

İlk gece bir benzin istasyonunun arkasındaki kavaklıkta mola verirler. Norah heybeyi kendisine yastık yaparak hemen uyur.

Uykusunda bir rüya görür.

Rüyasında bir İtalyan keçi ona tek başına diğer keçilere bedel olduğunu ama topraktan hoşlanmadığını, o güne dek halıdan başka bir zemine basmadığını, Norah’ı beklediğini ama lütfen, bak lütfen tek başına gelmesini söyler.

Norah İtalyanca bilmediğinden, söylenenlerden tek bir sözcük bile anlamaz ama Dolcette adındaki rüya keçisinin ifadesine ve ses tonuna bakarak bu konuşmanın sadece aşk sözcüklerinden oluştuğuna karar verir.

Sisler içindeki kavak ağaçlarına sabahın pembe ışıkları vurduğunda uyanan Norah, gözlerini açar açmaz sırıtarak “Bin iki” der.

Tekrar yola koyulurlar.

Her bir keçi, Norah ile tek başına seyahat etmekte olduğunu zannetmekte, sık sık yaklaşıp heybeyi koklamakta ve telaşlı adımlarla onu izlemeye devam etmektedir.

Norah ise nereye baksa Dolcette’i görür.

(Sürecek)

 

Written by Orhan Cem Çetin

29 Aralık 2014 at 11:25

Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

Dönen şeyler // Things that rotate

with one comment

Dönen şeylere saatlerce, belki günlerce gözümü ayırmadan bakabilirim.

Yeter ki dönmeye devam etsinler.

 

Things that rotate; they mesmerize me.

I could keep looking at them forever.

But they can never rotate long enough.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by Orhan Cem Çetin

19 Aralık 2014 at 00:54

çektim i_shot, benim_sanat my_art, TutKeep, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

Ben şimdi sensiz ne yapacağım?

with one comment

Güncel SANAT Aralık 2014 için, kaygı hakkında kaleme aldığım yazım.
İyi okumalar.

Yakınlarda -kendi isteği ile ve terk eden taraf olarak- uzun süredir birlikte olduğu sevgilisinden ayrılan genç bir arkadaşım, kendisini ziyadesiyle mutsuz hissettiğini, yıkıldığını, çaresizleştiğini, ne yapacağını bilemez halde olduğunu anlatıyordu. Tümüyle gereksiz pahalı eşyalar satın alıyor, hiç adeti olmayan saçma işler yapıyor, kişilik değiştirmiş gibi davranıyormuş. Öyküsünün bir noktasında, “Hafızamın bir bölümünü kaybetmiş gibiyim,” demez mi?

Yıllar önce anksiyete ölçümü hakkındaki bir makalede, insanlarda en yüksek düzeyde kaygıya yol açan travmanın, eşin ölümü olduğunu okumuştum. Şaşırmamak elde değildi. Evlat değil, anne, baba ya da kardeş değil de eşin ölümü.

Öte yanda, birlikte uzun yıllar geçirmiş yaşlı çiftlerden birinin ölmesi halinde diğerinin de kısa süre sonra, hatta kimi zaman saatler içinde hayatını kaybettiğini çokça duymuşuzdur.

Demek ki ayrılık anksiyetesi bu denli güçlü, kimi zaman ölümcül olabilen bir sarsıntı. Acaba neden? Sadece çok sevdiğimiz birini kaybetmenin acısı mı bu? Yoksa temelde daha farklı, derin üzüntüyle açıklanamayacak, hatta onun üzerine binen, yoğun gelecek korkusu ve çaresizlik duygusu yaşatan çok daha yıkıcı bir darbe mi yiyoruz böyle durumlarda?

Cenazenin arkasından, “Ben şimdi sensiz ne yapacağım?” diye feryat edenler aslında sorunun yanıtını vermiş oluyorlar.

Arkadaşım da, sevgilisiyle birlikte hafızasını da kaybettiğini söylerken kendi şiddetli sarsıntısı hakkında çok isabetli bir saptamada bulunmuştu. Ayrılık gerçekten bir hafıza kaybı. Ortak yaşam inşa ettiğiniz kişiyle zaman içinde ortak bir hafıza da oluşturuyorsunuz. Bazı şeyleri bilmeyi, düşünmeyi, yönetmeyi ona bırakıyorsunuz. İşbölümü gereği aynısını o da size yapıyor. Ayrılık, söz konusu bilgiler ve deneyimler bütününden de kopma anlamına geliyor. Ölüm bu kopuşu kesin kılıyor.

Hafıza ve huzur arasındaki derin ilişkiye değinmeyi bir başka yazıya bırakarak, toplumların da çoğu kez birey gibi davrandığını hatırlayalım. Tüm insanlık tarihsel olarak, büyüyen bir bebeğin geçtiği evrelerden geçiyor adeta. Ayağa kalkmak, konuşmaya başlamak, okuma-yazma öğrenmek, farkındalık geliştirmek, benmerkezcilikten sıyrılmak, oyuncu olmak, zeka ve ahlak gelişiminin evrelerinden geçmek vs. dahil.

Şu an kaç yaşındayız bilemiyorum ama, bu benzetmeyi kabul edecek olursak, ayrılık anksiyetesini de toplumsal ölçekte tatmamış olmamız mümkün değil. Toplumsal kopuşlar, tahrip edilen tarihi değerler, erişilmez hale gelen sanat eserleri, eskiden kardeş iken düşmanlaşan topluluklar, izleyicisine küsen sanatçılar, bilime küsen toplumlar.

Bütün bunlar, bu ayrılıklar, terk edişler ve terk edilişler içten içe bizi kahrediyor ve belki de sonumuzu hazırlıyor. Ne dersiniz?

Orhan Cem Çetin

Kasım 2014

 

Written by Orhan Cem Çetin

13 Aralık 2014 at 17:28

Pardon geç kaldım, sanat art, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , ,

Plastik yüzük // The toy ring

leave a comment »

Ünlü bir Avrupa kentinin sokaklarında saatlerdir yürüyorduk. Haftasonuydu. Bir adres arıyorduk ama elimizdeki haritaya göre orada olduğumuza rağmen bir türlü bulamıyorduk.

Sigara içmek ve düşünmek için durduğumuz bir köşede, alçak bir duvarın üzerinde, kağıt parçalarının üzerinde duruyordu bu yüzük. Laf olsun diye parmağıma takmaya çalıştım ama uymadı. Sol elimin küçük parmağı bile fazla kalındı.

Yerine bırakmak istediysem de, onu oraya bırakan çocuğun geri döndüğünde yaşayacağı düşkırıklığını tahmin edebilsem de, cebime atıverdim.

Yolumuza devam ettik sonra.

Adresi bulamadık. Yüzüğü de hemen unutmuşum, dönüşte ceplerimi boşaltıncaya dek.

 

We were desperately looking for an address on a fine Sunday morning at a remote neighborhood of a famous European city. There were hardly anybody around.

Somehow the shop we were looking for was not at the spot it was supposed to be.

We were standing at a crossing, smoking aggressively, trying to decide what to do next.

Then I noticed this tiny, worn-out toy ring, probably lost in a childish gamble. The winner couldn’t care less. I immediately picked it up. Tried it on my smallest finger but it wouldn’t fit.

Today I regret having removed it from the threshold it belonged to.

The pieces of torn paper. I could have taken them with me too.

Plastic rings remind me of that particular city and vice versa.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by Orhan Cem Çetin

05 Aralık 2014 at 00:50

çektim i_shot, benim_sanat my_art, TutKeep, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

%d blogcu bunu beğendi: