postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for Ocak 2015

Norah, Dolcette ve Diğerleri – 2

with one comment

Hazin tefrika

 

 1. Bölüm için tıklayın

 

İkinci gece sınıra yaklaşmışlardır. Aslında, biraz daha gayret etseler sınırı geçeceklerdir bile. Ancak Norah bunu gündüz gözüyle yapmak istediğini düşünür.

Gerçekte ise niyeti bir an önce rüyaya yatmaktır.

Büyük, yüksek, uçsuz bucaksız gri bir duvarın dibinde konaklarlar. Norah hemen heybesine sarılıp uykuya dalar.

Az sonra Dolcette hışımla gelir. Gözleri ıslak ve kıpkırmızıdır. “Sana tek başına gelmeni söylemiştim. Topraksız gel demiştim. Beni üzmek için mi yapıyorsun bütün bunları?” der. Uzun uzun söylenir, gözyaşı döker.

Norah yine hiçbir şey anlamaz ama Dolcette’in onun aşkıyla yanıp tutuştuğuna, bir an önce kavuşmak için dil döktüğüne kanaat getirir.

Tabii ki bütün bunlar uykusunda olmaktadır.

O sırada oradan, Kötü Bir Gün Geçirmiş Olan Milli Piyango Satıcısı geçer ve işemek için duvara yaklaştığında yüzünde tatlı bir gülümseme ile uyuyan Norah’ı farkeder.

Şaşı bir sineğin gözleri gibi her biri başka bir yöne doğru bakan keçiler de Kötü Bir Gün Geçirmiş Olan Milli Piyango Satıcısı’nın dikkatini çeker. Nasıl çekmesin?

Eğilip Norah’a yakından bakar. Norah’ın yüzünde Dolcette’in hayalinden dolayı eşsiz, kıskandırıcı bir ifade vardır. Kötü Bir Gün Geçirmiş Olan Milli Piyango Satıcısı bu ifadeyi Norah’ın sıkı sıkı sarıldığı heybeye ve çevresine yayılmış sayısız keçiye yorar. Yavaşça heybeyi çekip alır, yerine bilet çantasını koyar.

Zaten kötü bir gün geçirmiş olan Kötü Bir Gün Geçirmiş Olan Milli Piyango Satıcısı, elinde büyük bir hazine zannettiği toprak dolu heybe ile, adımlarını sıklaştırarak yoluna devam eder.

Keçiler memleket toprağı kokusunun uzaklaştığını sezerek birbirlerinden habersiz huysuzlanmaya başlarlar ve birer birer ayılıp ayaklanır, Kötü Bir Gün Geçirmiş Olan Milli Piyango Satıcısı’nın peşine düşerler.

Ne var ki o an olanlar olur ve Norah’ın maharetinden yoksun, üstelik durumdan habersiz olan Kötü Bir Gün Geçirmiş Olan Milli Piyango Satıcısı’nın idare edemediği, hatta idare etmeyi aklına dahi getirmediği keçiler, karanlık geceye rağmen birbirlerini görürler.

Malum; bir keçinin en tahammül edemediği şey başka bir keçidir. Binbir inatçı, üstelik tahammülsüz keçinin o an nasıl bir yaygara kopardığını varın siz hayal edin.

(Sürecek)

 

Written by Orhan Cem Çetin

09 Ocak 2015 at 00:33

Danışıklı Deli

with one comment

Güncel SANAT Ocak 2015 
İyi okumalar.

Terapi eğitimi aldığım halde, hocam, ustam, mentorum Gündüz Vassaf’ın telkinleri nedeniyle rahatlıkla girebileceğim bu alana kuşkuyla baktım, uzak durdum. Terapi hiç yapmadım ya da almadım diyemem ama özellikle de halinden memnun, terapi talep etmeyen, yakınlarının zoruyla danışan koltuğuna ve gözyaşı peçetelerine teslim olan bireylerin kafalarını tamir etme girişimleri bana yanlış geliyor. Hele o sevecen, tatlılıkla acıyan terapist kibiri yok mu… (Kendi terapistimi tenzih ederek söylüyorum)

Ortak aklın dışına çıkmak bir hak olamaz mı? Bunu becerebilenler Sokrates’in infazını hatırlatacak biçimde ağır kimyasallar yutturularak ya da beyinleri “reset” edilerek, bellekleri elektrikle silinerek cezalandırılmıyorlar mı? Kendisini Napolyon zanneden bir adamın oyununu ne hakla bozuyoruz? Onu kudretli bir imparatorken neden tekrar sümsük, beceriksiz, “kendisini gerçekleştirememiş”, sıradanın dahi altında bir zavallıya dönüştürmeye çabalıyoruz el birliği ile?

Bu hakkı kendime de tanıyabilmek adına terapi girişimlerine olumsuz bakıyor olabilirim. Hatta sanatçı olmamın altında da bu hakkı kullanma fırsatı bulmam, sanatın deliliği meşrulaştırıyor olması yatıyor galiba. Zenginlik de öyledir. Hele ikisi bir araya gelirse, akıl dokunulmazlığınız zirve yapıyor.

Şimdilik sadece sanatçıyım. Zengin bir sanatçı olmak için ise işte bu yüzden can atıyorum. Ha, en azından kendimi günün birinde zengin bir sanatçı zannedebilirim; o da olur.

Sanatın akıl ile akıl dışı arasında gidip gelen bir süreç olduğunu herhalde kabul edersiniz. Bu sadece sanatçıyı değil, izleyiciyi de kapsıyor. Bir roman yazarı nasıl hayallerini satırlara döküyorsa, okuyucu da bu satırları zihninde canlandırır, ayağa kaldırır, kendi rejisiyle oynatırken hayaller görmüyor mu? Metroda kitap okuyan yolcuların inecekleri durağı kaçırmalarına yol açan halüsinasyonlar oluşmuyor mu zihinlerinde?

Tiyatro sahnesinde olup bitenler kontrollu ve zamanlanmış bir şizofreni atağı değil de nedir? Koltuklarında oturan ve karşılarında -kimi zaman defalarca- kişilik değiştiren oyuncuları izlerken gülen, ağlayan, öfkelenen izleyiciler de birer pasif şizofrene dönüşüyorlar bence iki perde arasında. Bunu en iyi kavrayabileceğiniz nokta, oyuncuların topluca kulisten selama çıkışlarıdır. Yüzlerinde, eski ve daha az enteresan kimliklerine geri dönüşlerinin bezginliği okunur. Seyirci onları alkışlarken, onlar da seyirciyi alkışlarlar. Oyun birlikte oynanmış, delilik paylaşılmıştır zira.

Tıptan kaçamayan delilerin hukuk karşısında elde ettikleri cezai ehliyetten yoksun olma halini, yani cezalandırılamazlığı da yabana atmamak gerek. Sanat bir ölçüde bunu da sağlıyor içine girenlere. Başka koşullarda yadırganabilecek, ayıplanabilecek, kabahat sayılabilecek davranışlar affediliyor, hatta takdir görüyor. Tüm hayatını, varoluşunu bir yapıta dönüştürebilmiş sanatçılar ise aramızda en şanslı olanları.

İşte bütün bunlardan, sanatın aklın dışına açılan tuzaklarla dolu labirentin sonundaki açık kapı olmasından dolayı rahatça söyleyebilirim ki, ben de diğer sanatçılar gibi bir danışıklı deliyim.

Orhan Cem Çetin

Aralık 2014

 

Written by Orhan Cem Çetin

05 Ocak 2015 at 01:34

%d blogcu bunu beğendi: