postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for the ‘eğitim tutoring’ Category

İyi Bir Teoriden Daha Pratik Hiçbir Şey Yoktur*

leave a comment »

Muhtemelen bildiğiniz gibi, Orta Format, çağdaş fotoğrafa dair röportajların, yazıların ve projelerin paylaşıldığı bir e-dergi. Yeni yılın ilk günlerinde 30’uncu güncellemeyi şöyle duyurdular:

Güncelleme #30: Fotoğraf İçinden, Fotoğraf Dışından yayında! Bir kilometre taşı gibi görülebilecek 30. Güncelleme’de farklı iki noktayı bir araya getirdik. Üretim pratiğinde fotoğraf kullanan sanatçılardan fotoğraf dışında beslendikleri bir alan hakkında, fotoğraf dışı konularla çalışan insanlardan ise fotoğraf hakkında içerik oluşturmasını rica ettik. Bunu yaparken temel motivasyonumuz fotoğrafı salt iki boyutlu bir sonuç olarak görmemek, onu oluşturan insanların nelerden beslendiğine odaklanmaktı. Fotoğrafa dışarıdan neler eklendiğini, yahut fotoğrafın içinde başka neler kaynadığını merak ettik. ⠀

Bu güncellemede yer alan ve yirmili yaşlarımda profesyonel fotoğrafçılığa bambaşka bir alandan geçişimi anlattığım yazımı, özellikle Boğaziçi Üniversitesi’nde uzatmalı öğrenci olduğum yıllardan söz ettiğim için rektör krizinin giderek tırmandığı şu günlerde kendi mecramdan da paylaşmak istedim. #AşağıBakmayacağız

Okuluma, hocalarıma ve dönem arkadaşlarıma minnettarım. İyi okumalar.


İçine doğduğum ailede zekâ konusu sürekli gündemdeydi. Özellikle babam ve onun babasının ortalamanın çok üzerinde olduğu söylenen zekâları hakkında öyküler anlatılırdı hep. Benzer şekilde annemle babamın henüz lisedeyken okulun en iyi iki öğrencisi oldukları, rekabetten aşk doğduğu da anlatılırdı. Benden ve ağabeyimden de her zaman yüksek zekâ, düzgün mantık yürütme ve muhakeme becerisi beklendi.

Gelgelelim, ben ilkokulda birinci sınıfı atlayıp 2. seneden başlayarak iyi bir çıkış yapmakla beraber devamında hep vasat bir öğrenci oldum. 1977 yılında, üniversite sınavında kendim dahil herkesi şaşırtarak en yüksek puanı alan 100 aday arasına girdim ama devamında vasatın da altına düşerek bir buçuk yıl gibi kısa bir sürede -babamın benim yerime yazdığı tercihlerde ilk sırada olan- Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nden atılacak duruma geldim. Can havliyle tüm bölümlere yatay geçiş için başvurduğumda kendimi İdari Bilimler Fakültesi, Sosyal Bilimler Bölümü’nde, silbaştan birinci sınıf derslerini alırken buldum.

Psikoloji 101 dersi özellikle ilgimi çekmişti, büyük ölçüde gelen hoca nedeniyle: Henüz çok genç yaşlarındaki Gündüz Vassaf. Kesinlikle doğru adreste olduğuma karar verdim ve Psikoloji Programı’nda devam ettim. O dönem ciddi denebilecek psikolojik sorunlarım da vardı, itiraf etmeliyim. Tüm dersler fazlasıyla ilgimi çekti. Notlarım roket hızıyla yükseldi ve bölümün en gözde öğrencilerinden biri hâline geldim. BÜFOK’ta (BÜ Fotoğrafçılık Kulübü) fotoğrafçılıkla uğraşmaya ve karanlık oda dersleri vermeye devam ediyordum. Oldukça asosyaldim. Bir yandan da klasik gitar dersleri alıyordum ve çeviriyle ilgileniyordum. 

Özellikle üçüncü sınıf dersleri, kişilik, öğrenme, gelişim psikolojisi ilgimi çok çekiyordu. Öğrenme dediğimiz sürecin bir koşullanmalar zincirinden ibaret olduğunu, kişiliğin de bundan bağımsız olmadığını, bir kişilik geliştirirken aslında yine karmaşık koşullanma zincirleri yoluyla kim olduğumuzu öğrendiğimizi kavradım. Bu dönemde Çiğdem Kağıtçıbaşı, Reşit Canbeyli, Güler Okman Fişek gibi müthiş hocalarım oldu. Hepsinden çok etkilendim. 2010 yılında sergilenen Komşuluk başlıklı serimin esin kaynağı, Reşit Canbeyli’den aldığımız Deneysel Psikoloji dersinde labirent deneylerinde kullandığımız farelerdir. 

Gündüz Vassaf Hoca’dan başka dersler de alıyorduk. Psikoloji alanındaki suistimaller üzerinde çok duruyordu. Zekâ testlerinin ayrımcılık için bahane olarak kullanıldığını, bilgi ölçen soruların zekâ ölçüyormuş gibi kabul edildiğini, akıl hastalığı denen zihin durumunun aslında toplumsal normlarla ilgili olabileceğini, psikiyatrik tedavi süreçlerinde temel hak ihlali sayılabilecek hatalar yapıldığını görmemizi sağladı. Ben giderek akıl hastalığı diye bir şey olmadığına, bazı bireylerin paylaşılan gerçeklikle başa çıkabilmek için kendi gerçekliğini üreterek onun içinde yaşamayı seçtiğine karar verdim. Talep etmeyen birisine tedavi uygulanamazdı. Peki, paylaşılan gerçeklikle daha kolay başa çıkmanın, toplumun travmalara karşı daha dayanıklı bireylerden oluşmasının yolu neydi? Yanıt çok basit: Çocuklarla çalışmak, onlarda “mental hijyen” geliştirmek, toplumsal bilinçlerini ve zekâlarını artıracak bir ortam sağlamak. 

Gelişim psikolojisi bu yüzden daha da çok ilgimi çekti. Zekâ gelişiminin evreleri, öğrenme ve akıl yürütme kapasitesinin artırılması, dil becerisi gibi konulara daha da fazla eğildim. Okulda “çalışan öğrenci” programı vardı. Başvurdum ve Eğitim Bölümü’nde çalışmaya başladım. Eğitim sertifikası derslerinin de tamamına yakınını aldım. Burada iki isim daha anmam gerekiyor: Güzver Yıldıran ve Gülçin Alpöge. Her ikisinden de eğitim modelleri ve zekâ gelişimi hakkında çok şey öğrendim. Güzver Yıldıran, ABD’deyken efsanevi eğitim psikoloğu Benjamin Bloom’un öğrencisi olmuştu. Güzver Hanım’ın, Bloom’un geliştirdiği, çok farklı bir eğitim modeli olan ve bir sınıftaki tüm öğrencilerin aynı öğrenme hedefine ulaşmasının sağlandığı “Tam Öğrenme” (Mastery Learning) üzerine yazdığı doktora tezini Türkçeye çevirdim. Gülçin Hanım’la da okulun yuvasında çalışmalar yapmaya başladık. Müzik öğretmeni kadrosunda, üniversite personelinin çocuklarının devam ettiği yuvada çalışmaya başladım. Çok mutluydum. Teori ve pratik buluşmuştu. Hayatta yapmak istediğim işin bu olduğuna karar verdim ve bu yönde bazı adımlar da attım.

Gelgelelim, o yıllarda geçerli olan ancak kimsenin bana bahsetmediği bir yasa, erkeklerin yuva öğretmeni olmasına olanak vermiyormuş meğer. Çok büyük bir düş kırıklığı yaşamıştım. Böylece bu hayalim suya düştü ama yuvada müzik öğretmeni kisvesi altında çalışmaya devam ettim bir süre daha. Yine o yıllarda bir dönem bakkallarda satılan ucuz aşk romanları (Beyaz Dizi – Gelişim Yayınları) çevirdim ve bir süre de ünlü San Reklam grafik ajansında Mengü Ertel’in kişisel asistanlığını ve o sıralar adı konmamış olmakla birlikte ajansın “trafiker”liğini yaptım. İlk işim, 10. İstanbul Festivali kataloğunun koordinasyonuydu. Her şeyin elle ve bugüne kıyasla çok ama çok yavaş yapıldığı, öğrendiklerimin fazlalığının başımı döndürdüğü bir süreçti.

Fantomas serisinden; 2007

Derken mezun oldum. Biraz daha buralarda durayım, belki şartlar değişir diyerek Sosyal Psikoloji Yüksek Lisans Programı’na başvurdum. Ayhan LeCompte ve Hamit Fişek’ten aldığım dersler sırasında SPSS bilgisayar programlama dilini öğrendim; araştırma yöntemleri, istatistiksel analiz ilgimi çekmeye başladı. O sıralarda Boğaziçi Üniversitesi’nde hazırlanmaya başlayan, uluslararası geçerliliği olacak bir İngilizce sınavı için kadro açılmış. Ayhan Hoca bir gün beni çağırdı ve “Bak seni arıyorlar,” dedi. Hemen başvurmamı sağladı ve ben bu defa İngilizce sınavının pilot çalışmalarında soru analizi yapmaya başladım. Dil öğrenme ve dil ölçümü konusu da repertuarıma girmiş oldu. Hatta İngiltere’de Redding Üniversitesi’nde bu alanda burslu olarak bir uzmanlık eğitimine katılmam ve dönüşte BÜ YADYOK (Yabancı Diller Yüksek Okulu) kadrosunda devam etmem söz konusuydu. 

Ne var ki, ayrıntısına girmeyeceğim bazı olumsuz gelişmeler sonucunda yüksek lisansım tez aşamasında tökezledi. Acilen hayatımı kazanmam gerekti ve her şeyi yüzüstü bırakarak kendimi hazır zannettiğim fotoğrafçılık alanına çark ettim. Yıl 1985.

Bundan sonrası, belki merak ederseniz başka bir yazının konusu olur. Ancak o yıllarda kazandığım birikim hâlâ benimle birlikte. Evet o tarihlerden bu yana profesyonel fotoğrafçılık yaptım ama çocuk yayıncılığı (editörlük, redaktörlük ve çevirmenlik) alanında da çalışmayı sürdürdüm. Dilin düşüncenin yapıtaşı olduğuna inanıyorum. Birden fazla dilde ustalaşmak, deyim yerindeyse “dilbaz” olmak, düşünceyi de kıvraklaştırıyor. Çoğu alanda analitik ya da aksine sarsak, esnek düşünebilmek öncelikle dille oluyor. Mizah da bunun yollarından biri. Yakınlarım şakacı olduğumu bilir. Bu aslında bir zihin oyunu. Bir çeşit yaratıcılık temrini. Yaratıcılık öğrenilebilen bir süreç. Aslında herkes yaratıcı olma potansiyeline sahip ama kendisini engelliyor. Çizilmiş yollardan yürümeye koşullanmış olmamız gibi bir şey bu. Rüya görebilen biri, aynı yaratıcılığı uykudan uyanınca neden sergileyemiyor? Belli ki onu engelleyen süreçler var. Bunları kırabilmenin yollarını arıyorum. Çocuk aklını çok seviyorum. Tertemiz, bilgece yorumlarla geliyorlar zamanla kanıksadığımız durumlara. 

Sanat işlerimde de bu oyuncu hâlimi sürdürmeyi seviyorum. Serilerimin içine akıl oyunları saklamaya çalışıyorum. Farklı düzlemler arasında çapraz ilişkiler kurmak hoşuma gidiyor. Bir alanda fark ettiğim bir örüntüyü başka bir alana transfer etmek de sevdiğim bir oyun. Hayatın kendisi büyük bir oyun. Dünyayı algı aygıtlarımızın bize sağladığı verilerin ve dilin tanım sınırları içinde, zihnimizde inşa ediyoruz. Başka bir deyişle, gerçeklik bizim kendimiz için var ettiğimiz bir evren. O hâlde onu eğip bükmek, dönüştürmek, farklılaştırmak da bizim elimizde. Oyundan kastettiğim bu. Oyunu tek başımıza oynar, kurallarını kimseyle paylaşmazsak buna delilik deniliyor. Kuralları tarif eder, başkalarını da oyuna dahil olmaya ikna edersek, bu defa adı sanat, ürettiğimiz yapıtlar da oyunun dekoru, sahnesi, müziği, replikleri ve kuklaları oluyor. 

*Yazının başlığı, Ayhan LeCompte hocamdan alıntıdır. Zamanının büyük bölümünü masa başında, istatistiksel analiz yaparak geçiren bir sosyal psikolog olmasını yadırgayanlara bu cevabı verirdi.


Aralık 2020

Konsept Geliştirme Kılavuzu

with one comment

çift sarılıHerhangi bir proje ilk elde sadece bir fikir olarak ortaya çıkar. Bu fikir daha sonra bir eylem planına, sonra da eğer olabiliyorsa, gerçek bir ürüne dönüşür. Bu süreç boyunca kendinizi organize edebilmeniz ve ilgili kişileri süregiden projenizin aşamaları hakkında önceden ve sağlıklı bir biçimde bilgilendirebilmeniz bakımından, bir proje dosyası oluşturmanızın büyük yararları olacaktır.

Hatta, daha da ileri giderek, böyle bir dosyanın kesinlikle gerekli olduğu söylenebilir.

Diyelim ki, başka birisinin projesi hakkında yazılanları okuyorsunuz. Muhtemelen aşağıdakileri bilmek isterdiniz:

Başlık / Alt Başlık

Tıpkı bir kitaba ya da bir sergiye (ki hedefiniz bunlar olabilir) hatta bir buluşa özgün bir isim verildiği gibi, projenizi de benzersiz ve tercihen yapılan işin mahiyeti hakkında fikir veren bir başlık ile anmanız birçok bakımdan kolaylık sağlayacaktır. Başlığı genellikle daha tanımlayıcı bir alt başlık izler. Böylece projenizden söz edilmesi, projenize atıflarda bulunulması herkes için çok daha kolay ve sağlıklı olacaktır.

Önerme

Önerme, esasen projenizin ruhu, çıkış ve belki de varış noktası, varlık nedenidir. Hiçkimsenin değersiz, derinliksiz, kısacası ıvırzıvır bir konuya eğilmeyeceğini, eğildiği takdirde ise diğer insanların dönüp bakmayacağını varsaymak yanlış olmayacaktır. Bu nedenle, herhangi bir projenin altında nispeten önemli bir meselenin yattığını, projenin bu meseleyi gündeme getirdiğini, tercihen çözümler de önerdiğini düşünmek isteriz. Düzgün bir önermesi bulunmayan bir projenin çökmesi ne yazık ki kaçınılmazdır. Projenizin sıhhati açısından, izleyicilerinize bir söz söylediğinizden emin olmalısınız. Bu söz ille de somut bir saptama olmayabilir. Sezgisel ya da soyut bir söz de söylüyor olabilirsiniz.

En temelde bir soru ya da sorun olan önerme uygun biçimde ortaya konduktan sonra, insanlar bu kez de sizin nasıl bir çözüm önerdiğinizi ve/veya kimi zaman da bu sorunun gerçekten var olduğunu nasıl savunduğunuzu bilmek isteyeceklerdir.

Proje Tanımı

Bu aşama, projenin kendisinin ayrıntılı olarak tanımlanmasıdır. Yani, gerçekten, fiziki olarak, kim, neyi, ne zaman ve nasıl yapıyor? Ortaya ne çıkıyor? Bu aşamadaki en kritik nokta, tanımlanan sürecin, yapılacağı söylenen işlerin ve hedeflenen son ürünün bir önceki aşamada ortaya konan önerme ile bütünüyle ilişkili ve tutarlı olmasıdır. Bu noktada kendi kendinize bir beyin fırtınası yaparak projenizle ve iç tutarlılığı ile ilgili akla gelebilecek –saçma bile olsa– her türlü soruyu sormanız ve bu sorulara karşı sağlam argümanlarla yanıt verebilip veremediğinizi görmeniz yararlı olacaktır.

“Aptal sorulara” karşı hazırlıklı olmanız özellikle önemlidir, zira bu sorular eninde sonunda sorulacaktır. Esasen, aptal soru yoktur, “aptal yanıt” vardır. Yani asıl risk, aptal gibi görünen soruya yanıt verirken oluşur.

Hedeflenen İzleyici ve Dil

Hiçbir proje, tüm dünya nüfusuna üstelik tüm zamanlarda erişemez. Projenizle kimlere, ne zaman, nerede hitap ettiğinize dair en başta bir fikriniz olmalıdır. Zira, bu konuda vereceğiniz karar, projenizin dilini belirleyecektir. Bu anlamda, “projenin dili” dendiğinde, doğrudan doğruya sözcük seçiminiz, kullandığınız cümlelerin yalın ya da karmaşık olması gibi “sözel” kavramlar kastedildiği gibi, başvurduğunuz görsel kodlar, çalışmanızı sunuş biçiminiz, hatta sunmak için kullanacağınız mecra vb. bile kurduğunuz dili oluşturan unsurlar olarak dikkate alınmalıdır.

Dikkat! Bu alanlarda kullanacağınız tercihler, son ürünün izleyici tarafından sizin beklediğiniz ya da en azından umduğunuz biçimde algılanıp algılanmayacağını belirleyecektir.

Referanslar

Gündelik yaşamda yaptığımız herşey, ama herşey, çok basit bir eylem bile, insan kültürünün akılalmaz boyutlardaki birikiminin üzerinde yerini bulur. Bu yüzden, yürütmekte olduğunuz bir projenin de daha önce başka birisinin ya da birilerinin düşündüğü, yaptığı ya da önerdiği bir çalışma ile ilişkili olması kaçınılmazdır. Başkalarının çalışmalarından esinlenmiş olmanız da son derece normaldir, yeter ki bir başkasının düşünce ürününü –bilerek ya da bilmeyerek- birebir kopyalamış olmayın. Projenizin erken aşamalarında ilgili literatürü taramanız, bilginizi ve esin kaynaklarınızı zenginleştirmeniz bu nedenle önemlidir. Böylelikle, projenizde gerekli düzeltmeleri yapabilir, yeni unsurlar ekleyebilir ya da bazı kararlarınızda çok geç olmadan geri adım atma şansını bulabilirsiniz.

Kimi zaman da sizin gerçekleştirmek üzere yola çıktığınız işleri bir başkasının çoktan gerçekleştirmiş olduğu ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda mutsuz olmak yerine, kendinizi bu gerçeği herkesten önce fark ettiğiniz için şanslı addetmelisiniz. Zira aksi takdirde, tüm kaynaklarınızı tüketip sonunda işe yaramaz, üstelik kötü görünen ve sizi ya cahil ya da hırsız olmak arasında tercih yapmaya zorlayan bir açmazın içinde bulursunuz.

Takvim ve Zaman Planlaması

Zaman, bir projenin en önemli, en kritik, en yeri doldurulamaz kaynağıdır. Projenizin üretim sürecinin zamana nasıl yayılacağını hem sizin hem de diğer tüm ilgili kişilerin bilmesi gerekir. Projenizin tüm aşamalarını içeren gerçekçi ve ayrıntılı bir zaman çizelgesi oluşturmanız, bu çizelgeye sadık kalmanız, böylelikle hem kendinize hem de başkalarına güvenilirliğinizi kanıtlamanız önemlidir.

Maliyet

Bu da, olabildiğince erken aşamalarda öngörülmesi ve planlanması gereken bir konudur. Zira, maliyetlerin yeterince erken ve ayrıntılı bir biçimde ele alınmamasının, kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi, proje üzerinde ölümcül etkileri olabilir. Süreç içinde tüm maliyetler aynı anda gündeme gelmeyeceğinden, bir masraf takvimi oluşturulması da mümkündür ve yararlıdır. Masraf takvimi, eylem planı ile karşılaştırılmalı, projenin fizibilitesi bu yolla gözden geçirilmelidir.

Maliyet analizi, özellikle projenize sponsor(lar) arıyorsanız, kritik önem taşır. Cüzdanınıza ne kadar para doldurmayı başarabileceğinize bağlı olarak devreye sokacağınız, bir uçta “tutumlu” diğer uçta ise “savurgan” senaryolar olmak üzere, alternatif prodüksiyon çözümleri oluşturmanın da yararını görebilirsiniz.

Geleceğe Yatırım

Bir Çin atasözü şöyle der: “Hayat, dağa tırmanmaya benzer. En tepeye ulaştığınızda, tırmanacak başka dağlar olduğunu görürsünüz.” Bu söz, proje geliştirme için de geçerlidir. Bir çalışmayı tamamlayıp, sunup, paketleyip rafa kaldırdığınızda, muhtemelen kendi yaptıklarınızdan esinlenerek, mevcut projenizin uzantısı olan yeni işler hayal edebilirsiniz. Bu hayaller zamanla bir sonraki çalışmanıza dönüşebilir. Böylelikle, tüm kariyeriniz boyunca ürettiğiniz birbiriyle ilişkili projeler zincirinin her bir halkası kendi başına bir proje iken, zincirin bütünü de uyumlu bir koro haline gelecektir.

Sonsöz

Günümüz sanatı çoğu kez insanları rahatsız etmeyi hedeflemektedir. Yolunda gitmeyen birçok iş varken, adaletsizlik ve zulüm dünyayı sarmışken, bunları hatırlatarak insanları tedirgin etmek, huzurlarını kaçırmak, bu yolla tutumlarını değiştirmek, üretilen birçok projenin temel amacını oluşturur. Ne var ki, bunu yaparken küstahlaşmak, ayrımcı davranmak, hiçbir amaca hizmet etmeden, sadece rahatsız edici olmak işten bile değildir. Hedefiniz ve motivasyonunuz ne olursa olsun, unutmayınız ki, hiçbir sanat projesi, konuyla ilgisi olmayan masum insanların huzurundan daha önemli değildir.

Written by Orhan Cem Çetin

16 Kasım 2010 at 02:27

TimeOut İstanbul Kasım sayısında…

with one comment

Written by Orhan Cem Çetin

04 Kasım 2010 at 12:17

eğitim tutoring, haberler news, hakkımda about_me kategorisinde yayınlandı

%d blogcu bunu beğendi: