postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for the ‘benim_sanat my_art’ Category

Hâlâ / küçük İskender

leave a comment »

Tarih Vakfı tarafından yayımlanan üç aylık İstanbul dergisinin Ocak 2003 sayısı. Çağrı kimden gelmişti, nasıl eşleştik hatırlayamıyorum ama, Mehmet Altun’un sunumuyla, “25 Fotoğraf, 25 Yorum” dosyasında, benim İstanbul’u en iyi anlatan fotoğrafım olduğu iddiasıyla seçtiğim kare için, küçük İskender bir metin yazmıştı.

Hâlâ
Bu şehirden beni kim götürüyor?! Belirsiz bir hafıza toplamı mı, yoksa ciddiyetini kaybetmiş çocukluğumun özgür kalma arzusu mu?! Oysa kalabalığa karışan ve o kalabalıkla birlikte koskoca bir tarihi yeniden kurgulayan zaaflarım, geriye dönüp bakışlarım, masumiyetimle şekillendirdiğim otoritem, gizli ihanetlerim, terk ettiğim mahalle arkadaşlarım bile var.
Sımsıkı kapatılmış bir kapı İstanbul: Bizans ağacından. Kilidine sokuyorum parmağımı; “Sen, sabahları sokağından geçen izinli askerlerin yazdığı tek bir yar mektubusun. Bırak, mektupları sadece doğal soprano martılar okusun. Topla eşyalarını ve git buralardan. Gittiğin yerlerde buraları özlemeyi, buralarda yalnız kalmanın hayalini öğren. Çelişkilerden bunalmayı, varoşlarda taştan, topraktan yemek yapma mecburiyetini, seni üstün kılan karmaşayı, geceleri kendi kalbine bir aç kurt gibi inmeyi ve tamburun sesindeki ince zarafetin sorumluluğunu öğren,” diyor İstanbul. Elinde iltihaplı bir bıçak; anlaşıldığı üzre bıçak saplanmadan hayat başlamayacak!
Ah, Kız Kulesi’nin dudaklarına Osmanlı kafiyeli şiirler yapıştırıp tüydüğümüz maceralarda unuttuğumuz ölülerin sayım işlemi devam ediyordu. Siyahtık. Ve siyahlığımızın beyaz olduğunu keşfedebilmek için İstanbul’un kavanozuna giriyorduk. Bir ufaklığın yakaladığı küçük örümceği hapsettiği kavanoz misali. Bir kavanoza giriyorduk; dışımızdakiler kapağı sıkıştırıyorlardı.
Bilirsiniz: İstanbul’a bir kuş konmuş. Beşiktaş, yakalamış. Ortaköy, kanatlarını yolmuş. Kadıköy, pişirmiş. Karaköy, yemiş. Beyoğlu, gasptan dönmüş: “Hani bana, hani bana!” demiş. Yo, çılgınca bir gıdıklayışla bitmiyor bu tekerleme. Beyoğlu, kuştan artakalanlarla doyurmuş sokak çocuklarını, sokak ayyaşlarını, sokak delilerini ve sokak sevgililerini. Hikâye bu ya!
En güzel semtteki evinize sığının hemen. Size kötü fıkralar anlatan yağmura rağmen cama dayanıp saati soran kumruya üzgün olduğunuzu ima etseniz de, biliyorsunuz, İstanbul kanat bulsa havalanacak. Siz, rüzgârında titreyeceksiniz. E, hüküm bu: İstanbul, kendi göğsüne jilet atar.
Bu şehirden beni ne götürüyor?! Eskimiş insanların delik deşik ettikleri yanlış mazileri mi, yoksa lisanı bozuk ilişkiler mi?! Hangi şarkının peşine düşsem aşk acısı çeken bir çaresiz, mutsuz bir ihtiyar, babasını sevmeyen bir oğlan çocuğu, gururu yüzünden katil olmuş biri, yalnız bir ressam buluyorum. Oysa İstanbul havadar, güneşli ve egzotik. Oysa İstanbul samimi ve gaddar. Bu şehirden beni melekler götürüyor.
Annemle alışveriş için Balıkpazarı’na çıkmıştık. Serin bir ilkbahardı. Önce turşu aldık biraz. Bana da lakerda. “Ben Papağan’dan yüz elli gram kahve alıp geliyorum, bekle” dedi ve gitti annem. Yıllar geçti üstünden. Çıkagelmedi. Orda, öyle, mor bir leke halinde onu bekliyorum hâlâ.

Ne metin ama… En büyük pişmanlıklarımdan biri, bu güzel eşleşmeyi bahane ederek onunla tanışmamış, tanışmayı ertelemiş olmamdır.


Dergideki 25 eşleşme:

Fotoğrafın daha iyi bir versiyonu:

Written by Orhan Cem Çetin

24 Mart 2020 at 19:45

Ne yutarsan osun // You are what you swallow

leave a comment »

 

Ne yutarsan osun

Orhan Cem Çetin

Üzerine fotoğraf baskısı yapılmış 8 kitap sayfası / foto enstalasyon. Her biri 280x195mm (2020)

Sergilenen sayfalar, 1970’lerde Tercüman gazetesi tarafından Ramazan ayında promosyon olarak dağıtılan bir yemek kitabından alınmıştır.

Sayfalara basılan fotoğraflar ise Çanakkale’ye bağlı Gökçeada’da (orijinal adı İmbros) 2019 yaz aylarında çekilmiştir. Fotoğraflarda görülen metruk mekanlar, adanın Rum halkından vefat eden ya da Yunanistan’a göç edenlere aittir. Cumhuriyet döneminde önemli ölçüde azalan Anadolu Rum nüfusunun mirası, özellikle Ege Bölgesi’nde, İzmir’de ve İstanbul’da yemek kültüründe yaşamaktadır.

Seri, 29 Ocak – 14 Mart 2020 tarihleri arasında Hinterland Galerie / Viyana’da, küratörlüğünü Ezgi Bakçay ve Barış Seyitvan’ın yaptığı The Heirs başlıklı sergi için üretilmiştir.


 

You are what you swallow

Orhan Cem Çetin

Photo-installation of 8 book pages with digital prints on them. 280×195 mm each (2020)

The displayed pages belong to a recipe book, published as a promotional gift by the right-wing Tercüman newspaper in 1970’s.

Photographs overprinted on the pages are from Gökçeada (originally Imbros until 1970), a previously Greek island located at Northern Aegean Sea, currently part of Çanakkale province of Turkey. The abandoned quarters depicted in the photographs used to belong to members of the Greek population of the island, who either died of old age or left their villages to settle in Greece.
The legacy of the Anatolian Greek population reduced drastically during the Turkish Republic era is still present in most of Turkish cuisine in western Turkey, especially in İzmir and İstanbul.

The work was produced for the exhibition  The Heirs hosted by Hinterland Galerie and co-curated by Ezgi Bakçay ve Barış Seyitvan between 29 January – 14 March 2020.


Dışarıda Salgın Vardı

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

17 Mart 2020 at 18:20

Derin Kadar İnce

leave a comment »

Orhan Cem Çetin, sanatı yakından bakmanın türlü yolundan biri, fotoğrafı ise anlamın etrafında örülen bir eksiltme, indirgeme sanatı olarak tarif ediyor. Evrenin, hayatın, varoluşun içinde bir sahne düşünün. Çıplak gözle göremeyeceğiniz bir teferruat, hayal edemeyeceğiniz kadar çeşitli ve şenlikli, yasını tutamayacağınız kadar gerçek ve kırılgan, diğer yandan hayatın ana fikrine dair sıkıştırılmış bir “gerçekliğin” temsilinden sizi azat edecek kadar berrak bir görüntü… Görme eyleminin özgürlüğe kaçtığı ve varoluşun doğasına yakalandığı bir anı değil ağır aksak bir ritmle imgenin içine gömüldüğümüz ve zihnimiz imgeden kurtulsa da sorularını cebimizde gezdirdiğimiz bir temaşa.

Alternatif yöntemlerine yenilerini eklediği çalışmaların anlam katmanlarını çoğaltıp çeşitlendirerek üreten Orhan Cem Çetin, fotoğrafa kerameti kendinden menkul bir değer biçmek yerine, seyircisini önce fotoğrafın anlam evrenindeki inceliklerine yaklaştırıp sonra derinlere sürüklüyor. Seyircinin vurgun yememek için yüzeye çıkmanın heyecanına kapılmadan, telaşeye düşmeden sakin kalması gerekiyor. Derin kadar inceliğin ritmini yakalamak maharet istiyor.

Kurgulanmış sahnelerin dışında hangi sahneler ve anlamlar, ne kadar söz ve göz dışarıda bırakılmıştır. Bir önemi yok. Sanatçının anlatmayı arzuladıklarına eşlik etmek kafi geliyor. Başka bir öznellikten çıkıp gelen, kendimiz için hayatın nüvesine dair ipucu yakalama ihtimali meraka dönüşüyor.

Fotoğrafın içine sızan kılcal damarlar, akışlar, şeylerin farklı halleri, canlı olan ile canından olanların bütünleşmiş dünyası, ölü doğanın içinde canlı kalan şeylerin alemine davet çıkarıyor.

İçinde yer bulduğumuz zamanı, duygular mirasını, hafızanın çölleştiği ve parladığı yekunu presleyip bir kadraja sığdırabilsek neler düşünürdük? Sanatçı, böyle bir imgeyi üretmenin imkansızlığı, derin kadar ince sahneler kurgulayabilmenin heyecanıyla üretiyor.  Preslenerek düzleştirilmiş organik yapıların görüntüleri ve boyanmış kağıt negatif tabanlı baskılar malzeme ve üretim sürecine dair bildiğimiz yöntemlerin sınırlarını esnetiyor.

Ölçekler küçülüyor, anlamlar derinleşiyor, renkler patlıyor ve ayrıntılar keskinleşiyor. Orhan Cem Çetin, seyirciyi estetiğin büyülü tuzağına kaptırmadan, bu sefer boyalı kuşu boyalı ağacına İzmir’de kondurarak serüvenine devam ediyor.

Eda Yiğit

 

 

 

 

Elçi

leave a comment »

 

Elçi / Orhan Cem Çetin / 2019

Tahir Elçi Anma Haftası / 2019 kapsamında düzenlenen Barış ve Özgürlük temalı fotoğraf sergisi için üretip teslim ettiğim çalışmam. Sergi dün (29 Kasım 2019) Diyarbakır’da, Hasan Paşa Hanı’nda açılacaktı.

 

Daha geniş bilgi ve diğer katılımcılar için tıklayın, sonra buraya geri dönün lütfen:

Ancak;


Tahir Elçi’yi öldürülmesinin 4’üncü yılı dolayısıyla Hasan Paşa Hanı’nda düzenlemek istenen Fotoğraf Sergisi’ne, ‘Müşteri yoğunluğu’ gerekçesiyle izin çıkmadı.

Diyarbakır Barosu ve Tahir Elçi Vakfı’nın, Tahir Elçi’yi öldürülmesinin 4’üncü yılı dolayısıyla Sur ilçesinde bulunan tarihi Hasan Paşa Hanı’nda düzenlemek istediği Barış ve Özgürlük Fotoğraf Sergisi’ne izin verilmedi. Diyarbakır Barosu ve Tahir Elçi Vakfı’nın Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü Diyarbakır Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne yaptığı başvuru, “Müşteri yoğunluğu” gerekçesiyle reddedildi. 

MÜŞTERİ YOĞUNLUĞU!

MA’da yer alan habere göre Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün, başvuruya verdiği olumsuz yanıt şöyle: “Baronuz tarafından düzenlenecek olan etkinlik kapsamında ilgi yazıyla istemiş olduğunuz Hasan Paşa Hanı; muhtelif şahısların icarında bulunması ve alış veriş amacıyla gelen müşterilerin yoğunluğu sebebiyle, ayrıca kiracılarla yapılan görüşme neticesinde 28-30 Kasım aralığının uzun olacağı ve işlerin sekteye uğrayacağı görüşü de dikkate alınarak mezkur yerine sergi alanı olarak kullanılması Bölge Müdürlüğümüzce uygun görülmemiştir.” (Kaynak: ArtıGerçek)


Sergi şu anda, bir süre için, Diyarbakır Barosu önünde, sokakta izlenebiliyor. Kendi payımı buradan da sizlere sunuyorum. Belki diğer fotoğrafçılar da bunu yaparlar ve bir serginin engellenmesinin mümkün olmadığını hep birlikte sergilemiş oluruz.

30 Kasım 2019

 

Written by Orhan Cem Çetin

30 Kasım 2019 at 00:57

Boyalı Kuş // The Painted Bird

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

29 Kasım 2019 at 12:46

Bedenime sahip olabilirsin ama…

leave a comment »

ruhuma asla.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Farklı bedenlerden atılan ya da geriye kalanların hem deneyim izlerini hem de genetik hafızayı taşıyor olması ve bu hafızayı dönüştürerek sürdürme biçimleri üzerine bir deneme.

Herhangi bir canlı bedeni, sadece kendi yaşam öyküsünü değil, kendisinden önce yaşamış sayısız ve türlü atalarının da hayatta kalma savaşlarının, akıl almaz travmaları atlatabilmiş olmalarının kodlarını taşır, bu uzun zincire bir halka daha ekleyip göçüp gider.

Bir insanın, döllenme anından itibaren geçirdiği değişimi inceleyecek olursanız, tüm evrimsel sürecini aylar içinde izlemiş olursunuz: Önce bir tek hücreli varlık, daha sonra bir koloni, bir su canlısı, omurgalı bir amfibik, akciğerli basit bir memeli ve sonra insan.

Bu yapıyı hem koruma, hem de değiştirme çabamızı ameliyat izlerimiz ve kullanmak durumunda kaldığımız protezler ortaya koyuyor. Mezarlarda platin vidalar, diş protezleri, silikon implantlar, metal eklemler, yapay göz mercekleri birikmekte. Sadece kendi bedenlerimizi dönüştürmekle kalmıyoruz. Hayvan ölülerine de saygımız yok; süslerden giysilere, çalgılara ve alet edevata kadar farklı işlevler için beden dokularını, uzuvları, kürk ve kabukları alıyor, ölümden sonra yeni hayatlar başlatıp onları kendi hatıralarımıza aracı ediyoruz.

AltZine Bahar 2019 için üretilmiş olan bu seride, ancak bir süre için koruyabildiği dişlerle birlikte sökülmüş bir dental protez, bir mürekkep balığı kemiği oyularak yakın dosta hediye edilmiş balık rölyefi, el altından satın alınmış hakiki kablumbağa kabuğundan mamul bir tambur mızrabı, muhtemelen besi hayvanlarına ait kemiklerden sap yapılmış, ne işe yaradığı bilinmeyen ama manikür aletlerine benzeyen gereçler ve bu satırları yazan fotoğrafçının geçirdiği, yukarıda bahsedilen ameliyatlardan birinin öncesinde bileğine takılan, barkodlu plastik künye görülmektedir.

Nitekim plastik de organik kökenli bir maddedir ve organik demek, “eskiden başka bir canlının bedenine aitti” demektir.


Orhan Cem Çetin / Mart 2019  

Written by Orhan Cem Çetin

21 Kasım 2019 at 23:55

%d blogcu bunu beğendi: