postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for the ‘haberler news’ Category

Gevende // Kırınardı // Kapak Çalışması

with 2 comments

redo_gevende_redbubbles_orig_aspect_2

Pek az işi bu kadar büyük bir tatminle yaptım.

Yaz bitmişti. Okan aradı. “Yeni albüm geliyor, seninle çalışmak istiyoruz, buluşalım mı?” dedi. Sıkıntılı günlerimdi. Bundan daha güzel bir haber gerçekçi olmazdı ve doğrusu aksi de beni üzerdi. Sahiden üzerdi. Kasım ayında Beşiktaş’ta bir kafede buluştuk. Ahmet ve o gün tanıştığım Ulaş da vardı. Bana nelerden esinlendiklerini anlattılar. O sırada kesin olmamakla birlikte albümün adını söylediler. Dinletebilecekleri bitmiş kayıt da pek yoktu henüz. Ben de kendi fotoğrafçılığımda son zamanlarda nelerin ilgimi çektiğinden, neleri merak etmeye değer bulduğumdan söz ettim.

“Kırınardı”

Bu sözcüğü aklımda evirip çevirerek, o gece Ulaş’ın yolladığı SoundCloud bağlantısından son halini almamış birkaç işi defalarca dinledim.

İki hafta kadar sonra ilk fotoğrafları gösterdim. Biraz üzerinde konuştuktan sonra ikinci seti yaptım ve şu anda albümün duyurusu ile birlikte görünür olan yukarıdaki kare bu setin içinden seçildi.

Aşağıda, Kırınardı için yukarıda anlattığım süreçte, 2016’nın son aylarında yaptığım yüzlerce fotoğraftan son tura kalanları görebilirsiniz. Baştaki yeşil yaprak dokusu olanlar ilk settendir.

Gevende’ye minnettarım. Tüm sürece tarifi imkânsız güzellikte bir tat katan Ulaş’a ve albümün grafik tasarımını yapan, fotoğraflarımı boşlukta sallanmaktan kurtaran Elif’e özellikle teşekkür ediyorum.

Bu bir ticari çalışma değildi. Bir sanatçı dayanışmasıydı. Kendimizi birbirimize teslim edebilmemiz sayesinde gerçek oldu. Gevende’nin müziği bana bunları yaptırttı.

 

Sınır Tanımayan Bitkiler // Plants Without Borders

leave a comment »

PrintPrintPrintPrintPrintPrint

Black Sea. Kaleidoscope.

Works by Florian Bachmeier (Germany), Artur Bondar (Ukraine), Orhan Cem Çetin (Turkey) and Ramin Mazur (Moldova).

11-20 November 2016 // Kösk  // Munich

Plants Without Borders

Life always prefers being near water supplies. Coastal regions around the world have therefore historically been home to civilizations and they have in turn pushed each other away to have superior access to this valuable resource, hence moving, disseminating, shifting boundaries. However, despite the resulting inevitable human mobility and forced dislocations, shifting boundaries have also mixed cultures at a profound scale.

The photo series “Plants Without Borders” by Orhan Cem Çetin, through images of commonly cultivated plants with captions in Turkish, Bulgarian, Romanian, Russian and Georgian (next to Latin), attempts to reveal the fact that despite apparent segregation in terms of national identities and culture, the peoples around The Black Sea (and the rest of the world) share habits and interests for vital ingredients that involve the survival of the human species.

We are a big family artificially compartmented and no other life form on the planet really care about the imaginary borders that us humans have drawn on land, as long as it finds a patch of soil to root into.

Akıl Dışı // Oblivion

leave a comment »

Kainatta bilinen en karmaşık yapı olan insan beyni, ne yazık ki kendisini, nasıl çalıştığını, neleri becerebildiğini tam olarak anlamaktan aciz. Bilinçli süreçler kadar kontrolumuz dışında çalışan bilinçdışı ve otonom süreçler de kimliğimizi, davranışlarımızı, eylemlerimizi belirliyor. Rüyalar, sezgiler ve hızlı kararlar ya da serbest bırakılmış zihin halleri, Dadaist otomatik yazma deneylerinde olduğu gibi kimi zaman bizi beklenmedik ve çok daha güçlü yaratıcılık düzeylerine taşıyor. Pasif hipnozun aksine, tıpkı psikoanalitik süreçteki gibi sanatçının kendi zihninde “surf” yaparken hem araştıran hem araştırılan olduğu bu hal, BAU Genç Sanatçılar II Sergisi’nin temasını oluşturuyor.

Bilinçsiz olduğu kabul edilen, tümüyle güdüleri tarafından bir otomat gibi yönetilen hayvanlara bakalım. Diyelim ki bir ipek böceği. İnsana kıyasla oldukça rasyonel, davranışlarında büyük bir kesinlikle tutarlı olduğu ve her daim menfaatleri doğrultusunda (en azından öyle olduğunu sanarak) hareket ettiği gözlenebilir, bir sonra nasıl davranacağı büyük ölçüde kestirilebilir.

İnsan ise belki de şuur ya da muhakeme yeteneği nedeniyle, bilinç dışı ile sürekli kavga halindedir. Bu kavga onu hesaplı ile hesapsız arasındaki gergin telin üzerinde, tedirgin bir cambaz yapar. Ne tarafa gideceği, dengesini yolun sonuna kadar korumayı başarıp başaramayacağı asla bilinemez. Ama bir tahminde bulunmam gerekseydi, ben bu cambazın çoğunlukla tepetaklak aşağı düşeceğine karar verirdim.

Muhakemenin, yanı akıl yürütmenin girdisi önemli oranda edinilmiş, ikinci el bilgiden ve kendince mantık mühendisliğinden oluşurken, bilinçdışı çok daha atik, daha fevri, çok daha kararlıdır. Üstelik bireye özgüdür ve bedavadır. Yani, muhakemede olduğu gibi herhangi bir çaba gerektirmez. Hatta, çaba onu söndürür. Muhakeme ise, hem zahmetlidir, hem de yapısı gereği ve az önce belirttiğim gibi girdilerinin ikinci el olması nedeniyle, ister istemez ortak akla yaslanır. Başka bir deyişle, özgün kurgular oluşturma şansı neredeyse tümüyle ortadan kalkmıştır.

Bu arada, deliler ile bebekler arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Deli laf dinlemez, bencildir, ihtiyaçlarını hemen gidermek ister. Acımasız görünür, pasaklıdır, yüksek perdeden konuşur ve edepsizdir. Tıpkı henüz kuralları öğrenmemiş, başka bir deyişle kurallarla henüz zehirlenmemiş bir bebek gibidir. Muhakeme yetisinden sıyrılmış olan bu birey kendisine öğretilmiş olan her şeyden, ama her şeyden ari olarak aslına dönmüştür. Bunu kim gönüllü olarak yapabilir? Ortak akıldan uzak durmak, kendini araştırmak, araştırdıkça sevmek ve cesaretle o deli aklını ortaya koymak. Bunu, tek kişilik bir azınlık haline gelmeyi göze alarak kim özellikle yapmak ister ve yapar da?

Tabii ki deliler, ve tabii ki sanatçılar.

O. Cem Çetin 2015


The most complex structure in the known universe, the human brain, is alas, unable to fully understand itself, its workings and its scope. At least as much as cognitive processes, uncontrolled subconscious and autonomous processes also determine our identities, behaviours and actions. Dreams, intuitions and rapid decisions or free flowing mental states, as in the case of automatic writing experiments of Dada artists, may lift us to unforeseen and sharper levels of creativity. In contrast to passive hypnosis, this mental state where the artist becomes both the observer and the observed while surfing in his/her mind as in psychoanalysis, constitutes the concept of the exhibition BAU Young Artists II.

Let us look at animals who seem to lack any awareness and are conducted as automata purely by their urges. Consider a silkworm. One can observe that it is highly rational compared to human beings, precisely consistent in behaviour, always behaving towards its own benefit (at least in terms of intent) and its next move can be accurately predicted.

On the other hand, the human mind is probably in a constant fight with the subconscious  due to its awareness and ability to reason. This fight turns the human mind into a nervous acrobat on a tightrope, hung between the calculated and the impulsive. No one may predict which way it will go and whether or not it will be able to maintain its balance along the entire course. But if I had to make a guess, I would assume that the acrobat tumbles all the way down in most cases.

While the input for reasoning consists mostly of acquired, second hand data and logical processing at its own scale, the subconscious is in contrast rather rapid, more temperamental and much more determined.  It is also purely personal and cost free. In other words, it does not require any brain work, as in the case of reasoning. In fact, mental work suffocates the subconscious. Reasoning is tiring and it inevitably relies on a collective mind due to its dynamics and also because it processes second hand knowledge, as mentioned above. Thus, the possibility of creating original syntheses is almost nil.

By the way, the similarity between “lunatics” and babies is striking. A lunatic is rebellious, egocentric and unable to postpone needs. Seems to be harsh, messy, loud and naughty.  He/she is just like a baby who is yet to learn or to be poisoned with the rules. This individual, completely stripped off of its ability to reason, has been converted to his/her original self, clear of every single bit of knowledge ever learned. Who would volunteer to do this? Keeping at a distance from the common knowledge, discovering one’s self, building a liking along the way and fearlessly displaying the insanity.  Who would deliberately do this against the risk of turning into a minority of a single mind?

Lunatics of course and also artists, of course.

O. Cem Çetin 2015  

Culture as a Prosthetic Memory and the Way It Hurts

leave a comment »

9 Haziran 2015 tarihinde başlayacak CONTEMPOPHOTO ’15 Çağdaş Fotoğraf Konferansı açılış konuşmasını Murat Germen ile birlikte yapacağız. Konuşma dili İngilizce olacak. Sohbetimizin çerçeve metnini aşağıda bulabilirsiniz. Türkçeye çevirecek bir gönüllü, kalbimizi kazanacaktır.
Çeviri neredeyse 24 saat içinde sevgili Esra Çolak’tan geldi! Aşağıda bulabilirsiniz.
Please find below the assumed abstract of the keynote lecture we will be improvising together with my colleague Murat Germen at the opening of CONTEMPOPHOTO ’15 Contemporary Photography Conference, starting 9 June 2015. 

Culture as a Prosthetic Memory and the Way It Hurts

As one moves from simple organisms to more complex ones, it is common observation that instincts are replaced by an increasing ability -or necessity- to learn. And to teach.

In other words, simple organisms are born with a built-in memory of survival information, a precious legacy from previous generations, to which they continue to contribute.

On the other hand, complex organisms, the human being the most extreme one known to us so far, lack this heritage largely. Survival depends on acquired knowledge. Therefore learning and teaching skills are highly developed. The built-in memory is almost only a container with specific ways to classify, process and store impressions, experiences etc.

Storing information not only for personal referral but also for the use of future generations is what we call culture, which is being built with overwhelming acceleration in the present day.

However, the human ability to process or “handle” information has its own limitations, probably with protection value. What is remembered needs to fade away to free available space. It also needs to be altered or erased in ways to maintain joy, the motivation to survive.

In this respect, culture, in other words our prosthetic collective memory, with its size limited with only expanding physical conditions, offers us an enormous flow of stable data that is far beyond our capacity to process into meaningful survival information at individual or mass scale.

Accumulation and easy access of photographic images as well as accounts of personal experiences (not necessarily accurate) also make it extremely difficult, if not altogether impossible, for the human population to alter or manipulate what is remembered through self protective mnemonic strategies.

Being able to remember (to learn) beyond one’s life span for example, results with the notion of “family” or “nation” or “race”, hence discrimination. Being unable to forget, leaves only one option: denial of facts, hence, psychosis.

Or, just as an individual deliberately alters personal memory, the human society may eventually find universally agreed ways to do the same with our prosthetic memory, the human culture. The clues for such alteration can actually be seen in the emerging discussions about manipulation of “truth” in documentary photography, or family snapshots and increasingly popular self portraits for that matter.

May 2015

Protez Bellek Olarak Kültür ve Sancısı

Basit organizmalardan daha karmaşık olanlara geçerken, genel olarak öğrenme ve öğretmeye yönelik artan yetenek ya da gerekliliklerin içgüdülerin yerine geçtiği gözlemlenir.

Diğer bir deyişle, basit organizmalar daha önceki nesillerden miras kalan, hayatta kalmasını sağlayacak bilgiye sahip yerleşik bir bellek ile doğar ve bu mirasa katkıda bulunmaya devam ederler.

Öte yandan, şimdiye kadar bildiğimiz en uç noktası insanoğlu olan karmaşık organizmalar, bu mirastan fazlaca yoksundur. Hayatta kalma, edinilen bilgiye bağlıdır. Dolayısıyla öğrenme ve öğretme becerileri oldukça gelişmiştir. Yerleşik bellek, yaşantıları, izlenimleri ve daha birçok şeyi belirli yöntemlerle sınıflandırmaya, işlemeye ve saklamaya yarayan neredeyse sadece bir muhafaza kabıdır.

Bilgiyi sadece kişisel kullanım için değil, aynı zamanda gelecek nesillerin kullanımı için de saklamak kültür dediğimiz şeydir ve bu günümüzde baş döndürücü bir ivmeyle  oluşturulmaktadır.

Ne var ki, insanın bilgiyi işleme ya da bilgiyi “ele alma” yeteneği -muhtemelen koruma adına- kendi sınırlılıklarına sahiptir. Hatırlanan şey ortadan kaybolup boş yer açmalıdır. Hatırlananların aynı zamanda hayatta kalma güdüsünü, yani neşeyi sürdürecek şekilde değiştirilmesine ya da silinmesine ihtiyaç duyulur. 

Bu açıdan kültür, diğer bir deyişle genişlemesi yalnızca fiziksel koşullar ile sınırlanmış protez ortak belleğimiz, bireysel ya da kitlesel ölçekte bizim anlamlı hayatta kalma bilgisine dönüştürebilme kapasitemizin çok ilerisinde, devasa boyutta ve değişmeyen, kararlı bir veri akışı sunar.

Fotografik görsellerin birikimi ve kolay erişimi ile birlikte, doğru olması gerekmeksizin kişisel yaşantıların birikimi, insan nüfusunun, kendinden korumalı bellek stratejileri yoluyla hatırlananları değiştirmesini ya da manipüle etmesini hepten imkansız kılmasa da aşırı derecede zorlaştırır.

Örneğin birinin ömrünün ötesindekileri hatırlayabilmesi (öğrenmesi) “aile” ya da “milliyet” ya da “ırk” kavramlarıyla, yani ayrımcılıkla sonuçlanır. Unutamamak, geriye tek bir seçenek bırakır: gerçeklerin inkarı, yani, psikoz. 

Ya da, tıpkı bir bireyin kişisel belleğini kasıtlı olarak değiştirmesi gibi, insan toplumu, sonunda aynısını protez belleğimize, insanlık kültürüne uygulamak için evrensel olarak kabul görmüş yollar bulabilir. Böylesine bir değişimin ipuçları belgesel fotoğrafçılıktaki “hakikat”in manipülasyonu hakkında ortaya çıkan tartışmalarda ya da anı fotoğraflarında ve meraklıları giderek artan öz portrelerde bulunabilir.

Mayıs 2015
Türkçe çeviri: Esra Çolak

 


Written by Orhan Cem Çetin

27 Mayıs 2015 at 19:23

Kuyudaki Taş // The Stone in the Well

leave a comment »

Ankara’daki evim haline gelen Ka Atölye, 15 Mayıs 2015 tarihinde HUB Sanat Mekan / Cer Modern’de “Kuyudaki Taş” başlıklı serginin kapılarını açıyor. Ben de 30 Mayıs günü saat 18:00’de bir sergi turu için orada olacağım. Serginin sunuş yazısını yazmak benim için bir zevkti. İyi okumalar.


 For English please scroll down.


Ka Ne Demek?

İlk duyduğumda ben de herkes gibi Ka’nın anlamını merak etmiştim.

Bu sergi sayesinde kavradım ki, Ka meğer “kırk akıllı” sözünün baş harflerinden oluşan bir kısaltma imiş.

Kırk, bizim kültürümüzde “sayılamayacak kadar çok” anlamına gelir. Kırk gün kırk gece düğün, kırk haramiler, kırk ayak (Batı’da yüz ayak – centipede), çok, ama çok fazla anlamına gelen diğer örnekler. Bu serginin adı ile ima edilen kırk akıllı da işte bu yüzden, cümle alem, kendini akıllı sayan herkes demek oluyor belli ki. Kuyuya o bir türlü çıkarılamayan taşı atan deli de, kendimi de dahil ederek, Ka’ya yolu düşen, fotoğrafla akıllı-uslu, iyi huylu değil, aksine hırçın, oyun bozan, çelme takan, hınzır halleriyle ilişki kuran insanlar.

Tüm sanat disiplinlerinde -ya da sanatlı disiplinlerde- olabileceği gibi, fotoğrafa da iki farklı biçimde yaklaşabilirsiniz. Onu bir hedef olarak görüp yola çıkar, iyi, daha iyi, en iyi fotoğrafı başarmaya çabalarsınız. Ya da, onu dolambaçlı, bilinmezliklerle örülmüş bir yol gibi görür, derin, daha derin, en derin düşüncelere, onun üzerinde yaptığınız yolculuklarla ulaşmaya çabalarsınız.

Fotoğraf burada bir taşıyıcı, bir çift kanattır. Düşünmek, hakkında konuşmak, dönüp tekrar düşünmek, gerekirse bozmak, yeniden yapmak, aklını meşgul etmek için bir yoldur.

O sadece bir bahanedir.

Fotoğrafa (ya da müziğe, edebiyata, tiyatroya vb.) yüce bir amaç, bir başına, hayattan soyutlanmış bir hedef olarak bakmaktan vazgeçmenin ne kadar değerli olduğunu, iyi fotoğraf değil anlamlı fotoğraf üretme çabasının yaratıcılığı nasıl köpürttüğünü, sadece fotoğraf izleme deneyiminin bile ne kadar yakınlaştırıcı, kışkırtıcı ve içten olabileceğini, bir fotoğrafın var olabilmesi için onu tüm birikimleri kadar, zaaflarıyla da bütünlenen bir insanın bizzat üretmiş olması gerektiğini, bu seçki hissettiriyor.

Sergide, Ka’da bugüne dek düzenlenen atölyelerde öne çıkan ama çok daha fazlası üretilmiş, bir yandan da üretilmekte olan işlerden, ortak kararlarla sunulmuş bir kesit göreceksiniz.

Umuyoruz ki bu seçki, kuyudaki taşın esasen fırlatılıp atılan bir yük olduğunu, kırk akıllının da, gerçekten akıllılar ise, onu orada, o derinlikte bırakmaları gerektiğini hissettirecektir.

Ka’da, kuyunun ağzında görüşmek üzere.

O. Cem Çetin
Fotoğrafçı, vs.

What does Ka mean?

When I first heard it I had – like everyone else – wondered what the meaning of Ka was.

With this exhibition now I realize that Ka is actually an acronym for “kırk akıllı” (forty clever people).

In our culture, “forty” is the largest number one can imagine. Hence, a wedding ceremony for forty days and forty nights, the forty thieves, fortypede (instead of centipede)… all signifying a number that is way too big. Obviously, the forty clever people implied by the title of this exhibition are thus the whole world, every person who considers himself /herself smart. The fool who cast the somehow irretrievable stone into the well*, on the other hand, are those who, including myself, have ever stopped by at Ka and associate themselves with the ill-tempered, game-changing, ambush-like and naughty forms of photography rather than its well-behaved and good-tempered side.

Like all art disciplines – or disciplined arts –, you can approach photography in two different manners. Seeing it as a goal, you set out on the road to succeed in taking the good, the better and the best photograph. Or, you consider it as a meandering adventure intertwined by the unknown and try to reach the deep, the deeper and the deepest thoughts through your personal photographic journey.

Photography is therefore a carrier, a pair of wings. It is an instrument that makes you think, talk about it, think again, destroy if necessary, rebuild and be mentally occupied.
It is only an excuse.

This selection of works enables you to realize how invaluable it is to avoid looking at photography (or music, literature, theater etc.) as a holy cause, a sole, isolated target; how trying to produce a meaningful rather than a fine image fosters creativity; that even the act of observing photographs can be acquainting, alluring and earnest; and that a photograph should be created by a person who integrates not only his/her whole experience but also the weak spots into the photograph for it to exist.

In this exhibition, you will see a fraction of the works that have stood out among so many others produced and in progress at Ka’s workshops so far.

We hope that this selection will make you think that the stone in the well is actually a burden cast off, and that the forty clever people, if they are really clever, should leave it right there at the bottom.
See you at Ka, at the mouth of the well.

O. Cem Çetin
Photographer, etc.
Translation by: Serap Acemi
*The Turkish expression goes as follows: A fool casts a stone into the well, and forty clever people can not retrieve it.

Written by Orhan Cem Çetin

15 Mayıs 2015 at 00:26

Fotoğrafın en saf halinden alınan haz / Barbara ve Zafer Baran ile “Rasathane”ye dair.

leave a comment »

Barbara ve Zafer Baran ile Rasathane sergisine dair söyleşi.

Istanbul Art News, Kasım 2013

Sorular ve İngilizce’den çeviri: Orhan Cem Çetin

İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi solo sergiler kapsamında, tanıştıkları 1981 yılından bu yana iki imzalı seriler üreten Barbara ve Zafer Baran’ın “Rasathane” başlıklı retrospektif seçkisine yer veriyor. Sergideki seriler, sanatçıların 90’ların sonlarından bugüne dek gerçekleştirdikleri çalışmaları kapsıyor. Geçtiğimiz Kasım ayında açılmış olan sergi, 27 Nisan’a kadar izlenebilecek.

Bireysel üslup geliştirmenin zor olduğu disiplinlerin belki de en önünde yer alan fotoğrafta, üstelik bir ortak çalışmanın ürünü olarak, son derece istikrarlı kuramsal ve estetik dizgeler izleyerek bugünlere gelen sanatçılar, ilk işlerinden bu yana varoluşu ve bir kavrayış temrini olarak fotoğrafı içiçe geçmiş bir biçimde ele alıyorlar.

Sergi öncesinde, sanatçılarla yazışarak bir söyleşi yapma şansım oldu. Konuşmadığımı, yazıştığımı özellikle belirtmek istedim. Zira işlerine gösterdikleri benzersiz itinayı sözlerinden de esirgemeyen Barbara ve Zafer, sorularıma az sözcükle çok şey söyleyerek yanıt verdiler.

Efemera #140, 2002 Arşivsel pigment baskı 116.5 x 126.2 cm.

Barbara ve Zafer Baran
Efemera #140, 2002
Arşivsel pigment baskı
116.5 x 126.2 cm.

 

İlk fotoğrafçılar, muhtemelen bir aciliyet duygusu içinde, insanlığı en çok ilgilendiren iki temel konuyu görüntüleme çabasına giriştiler: doğa (kainat) ve portre (insan). Bir yandan fotoğrafın ontolojisini de araştırıyor gibi görünen külliyatınızda  (ironik olarak tıpkı bir başka fotoğrafçı çift Becher’ler gibi) insana hiç yer vermiyorsunuz. Özellikle mi uzak duruyorsunuz?

İlginç bir soru – ama aslında insan formu bizi her zaman ilgilendirmiştir. İstanbul Modern’deki retrospektif bizim nispeten yakın tarihli işlerimize, 1999 sonrasına odaklanıyor; bir arkeolojik kazının en üst katmanı gibi. Ancak 1970’lerin sonlarına kadar gidip daha eski işlerimize göz atacak olursanız, çok sayıda portreye, ayrıca insanlara, bireylere dair belgesel projelere rastlayabilirsiniz (bu projelerin arasında nispeten ilginç olanlardan biri, Henri Cartier-Bresson’un ailesi tarafından kendileri için talep edilmiş olan özel bir çalışmaydı), ki bunların tamamı başlı başına bir sergi oluşturabilecek hacimdedir.

Hatta, bizim 1988’de Londra’da Photographers’ Gallery’de açtığımız ilk ortak sergimiz, sadece Türkiye’nin kuzeybatısında, kırsal bölgelerde yaptığımız yolculuklar sırasında çektiğimiz siyah-beyaz portrelerden oluşuyordu. August Sander’in çizgisindeki bu yarı-formal portreler, (madem ki Bernd ve Hilla Becher’den söz ediyoruz) bir miktar da bugün fazlasıyla hakim hale gelmiş olan “Alman” stiliyle ilişkiliydi.  O zamanlar hem portre hem de peyzaj fotoğrafçılığındaki ortak işlerimiz, “Yeni Nesnellik” anlayışına ve Robert Adams, Lewis Baltz ve Becher’ler gibi “Yeni Topografi” akımına dahil olan fotoğrafçılara duyduğumuz ilgiyi fazlasıyla yansıtıyordu.

Bugün yaptığımız çalışmaların büyük bölümünde insanlar fiziksel olarak yer almasa da, Turner’s View, Toxic Forest ve Metropolis serilerinde olduğu gibi, varlıkları çoğu kez ima edilmektedir. İnsanlar  güncel işlerimizde geçmişe kıyasla daha az bariz bir biçimde yer alıyorlarsa, bunun nedeni içinde bulunduğumuz koşulların ve çevremizin değişmiş olmasıdır. Doğrudan yakın çevremizde yer alan malzemeler ile çalışmayı (ve bu malzemeye tepki vermeyi), etrafımızdan, gündelik hayatta gördüklerimizden, bulduklarımızdan esinlenmeyi tercih ediyoruz. Bunlar genellikle en basit şeyler oluyor: çakıl taşları, tohumlar, uçakların gökyüzünde bıraktığı izler, toz ya da ayışığı gibi.

Fotoğrafçılıkta insan figürünün yeri hakkında çok daha fazlası söylenebilir: Facebook örneğindeki gibi sosyal medyanın yükselişi ve buna bağlı olarak insan fotoğraflarının başa çıkılmaz istilası, “sokak fotoğrafçılığı” adı verilen alanın özel hayatın gizliliği hakkına dokunduğu noktalarda taşıdığı rahatsız edici olma potansiyeli, genel olarak insan konusunun suistimali, voyörizm vs. vs.

Geçmişte 35mm makinemizi elimize alıp sokaklarda ilginç insanları ilginç durumlarda görüntülemek isteyebilecekken, bugün tereddüt ediyoruz. Tabii, modelin rızası ve katılımı ile gerçekleşen portre çalışmaları tümüyle ayrı bir konu.

 

Zaman, bir sanatçının, özellikle de bir fotoğrafçının eninde sonunda kafa yormak zorunda olduğu temel bir kavram. Işık ve zaman, fotoğrafın iki temel teknik parametresi. İşleriniz çoğu kez doğrudan bu iki unsura dair. Zaman hakkındaki görüşünüz nedir? “Zaman” sizce nedir?

Zaman, kaçınılmaz olarak tüm işlerimizin merkezinde, kalbinde yer alıyor. Görüntülerimizde zamanın geçişi bir çiçeğin çürüyen taç yaprakları, kayaların ve taş parçalarının yavaşça aşınması, ayın bir su örtüsünün üzerindeki ya da bulutların gökyüzü boyunca devinimleri, her yıl düzenli olarak saçılan tohumlar, ya da hayal bile edilemeyecek kadar uzaktaki yıldızların bize ulaşan ışıkları yoluyla ima ediliyor.  Ayrıca, fotografik pozlamanın milisaniyelerden dakikalara uzanan kendi zamanı var.  Geçmişte (şimdilerde çok daha nadir olarak), karanlıkodada görüntünün kimyasal işlem sırasında, fotoğraf kağıdının üzerinde ağır ağır olgunlaştığı süre vardı. Ve tabii bir de bizim kendi zamanımız var; kendi yaşamımızın çatısı içinde ilerlediğimiz sürece.

 

Bir süredir dikkatimi çekiyor. Olgunluk dönemine giren fotoğrafçılar manzaraya, doğaya, gökyüzüne yöneliyorlar. Başta Stieglitz olmak üzere, Friedlander, Goldin, hatta Koudelka bu sanatçılardan bazıları. Günümüz fotoğrafında da Ruff, Tillmans ve Paglen gibi isimlerin daha da uzaklara baktıklarını, göksel olaylarla, uzak cisimlerle ilgilendiklerini, neredeyse birer astronom gibi çalıştıklarını  görmek mümkün. Sizin de menzilliniz yakın ve uzak arasında gidip geliyor. Üstelik serginizin adı “Rasathane“. Bu eğilimi en azından kendinizde açıklayabilir misiniz?

Kendi işilerimizdeki yönelmenin neden bu şekilde olduğunu, -portre ve peyzaj işlerimizde olduğu gibi- çevremizi çok daha doğrudan temsil ederken, sonraları deyim yerindeyse daraltılmış bir odak ile fotografik araştırmalara neden yöneldiğimizi tam olarak açıklayabilmemiz pek kolay değil. Galiba bakışımız orta ölçekten ayrılıp ya çok uzaklara ya da tersine çok yakına kaydı. Ve çoğu kez işlerimizde fazlasıyla küçük ve çok yakında olan nesneler ile uzakta yer alanların arasında yani mikroskopik ile makroskopik arasında bariz bağlar var: Bir elma, göze ya da kozmik bir hadiseye, tohumlar bir teleskopun içinden gözlenen yıldız kümelerine dönüşüyor; ya da daha da küçülerek bir Petri kabının içindeki sperm hücrelerini andırıyor.

Belki de bakışımızdaki kaymanın bu yönde gerçekleşmesinin nedeni, insanların dünyasının fazlasıyla çapraşık, kalabalık ve tahripkar bir hal almasıdır. Kendimizi sıkça bir arayışın içinde buluyoruz; zamansızlığın ve daha da önemlisi sükunetin peşindeyiz. Nesneleri ve “aralarındaki” uzamları gözlüyoruz. Diğer yanda, kendimizi belli bir yolla insanın varoluşunun ve etkileşimlerinin izlerini kayıt altına alırken de bulabiliyoruz (yine Turner’s View, Toxic Forest ve Metropolis‘te olduğu gibi).

“Astronomik” serilerimizden (Star Drawings) söz edecek olursak, bu çalışmanın bildiğimiz anlamdaki astronomi ile yegane ilişkisi öznesidir. Biz, yıldızları ve ayı kendi halleri ile görüntülemiyoruz. Işıklarını kullanarak “çizimler” yapıyoruz. Bu da bizim çizme, resmetme edimine (atalarımızın en başta yaptığı mağara resimlerinden, günümüze dek), ayrıca fotografik dile ve onun sınırlarına duyduğumuz ilgiyi  yansıtıyor.

 

Tarihsel olarak din, sanat, bilim ve felsefenin (politikanın) geçmişte iç içe olduğunu, bir dönem ayrışma oluyor gibi görünüp günümüzde özellikle sosyoloji, felsefe ve teknolojinin tekrar sanat ile buluştuğunu, kesiştiğini söyleyebiliriz. “Sanatçı” dendiğinde zihinlerde şekillenen birey profili de buna bağlı olarak mutlaka değişiyor. Bu çerçevede, izlenen ve etkili sanatçılar olarak kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz? Nasıl besleniyorsunuz? Kimleri izliyorsunuz?

Bu sorunun bağlamı içinde, özellikle dikkate değer bir kitap olarak Ian Jeffrey’nin ReVisions: An Alternative History of Photography (1999) akla geliyor. Jeffrey bu çalışmasında 1800’lerden bugüne  dek buluşların, keşiflerin, bilimin ve sanatın fotoğrafçılığı ve fotoğrafçıları nasıl etkilediğini araştırıyor.

Günümüzde, daha önce hiç olmadığı biçimde ve takip edilemeyecek kadar fazla buluş birbirini izliyor,  hayatımızın her alanına, biyolojiye, doğa tarihine, bilime ve teknolojiye temas ediyor. Ortalama bir insanın bu buluşları -ki bazıları fazlasıyla daraltılmış alanlarda gerçekleşiyor- herhangi bir derinlikte kavraması ya da mevcut bilgileri ile ilişkilendirmesi mümkün değil. En iyi ihtimalle muazzam bir değişim sürecinin flu izlenimlerine sahip olabiliriz. En küçükten en büyüğüne kadar her şeyi ve herkesi birbirine bağlayan müthiş bir ağa dair izlenim.  Bu “cesur yeni dünya”nın içinde yaşayan ve değişimin çoğunlukla hem çevreyi hem de insan yaşamını tahrip ile el ele yürüdüğü bu dünyayı gözleyen sanatçılar olarak amacımız ne ortaya önermeler koymak ne de birilerini etki altına almak. İşlerimiz yalnızca gördüklerimizin ve düşündüklerimizin birer yansımasıdır.

Bizi etkileyenlerin ise sayısı ve çeşitleri çok fazla; üstelik zamanla da değişiyorlar. Daha spesifik olmaya kalkışsaydık, yanıt fazlasıyla uzun olurdu!

 

Bu denli karmaşık olup kusursuz bütünlüğe, tutarlılığa sahip önermelerin iki sanatçı adına dile getiriliyor olması ilginç. Ortak bir entellektüel yaşam sürdürmek hayli tatmin edici olmalı. Bunca yıldan ve muazzam bir yapıtlar zincirini arkanızda bıraktıktan sonra, birbirinizi içselleştirmiş bile olmalısınız. Konsept geliştirme aşamalarınız hakkında birkaç şey söyleyebilir misiniz?

İnsanlar kimi zaman iki sanatçının, özellikle de fotoğraf alanında nasıl olup da ortak iş üretebildiğini anlamakta güçlük çekiyor. Geçmişte bize sıkça sorulan tipik bir soru şu olmuştur: “Deklanşöre hangiiz basıyorsunuz?” Bu, bir noktanın gözden kaçtığını gösteriyor: ortak çalışmalarda belli bir projenin itici gücü konsept ya da fikirdir. Konsepti ve görsel yaklaşımı tartışarak kararlaştırıyoruz ve çalışma buradan akıp gidiyor. Tabii uzlaşmak her zaman pek kolay olmuyor (insan ne kadar uzun süre birlikte olsa da) ve çoğu kez her ikimizi de tatmin edecek bir ortak noktada buluşana dek hararetli tartışmalarımız oluyor. Ancak yine de en başından beri, yani 1981’de tanışmamızdan bu yana, daha önceki bireysel işlerimiz birçok bakımdan çok farklı olmasına rağmen, genelde akortumuz tutmuştur.

 

Birisi yaklaşık olarak şöyle bir söz söylemiş: “atmosferde ne eksik ise, o kendisini sanat evreninde gösterir.”

Siz de dediniz ki: “…insanların dünyası öylesine karmaşık, kalabalık ve tahripkar bir hal aldı ki…”

Daha önce söylediklerinize ek olarak, işlerinizde yansıması görülen dünyanın “ilksel, huzurlu ve verimli” olduğu söylenebilir mi?

Bu yalnızca kısmen doğru. Evet, bazı işlerimiz gerçekten bu unsurları yansıtıyor. Özellikle ilksel, birincil olanlar, başlangıçta, kaynakta yer alanlar kesinlikle bizi ilgilendiriyor. Ama bu tutumumuz toplum ya da çevre ile ilgili başka meseleleri dışlamamız anlamına gelmiyor.  Belki de, -en azından kendimiz için- bir karşı ağırlık, bir denge unsuru yaratmak adına ilksel ve durağan olana yöneliyoruz.

 

Geçmişte dönüştürülmüş fotoğraf makineleri ile yaptığınız çalışmalar, tüm kainatı bir fotoğraf makinesine dönüştürmenizle son bulmuş görünüyor. Böylece sizler de bu mekanizmanın parçası haline gelmiş oluyorsuınuz. Belli ki sizin için süreç, sonuçtan daha değerli. Yolculuğun hedeften daha önemli olması gibi. Bunun bir sonraki aşaması nedir? İzleyici koltuğunun tümüyle boş bırakılması mı?

İster yıldızların ışıkları, ya da bir kayanın dokusu veya bir yaprağın damarları olsun, bir konuya yakından ve yoğunlaşarak bakmak, çoğu kez bütünüyle onun içine çekilme, onun bir parçası olma (dediğiniz gibi, “mekanizmanın” bir dişlisi haline gelme) duygusunu açığa çıkarabiliyor. Fotoğraf disiplini içinde, söz konusu bakma süreci ayrılamayacak biçimde bu deneyimin kayıt edilmesi ile iç içe geçiyor. Bu görme ve kaydetme gereci için de geçerli. İki süreç el ele yürüyor. Bizim için, bunlardan biri diğerinden daha önemli değil. Dahası, görme ve kaydetme bir yolculuğa benziyorsa, çıktısı da (baskı, dia veya sayısal görüntü hatta birbiriyle etkileşim halindeki görüntü kümeleri olabilir) bu yolculuğun haritasını oluşturuyor; birbirinin sağlamasını yapıyor. Bu arada, haritalar da her zaman ilgimizi çekmiştir; sergideki en eski tarihli projenin Atlas başlığını taşıyor olması bir rastlantı değil.

İzleyici koltuğunun boş bırakılması konusuna gelince, Garry Winogrand bir zamanlar şöyle demişti: “Şeylerin fotoğraflarda nasıl göründüklerini öğrenmek için fotoğraf çekiyorum.” Fotoğrafın kendisinden, en saf haliyle kendisinden aldığımız haz (izleme ve dönüştürme edimi) her zaman bizimle ve merkezimizde olacaktır, süreçle her ne yapıyor olursak olalım.

 

 

 

Written by Orhan Cem Çetin

06 Nisan 2014 at 16:59

Gümüş Gezegen (Sanatorium / 20 Şubat – 22 Mart ’14) // Silver Planet (Sanatorium / 20 February – 22 March ’14)

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

09 Şubat 2014 at 15:37

%d blogcu bunu beğendi: