postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Ödülüme Sahip Olabilirsin Ama Kuşkularıma Asla

with 8 comments

Öpücük / The Kiss; Man Ray, 1922 (Rayograph / İzdüşüm Baskı)

Geçenlerde, hepinizin çok iyi bildiği saygın bir dergi benden manipülasyon hakkında bir yazı istedi. Ben de özene bezene aşağıdaki yazıyı kaleme alıp teslim ettim. Ancak birkaç gün sonra, bir cümleyi ceza riski yarattığı için değiştirmem gerektiği bilgisi geldi. Ben de yazıyı geri çektim ve bu sayede sizlerle yaklaşık bir buçuk ay erken paylaşıyorum. Bakalım o cümleyi bulabilecek misiniz. İyi okumalar.

 

Antik Yunan’da fotoğraf olsaydı, bizim çevrelerde mağarası ile tanınan ünlü düşünür Eflatun tüm yarışma jürilerine davet edilir, YUFSAD’a başkan seçilir, panellerde dil dökmekten düşünmeye fırsat bulamazdı, eminim.

Bir yandan da için için dertlenirdi herhalde “Asıl mesele mağara değil,” diye.

Eflatun, fotoğraf ve gerçeklik tartışmalarında mutlaka ortaya atılan malum mağara benzetmesinde duvardaki gölgeleri, hayalleri gerçeğin ta kendisi zanneden bizlerden söz ederken konuyu “idea” ve “ideal” kavramlarına getirme niyetinde olduğu halde, biz fotoğrafçılar bu analojide “gerçek” ve “gerçeklik” meselesine takılıp kalıyoruz. Dışarıda, bizim dışımızda cereyan eden bir gerçeklik var. Bu gerçekliğe sırtımızı dönüp, karşımızdaki duvara, burada belirip kaybolan “algılanabilir”, dolayısıyla fotoğraflanabilir ikinci el gerçekliğe bakıyoruz. Bakmakla da kalmıyoruz ve madem ki fotoğraflanabiliyor, hemen fotoğraflıyoruz.

Ne var ki, fotoğraf ortaya çıktığında sorunlar da başgösteriyor. Elimizdeki fotoğraf bir temsil, evet, ama acaba neyin temsili? Duvarda kımıldanmaya devam eden hayallerin mi? Mağara modeline göre asla görme, bırakın görmeyi, dönüp bakma (hatta dönüp bakmayı akıl etme) şansımız olmayan o asıl, en hakiki öz gerçeğin mi yoksa fotoğrafı çektiğimiz sırada gölgelerin duvardaki o anlık halinden hatırlayabildiklerimizin mi temsili?

Bütün bunlar bir yana, arkamızda duran muzip bir ergen tam fotoğrafı çekeceğimiz sırada ellerini havaya kaldırıp duvarda bir at kafası silüeti oluşturmuşsa, bizim temsil festivallerden diskalifiye edilebilir mi?

Nitekim, gün geçmiyor ki ortalık manipülasyon haberleri ile çalkalanmasın. Belki de bu yazıya vesile olmuş olan son büyük skandal haberi (Şubat – Mart 2015) pek prestijli World Press Photo ödüllerinden geldi. Manipülasyon nedeniyle elenen finalistler mi istersiniz, geri alınan ödüller mi? Açıklamalar, tartışmalar birbirini kovalıyor. Bir kez daha manipülasyonun ne olduğu, ne kadarının, nasılının kırmızı çizgiyi oluşturacağı konuşuluyor, karara bağlanmaya çalışılıyor.

Tıpkı, “Her akşam bir kadeh kırmızı şarap iç. Kan yapar, iyidir, ama bundan fazlası aksine zararlıdır, karaciğeri bozar, beyin hücrelerine hasar verir,” diyen hekimin edasıyla, fotoğraf otoriteleri beyanat veriyor.

Bu noktada aklıma takılan birkaç konu var. Birincisi, söz konusu skandalların nedense hep yarışmalar, ödüller, ünvanlar gündeme geldiğinde açığa çıkması. Oysa aynı fotoğraflar yarışmaksızın dolaşıma girdiklerinde kimsenin sesi çıkmıyor. O zaman şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor: Bu işlerin, bu görüntülerin işlevi iddia edildiği gibi tarih yazmak, tanıklık etmek, geleceğe bilgi, belge bırakmak mı, yoksa yarışmak mı? Aynı hafiyelik, fotoğrafların gündelik kullanımında, servis edildikleri noktalarda neden aynı hassasiyetle devreye girmiyor? Demek ki, bilmeden bir sürü yalana kanıyoruz, sadece bir ödüle talip olmadıkları için.

Madem her kafadan bir ses çıkıyor, ben de koroya katılayım.

Manipülasyon tam olarak ne demek? Bana kalırsa, bir fotoğrafın orasını burasını çekiştirmeye sıra gelmeden önce, manipülasyon bir insanın belli bir şekilde düşünmeye itilmesi demektir. Bunu fotoğraflarla yapmanın da türlü yolları var. Esasen bunların büyük bölümünü zaten bilmeyen yok. Fotoğrafı şuradan değil de buradan çekmek, şimdi değil de az önce ya da sonra çekmek, şu objektifi değil de bu objektifi kullanmak vs. vs.

Hatta bir ağabeyimizin deyimiyle bu “hergelelikler” derslerde öğretiliyor, yapın diye. E, o halde, zaten olan olmuş demek değil mi? Ayrıca, biz bunları yapıyoruz diye fotoğraflara bakanlar hemen o anda bizim beklediğimiz gibi mi düşünmeye başlıyorlar? Biz onları ittik diye, hemen o tarafa doğru mu meylediyorlar?

Ah keşke bu kadar kolay olsaydı. Özellikle sanatçılar için büyük bir müjde olurdu bu. Düşünsenize, (“düşünsenize” dediğime göre sizi şu anda manipüle ediyorum, haberiniz olsun) evet, düşünsenize, fotoğrafta oldum olası bizi üzen müphemlik ortadan kalkıyor. Birkaç dokunuşla, ona bakan herkesin aklından neler geçeceğini kontrol altına alabiliyoruz. Sadece düşüncelerini şekillendirmekle kalmıyoruz, davranışlarının, tutumlarının dizginlerini de elimize alıyoruz. Dedim ya, ah, keşke.

Jurassic Park filmini vizyona girdiği hafta Londra’da bir sinemada izlediğim günü hatırlıyorum. Kendi kendime yemin etmiştim, bundan böyle izleyeceğim hiçbir haber filmine inanmayacağım diye. Ve inanmadım da. Aynısı fotoğraflar için de geçerli uzunca bir süredir. Ne kadar uzun bir süre? Ocak 1839’dan bu yana diyebiliriz.

Manipülasyon olsun mu, olmasın mı, ne kadar olsun, neler yaptığımızda sayılsın, neler sayılmasın? Bu tartışmalar bitmeyecek gibi görünüyor. Zira yanlış temel üzerinde inşa edilmiş, döngüselliğe mahkum tartışmalar. Bana kalırsa, gözardı edilen nokta, fotoğrafın bir temsil olması, üstelik yukarıda karikatürize ederek ifade etmeye çalıştığım gibi neyin temsili olduğunun da esasen pek belirgin olmaması nedeniyle, onun, yani fotoğrafın manipülasyonun ta kendisi oluşudur. Bu önermenin sağlamasını yapmaya çalışacağım:

Eğer manipülasyon insanların belli bir şekilde düşünmeye itilmesi ise, en basitinden (pizza siparişi vermek) en karmaşığına kadar (uzaya insanlığı tarif eden zaman kapsülü göndermek), iletişimin doğrudan doğruya manipülasyon olduğunu, manipülasyon içermek zorunda olduğunu söylemek mümkün. Fotoğraf da bir iletişim aracı olduğuna göre, yine aynı noktaya varıyoruz.

Özetle, kainatı algıladığımız kadarıyla anlayabilir ve anlayabildiğimiz kadarıyla anlatabiliriz. Oysa kainat ne anlayabildiklerimizden ne de anlatabildiklerimizden ibaret değilmiş gibi görünüyor. O halde, kendimizi ifade etme çabalarımız yetersiz, öznel ve kusurlu olmaktan asla kurtulamayacaktır. Ürettiğimiz fotoğraflar da tüm yöntem ve halleri ile buna dahildir.

Orhan Cem Çetin, Mart 2015

Written by Orhan Cem Çetin

10 Nisan 2015 01:09

8 Yanıt

Subscribe to comments with RSS.

  1. “Asıl mesele mağara değil”🙂

    Hatta ben devamını getireyim…

    “Hala anlayamadınız mı?”

    Yazınız eğlenceli, bir o kadar manipüle edici…:) hani demem o ki, manipülasyonun neresinden tuttuğunuza göre kıvrılan bir dil oluşturmaya pek müsait. Manipülasyonu sadece ” bir insanın belli bir şekilde düşünmeye itilmesi demektir” şeklinde yorumlayınca Eflatun’u mazur görebiliriz elbet ve fakat fotoğrafı “tasarlanabilen bir gerçeklik” olarak dayatan mucitlere itiraz etme hakkımız baki kalır.

    Fotoğraf nihayetinde bir “vazgeçiştir”, bütün vazgeçişler içinde de en az mümkün olanıdır. Çerçevelediğiniz gerçekliği ürkekçe yayınlamaktan, kolektif yığınları görkemli görüntülere devşirmeye varan geniş bir spektrumdan bahsediyoruz. Fotoğrafçının bu yelpazede nerede durduğu tamamen öznel bir seçim…dürüst olduğu sürece bana göre pek sorun da yok. Burada asıl mesele sanırım, manipülasyonun insanları belli bir şekilde düşünmeye itmesi değil, gerçekliğin yeniden sunumunda aktarılan dilden duyulan kuşkularımızdır.

    Belgesel film kuramının babası sayılan John Grierson’un dediği gibi;
    “Gerçekçiliğin sorunu, onun gerçeklik üzerine olması ve sonsuza değin “güzel olan” değil, “doğru olan” üzerine eğilmesidir”.

    Yazı için teşekkürler…

    Mehmet OĞUZ

    Mehmet OĞUZ

    15 Nisan 2015 at 22:07

    • Fotoğraflara da algının kapılarından baktığımızdan, bir açmazın içindeyiz. Yorum için çok teşekkürler.

      Orhan Cem Çetin

      24 Nisan 2015 at 10:11

  2. YUFSAD’a başkan olmak???

    aysu

    12 Nisan 2015 at 22:45

  3. “Her akşam bir kadeh kırmızı şarap iç. Kan yapar, iyidir, ama bundan fazlası aksine zararlıdır, karaciğeri bozar, beyin hücrelerine hasar verir,” diyen hekimin edasıyla, fotoğraf otoriteleri beyanat veriyor.

    Sıkıntı burda..

    Hebelek

    11 Nisan 2015 at 02:19

  4. Soru cümlesi Hatta bir ağabeyimizin deyimiyle bu ‘hergelelikler ‘ derslerde öğretiliyor.

    erol büyükyazıcı

    10 Nisan 2015 at 16:51

  5. muhtemelen, “…..pek prestijli World Press Photo ödüllerinden.” cümlesi rahatsız etmiştir.

    maltarkaplan

    10 Nisan 2015 at 09:14


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: