postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for the ‘haberler news’ Category

Gümüş Gezegen 20 Şubat’ta Sanatorium’da // Silver Planet upcoming at Sanatorium, February 20th

leave a comment »

Ergen // Adolescent // O. Cem Çetin, 2014

Ergen // Adolescent // O. Cem Çetin, 2014

Hayatın hızı, aklı zorlayan bir tempoyla artarken, belki de bu kemirici ivmeye verilen yanıtın, aksine yavaşlaması gerek.

Son serilerinde yalın, doğrudan, saf bir fotoğraf tekniğine ulaşmış gibi görünen Çetin, adeta bir döngüyü tamamlayarak ani bir dönüş yapıyor ve ilk dönem işlerini hatırlatan, çok daha kişisel, daha özgün, yer yer daha gizemli bir seri sunuyor.

Sanatçının son üç yılının gündemini yansıtan ve esasen bir hafıza dökümü olan Gümüş Gezegen serisi, adını teknik sürecin ilk halkasını oluşturan gümüş taneciklerinden alıyor. Kimya, mercek, elektrik, fırça, boya, su, günışığı, yapay ışık, yapay zeka, irade ve tesadüfler arasında defalarca gidip gelen uzun ve külfetli süreç, unutulmaz zamanların zihindeki temsilleri, hayali andaçları olarak kağıda dökülüyor.

Ortaya çıkan dil ve bu dille anlatılan hikayeler, Çetin’in bugüne dek başvurduğu tüm görsel dokunuşların harmanı. Hepsinden tatlar taşıyor ve her bir sahnenin aklında nasıl yer etmesini uygun bulduğunu ortaya koyuyor. (Basın duyurusundan)

20 Şubat – 22 Mart 2014 / Sanatorium

//

While the pace of life accelerates with a maddening rate, the response to this corrosive rhythm should on the contrary probably be, rather slow.

Seemingly reaching a simplified, pure, straight visual style in his recent series, Çetin suddenly takes a sharp turn as though completing a cycle and presents new works which are much more personal, very novel, highly mysterious and much reminiscent of his earliest works.

The new series titled Silver Planet reflects the artist’s agenda of his last three years and is basically a visual memory dump.  The title refers to silver grains, the main ingredient of the first step of his elaborate technique, devised for the project. The long and arduous process which jumps several times between chemistry, optics, electric, brushes, paint, water, sunlight, artificial light, artificial intelligence, will and chance, finally casts itself on paper as a mental representation, an imaginary memento of memorable times. 

The resulting language and the stories told comprise a mix of all visual paths the artist has ever pursued. Each is a blend of tastes and they show the way Çetin has decided to keep visual records of the scenes he has personally experienced. (From the press release)

20 February – 22 March 2014 / Sanatorium

Written by Orhan Cem Çetin

23 Ocak 2014 at 00:34

35 senelik kişisel arkeoloji

with 5 comments

İstanbulArtNews / Ocak 2014 / Röportaj: Nilüfer Şaşmazer / Fotoğraf: Işık Kaya
 

Plato Sanat’ın organize ettiği Portfolyo Serisi başlığı altında çalışmaları yer alacak ikinci sanatçısınız ve bu seri biraz da retrospektif yanı olan bir seri. Sizce retrospektif bir sergi açmanın vakti gelmiş miydi?

Bu sergi benim için biraz değil, tam bir retrospektif. Zaten Marcus Graf da ilk öneriyle geldiğinde, sana retrospektif yapmak istiyoruz diye ifade etmişti. Ve, evet, sanırım vakti gelmiş. Sergiyi ziyaret edenler 1978’den bu yana yaptığım çalışmalardan öne çıkan örnekleri görebilecekler. Salonun izin verdiği ölçüde, olabildiğince çok iş sergilemeye çalıştık. Buna karşın bazı seriler yer almıyor. Hepsi dikkate değer olmasa da 35 senenin ürünü günyüzüne çıktı.

Çok küçük yaştan beri fotoğrafın içindesiniz, sayısız fotoğraf çekmişsinizdir, ilk serginizi de 1988’de açmıştınız. Retrospektif niteliği taşıyan bu sergiyi hazırlarken geriye dönüp işlerinize, sergilerinize baktığınızda Orhan Cem Çetin size dışarıdan nasıl göründü?

Kişisel arkeoloji; çok sarsıcı oldu. Naif, dekoratif işlerden daha kavramsala, kişisel öykülere, sadeliğe gittiğimi gördüm. Yine de eskiden çok daha cesaretli, daha atakmışım. Giderek akademikleştiğimi, daha az risk aldığımı, ama bir yandan da çok daha disiplinlerarası bir tavıra yöneldiğimi görüyorum. Bir sanatçı olduğuma karar vermem zaman aldı. Malum, sanat eğitimi almadım. Kendimi yetiştirme sürecimi, sanatın hayatıma nasıl yayıldığını daha iyi gördüm. Eski işlere bir kez daha alıcı gözüyle bakarken “keşke yapmasaymışım” ya da “keşke öyle değil de şöyle yapsaymışım” dediğim de çok oldu ama bu kadar fazla işin arasında tabii ki sadece zincirin bir halkası görevini yapan, kendisi pek dikkate değer olmayan işler ortaya çıkması kaçınılmaz. Şu anda bulunduğum nokta çocukluk hayalim olduğuna göre, pek şikayetçi olmamalıyım. Kendimden bir “Aferin!” aldım sonunda.

Son kişisel serginiz 2011 yılında Sanatorium’da açtığınız ‘Yeni Çağ’ sergisiydi ve adı yanılmıyorsam yalnızca dış dünyaya değil, size de işaret ediyordu (bakış açınızın değişmesi, fotoğrafa kattığınız öğeler.. anlamında) Son sergiden bu yana hayatınızda ve sanatınızda neler değişti? Bu sergide izleyiciler nelerle karşılaşacak? Sergide yeni işleriniz olacak mı ya da sergide izleyiciler ağırlıklı olarak hangi (dönem) eserlerinizi görecek?

Evet, Yeni Çağ hem dünyanın (özellikle Türkiye’nin) hem de benim yeni bir dönemime işaret ediyor, öncesine göre daha ağırbaşlı, daha klasik işlerden oluşuyordu; bu bir açlıkmış sanırım bende. Sonrasında, aynı görsel nitelikleri kullanarak daha şiirsel, daha kişisel, daha cesaretli olan ve metinle, gündelik hayatla, düşünceler dünyasıyla daha girift ilişkiler oluşturmaya çabaladığım Herkes İçin Duvar Kağıtları serisi geldi. Bunların büyük bir bölümü Plato’da görülebilecek. Zamanında fotoğrafçılar dünyasının içinde kapalı kalmış olan erken dönem işleri de göstermek istedik. 1988, Tanıdık Şeyler ve 1993 Renk’arnasyon serilerinden hala çok sevdiğim örnekler var sergide. Bazıları şimdiye dek sadece ekrandan görülebilmiş, bazıları hiç görülmemişti.

Fotoğraf sanatçısı, akademisyen, ayrıca eğitimci, danışman, çevirmen, yazar, blogger, radyo programcısı, müzisyen… yabancıların dediği gibi “birçok şapka” taşıyorsunuz. Bunlar arasındaki dengeyi nasıl tutturuyorsunuz? Bunlar birbirini tamamlayıp besleyen şeyler mi?  

Tutturabildiğimden pek emin değilim. Çok bunaltıcı olabiliyor. Nasıl bu hale geldiğini de pek anlayamıyorum ama sanırım bu bir hayatta kalma, aklını koruma stratejisi benim için. Sürekli kendimi meşgul etmek zorundaymışım gibi geliyor. Üstelik listenizde önemli eksikler bile var. Birbirlerini besliyorlar mı? Evet kesinlikle. Sürekli hayata farklı perspektiflerden bakma, aynı gün içinde defalarca kişilik değiştirme şansım oluyor. Bir alanda elde ettiğim deneyimleri diğerine transfer etmeyi deniyorum.Düşünmek için bolca malzeme topluyorum. Son tahlilde hepimizin yapmaya çalıştığı şey hayatı anlamlı bir bağlama yerleştirmek, yaptıklarımıza anlamlı nedenler bulmak değil mi? Farklı işler yapmak bunun bir tür çapraz sağlamasını yapabilmeyi de sağlıyor.

Hem dijital fotoğraf kullanımı konusunda hem de Türkiye’de internet ortamını fotoğraf sergisi için kullanma anlamında ilklerden birisiniz. Fotoğrafın instagram gibi araçlarla “demokratikleşmesi” ya da kolay erişilebilmesi nedeniyle kavramsal fotoğraflar dahi kolay üretilebilir hale geldi. Sizin hem bu durumu nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum hem de buradan yola çıkarak bir instagram fotoğrafı sanat eserin sayılır mı sorusunu tartışmaya açmak istiyorum. (Mesela sizin de instagram hesabınız var, bunları birer eser olarak görüyor musunuz?)

Kimi zaman evet, kimi zaman hayır. Picasso ayakkabısını boyadığında bu bir sanat eseri mi oluyordu? Bir üretimi ya da davranışı sanat eseri haline getiren onun hangi elden çıktığı ya da formatı değil, arkasındaki niyet ve beyan olduğuna ve dolayısıyla istisnasız her şey bir yapıta dönüşebileceğine göre, Instagram da bu potansiyeli taşıyor. Ben başından beri herkesin fotoğraf çekebiliyor ve paylaşabiliyor olmasını çok ama çok olumlu buluyorum. Herkesin bu yolla sanata bir giriş yapma şansı oldu ve sanat yukarı doğru hızla itiliyor. Ayrıca zaten daha çok insanın yazıp çiziyor, görüntü üretiyor olması öteden beri arzu edilen bir durum değil miydi? Fotoğrafın bulunmasında insanları heyecanlandıran önemli bir nokta da tıpkı matbaanın bulunuşunda olduğu gibi, bir düşünce ürününün artık sınırsızca çoğaltılabilecek olması değil miydi? Sanatın yaygınlaşması bir kültür politikası, bir misyon değil miydi? Şikayetleri samimi bulmuyorum. Sanki mevcut ve müstakbel sanatçıların yerlerini koruma, “sanatçı” payesini korunaklı kılma gibi bir motivasyonları var alttan alta.       

Çalışmalarınızın bir kısmı “belgeleme”ye odaklanırken diğer bir kısmı kavramsal ya da kimileri daha da farklı… Serilerinizin birbirine benzemediğini ve sizi kategoriye sokmanın zor olduğunu siz de belirtmiştiniz ama bana kalırsa sahip olduğunuz mizah duygusu ve araştırmacı yönünüz göze çarpan ortak noktalar, ne dersiniz? 

Kesinlikle katılıyorum. Değişkenliği seviyorum. Farklı formatları denemek çok ilgimi çekiyor. 90’ların sonlarında internet tabanlı edebiyat dergisi Altzine’de “Kurşunsuz Asker” takma adıyla yazarken de her ay farklı bir üslup, farklı bir yapı deniyordum. Ama ortak olan, dediğiniz gibi mizah, hatta kara mizah ve çok katmanlı işler yapma çabasıdır. Mizah, hem sanatçının hem de izleyicinin zekasını parlatıyor. Sürpriz içerdiği için keşif duygusu yaşatıyor. Sanatçı ile izleyici arasında çok daha yoğun, daha sağlam bir köprü kuruyor. Gündelik hayatta da böyle. Yakından tanıyanlar, arkadaşlarım, öğrencilerim iyi bilirler, şakacıyımdır çok. Hayatı yumuşatan da birşey bu belki; varoluşun bedeli olan karamsarlığa karşı incecik bir kalkan.

Bir yerde fotoğrafçılardan çok farklı disiplinlerden sanatçılarla bir arada olmaktan zevk aldığınızı söylemiştiniz, sizin fotoğraf dışında video, film,resim, heykel vb. farklı alanlarda üretimleriniz oldu mu?

Tek tük oluyor. Birkaç örnek görülebilecek Plato’da. Ama özellikle hareketli görüntünün fotoğraftan bütünüyle farklı bir dil olduğunu düşünüyorum ve o alana girmeye çekiniyorum. Fotoğrafı sinemaya geçmek için bir basamak, bir alıştırma, bir aşama olarak görenleri de uyarıyorum. Çok farklı disiplinler. Çok farklı diller ve korkarım aynı zihnin içinde uyumsuzlar. Benim için fotoğrafın yanında önde olan diğer disiplin yazıdır. Kimi zaman da performans. 

Aslında çok uzun zamandır bu işin ve sanatın içinde olmanıza rağmen sizinle aynı dönemden ya da aynı yaşlardaki sanatçılardan daha farklısınız, göz önünde olmayı mı sevmiyorsunuz yoksa diğer meşguliyetleriniz mi sizi engelliyor?

Galiba her ikisi de. Ayrıca ben esasen çok mahçup birisiyim, kimi zaman fobi derecesinde. Tüm sanat üretimim belki de toplumla uzaktan mesajlaşmak gibi benim için. Daha emniyetli, daha kontrollu bir temas. Bilinmek, izlenmek tabii ki bana haz veriyor ama bizzat değil, işlerimle. Kim bilir belki bu da bir “imaj” inşa etme şeklidir. Her alandan birçok sanatçı ile tanıştım, zaman geçirdim, birlikte iş yaptım. Aralarında efsaneleşmiş insanlar da var. Kimileri için, “Keşke hiç tanışmasaymışım,” diye aklımdan geçirdiğim olmuştur. Takdir, itibar arttıkça, onu koruma endişesi de artıyor. Bu da beni yalnızlaştırıyor olabilir.

Eğitimci yanınız çok önemli çünkü yıllardır birçok kurs, dernek ve üniversitede binlerce öğrenciniz olmuştur. Bu eğitimci kimliğinizi ve derslerde teknik mi yoksa daha sanatsal bakış açısına mı ağırlık veriyorsunuz? 

Tekniği önemsiyorum. Fotoğrafçılık ne yapalım ki teknik bir iştir ve bir fotoğrafçının paletini hakim olduğu teknikler oluşturur. Ama teknik, düşüncenin hizmetkarıdır. Öğrencilerime de bunu telkin ediyorum. Deneyin, öğrenin, zamanı gelince kullanabilecek durumda olun ama asla teknikten düşünceye doğru gitmeye çalışmayın. Bana projelerini anlatmak isteyen öğrencilerim ilk iş fotoğraflar tarif etmeye girişiyorlar. Bunu doğru bulmuyorum. Öncelikle önermeyi duymak istiyorum. Bu proje neden yapılıyor? Nerelerden esinlendi? Hayatı nasıl yorumluyor? Kişisel motivasyonlar nelerdir? Yapılmış benzer işlerdeki yaklaşımlar nelerdir, vs. Ancak bu sorular yanıtlandıktan sonra sıra teknik çözümlemeye gelebilir. Teknik nasıl olsa öğrenilir, hatta gerekirse bilen, yapabilen birine yaptırılır. Ama sanatsal ifade kendi içinizden çıkmalıdır ve bu öğrenilmez, keşfedilir.

Bir öğrencime tek bir şey öğretmem gerekseydi, şüpheci olmayı öğretirdim, ışık ayarını değil.

Aralık 2013

Kusura bakmayın; çok değiştiğim için sizi tanıyamadım. / I beg your pardon I didn’t recognize you – I’ve changed a lot.

with 2 comments

Babam öldüğünde, koca bir kütüphane yanıp kül olmuştu adeta.” 
Laurie Anderson (The Ugly One With the Jewels’dan)
 

Bizi bir araya getiren neydi?
Bunu anlamak için zaman geçirdik ve gördük ki yollarımızı birleştiren, hafızaydı.
Ben böyle hatırlıyorum.
Zamanda ileri geri volta atarken buluşmuştuk. Birimiz çok ama çok geç kalmıştı, diğeri belki düşündüğünden erken gelmişti. Başka biri kendisini dakik sanıyordu ama dakik olan sadece zamandı. Bu sayede buluştuk.
Yüklüydük. İri, hantal; küçük omuzlarımız için insafsızca ağır yükler.
Biz birer derin kayıttık. Hafızamızı yoklarken, zaten birer hafıza olduğumuzu farkettik.
Yükümüzü hafifletmeye kalkıştık. Eski fotoğraflara yetişememiş adsız, şekilsiz, kokusuz atalarımızın ta rüyalarımıza kadar gömdüğü, tıka basa doldurduğu binbir kimyevi, uçucu, yamalı, örselenmiş hatırayı ortalığa dökmek, kendi günümüze yer açmak, bunu gerekirse hoyratça yapmak, belki de şimdiden başkalarının aklına yük olmak istedik.
Bizi hatırlamasanız da olur ama hatırladıklarımızı hatırlayın diye yaptık bütün bunları.
“Hatırladıklarımızı hatırlayan birileri olsun” diye.
Bir zamanlar, bunu diyen biri olmuş besbelli.
Ama neden demiş? Bunu hatırlayan yok.
Sıra geldi bunu bulmaya.
Sıra geldi bunu, neden unutmanın ölüm kadar görkemli olduğunu hatırlamaya.

Orhan Cem Çetin
Ekim 2013 

halka sanat / galeri resmi açılışını 1 Kasım, Cuma 19:00’da “Kusura bakmayın; çok değiştiğim için sizi tanıyamadım.” isimli sergiyle yapıyor. Sergiye katılan sanatçılar: Sezgi Abalı Attal, Yaşar K. Canpolat ve Gözde Güngör

halka art / gallery opens officially on 1 November, Friday at 19:00 with an exhibition titled ” I beg your pardon I didn’t recognize you- I’ve changed a lot.” Artists are Sezgi Abalı Attal, Yaşar K. Canpolat and Gözde Güngör. 

Written by Orhan Cem Çetin

26 Ekim 2013 at 21:51

Beni ne kadar güzel bir adam yapmıştın. // You had carved such a nice man out of me.

leave a comment »

Bir süredir bu blogda paylaştığım yeni serim belli bir olgunluğa ulaştı. Bu olgunluk sabırsızlığımla birleşince, sevgili Özcan Yurdalan arcılığı ile Diyarbakır Fotoğraf Günleri‘nden gelen sergi davetine yanıt vermek için fazla düşünmedim. Kendi yaptığım 20 pigment baskı aşağıdaki künye metni ile 27 Mart – 7 Nisan 2013 tarihleri arasında, eski bir tekstil fabrikasından dönüştürülmüş etkileyici bir kompleksin içinde yer alan Sümerpark Amed Sanat Galerisi’nde, büyük bir karma serginin parçası oldu.

Objektif sponsorum SIGMA/FotoPro‘ya, sergileme sponsoru DİFAK’a ve tüm ziyaretçilere teşekkürlerimi sunuyorum.

Herkes İçin Duvar Kâğıtları

Süregiden Proje

Bu serinin esin kaynağı, gözlerimizi ayırmadığımız ekranlı cihazlardır. Ekranı, kullanıcının seçtiği bir görüntü kaplıyor. Açılan pencerelerin aralarını doldurduğundan olsa gerek “duvar kâğıdı” diye anılan bu görüntü sadece bir süs değil. Ara sıra, bir uygulamadan diğerine geçerken, cihazı açarken ya da kapatırken ya da ekrana şöyle bir göz attığımızda bize yaşamın ve varoluşun kullandığımız cihazın taşıyamayacağı derinlikte olduğunu hatırlatıyor. Sorumluluklarımızı, hesaplaşmalarımızı, tutkularımızı, gelecek kurgumuzu bize hatırlatıyor. Bu yüzden duvar kâğıdı dikkatle seçiliyor.

O halde bu alan bir fotoğrafçı için yeni bir mecra olamaz mı? Sergilenen fotoğrafları telefonunuzun ya da tablet bilgisayarınızın ekranında hayal edin. Altında yazan notu okuyun ve ne hakkında düşünmenizin önerildiğini de öğrenin. Beğenmezseniz, bir başkasını deneyin. Gündeminize uygun bir duvar kâğıdı mutlaka bulacaksınız.

Proje henüz tamamlanmadığından baskılar boyut ve baskı tekniği bakımından nihai değildir.

Wallpapers for All

Work in progress

This series has been inspired by electronic device screens that continuously arrest our gaze. An image selected or customised by the user occupies the screen. It is called a “wallpaper” probably because it fills the space between the opening windows but it is not there merely as a decoration. While we switch between applications or at startup or before shutting off, or when we simply stare at the screen, it occasionally and briefly reminds us that the depth of life and existance is beyond the scope of our devices. It reminds us of our responsibilities, conflicts, passions and our future plans. This is why selecting a wallpaper requires great care.

Hence the project. Why not use this space as a new medium for photography? Imagine the exhibited photographs on your own cellphone or tablet pc. Read the caption for a suggestion of what to contemplate about. If you do not like it, try another one. You will surely find one that suits your current agenda.

As the project is still in progress, the prints are not final editions in terms of size and printing technique.  

Written by Orhan Cem Çetin

04 Nisan 2013 at 01:54

İstanbul Modern’de “Yaklaş” // “Get Closer” at Istanbul Modern

leave a comment »

Daha önce İzmir ve Viyana’da sergilenmiş olan 2002 tarihli çalışmam Yaklaş, 20 Mart 2013 tarihinde İstanbul Modern‘de açılan koleksiyon sergisi Geçmiş ve Gelecek’e dahil edildi.

Müzenin ana sergisinde ilk kez fotoğraf koleksiyonundan da yapıtlar görülebiliyor.

Müzenin basın duyurusu için tıklayın.

Yaklaş // Get Closer // 2002

20 parça 20×30 cm (görüntü 10×15 cm) fine-art kağıt üzerine arşivsel pigment baskı

İlk sergileme versiyonlarında bir görsel bombardımanı halinde izleyici karşısına çıkan Yaklaş serisi, hayatı kendi öznel bakışımızdan çok, kaydedilmiş görüntüler üzerinden algılayışımızın adeta bir simülasyonudur. Serideki görüntüler, Orhan Cem Çetin’e ait sıradan hatıra fotoğraflarının içinden alınmış ayrıntılardır. Fotoğrafların içindeki bu çerçeveler, sonradan keşfedilen ayrıntılar hayatın gözlerimizin önünden geçişidir. Bu yönüyle Yaklaş serisi, oldukça deneysel görünüşüne karşın aslında bir belgesel, belki de hayatın ta kendisidir.

Written by Orhan Cem Çetin

21 Mart 2013 at 11:20

Mucizeyi beklemek, onu imkânsız kılar.

with 3 comments

Sergi: Deus Ex Machina // Korhan Karaoysal

23 Kasım – 30 Aralık 2012 // Operation Room

Herşeyin sarpa sardığı ve insan aklının kifayetsiz kaldığı noktada, bu sınırlı, bu kusurlu akıl ancak bir mucizeden medet umar.

Deus ex machina.

Makineden tanrı, ya da tanrı makinesi.

Antik tiyatro izleyicisi, hayatın anlamını kavramak, aydınlanmak, ders çıkarmak ve adalet duygusunu pekiştirmek üzere, rahatsız koltuğunda bu anı beklemektedir. Felaketin kaçınılmaz olduğu, çözümsüzlüğün kader haline geldiği noktada mucize gerçekleşir. Büyük bir gürültü ile gökten tanrı iner, imkânsızı gerçekleştirir, sorunları bir anda çözer, insanların üzerine adalet ve selamet yağdırır.

Oyunun sihrine kendisini kaptırmış olan izleyici o ana kadar fazlasıyla gergin ise de, içten içe sonunda mucizenin gerçekleşeceğini, hak ettiği katarsise kavuşacağını, mutlu sonun ardından, kendi mütevazı sahnesinin, evinin yolunu  tuttuğunda huzur ve umut dolu olacağını bilmektedir.

Acaba onu evde de bir deus ex machina beklemekte midir? Hiç kuşkusuz, evet.

Artık bu iyimserlikle hayatı ağırdan alabilir, kendi beceriksizliklerine, zaaflarına, tembelliğine göz yumabilir, işler kötüye gittiğinde sadece sızlanmakla yetinebilir.

Nasıl olsa o en ağrılı, o en tahammül edilmez noktada mucize gerçekleşecektir.

Gel gelelim, kusurlu akıl ne yazık ki tahammül edilmezliğin ölçüsünü bilmediğinden ve kendisini içine soktuğu oyunun çapraşık ve sarmal kurgusu nedeniyle asla bilemeyeceğinden, hayat beyhude bir bekleme salonuna dönüşür.

Korhan Karaoysal’ın uzun süredir, en başından beri takip ettiğim külliyatı işte bana bunları hissettirir. Kendisini bu kemirici bekleme halinin dışında tutma kibirini göstermeden, hayatın güya modern, tempolu, karmaşık kamuflajının içinden çekip çıkarttığı sahneleriyle, sessizce önümüzü keser.

O, fotoğraf çekmek için yaşamaz; yaşadığı için fotoğraf çeker. Fotoğraflarına mesafesizdir. Kendisi de bu sahnelerin orta yerindedir. Hayatın askıya alındığı, nefeslerin tutulup -bize yetecek kadar olsun- mucizenin beklendiği anları kayıt altına alır.

Bunu ustalıkla yapar. Hayatın akışındaki bu farketmek istemediğimiz, aynı nedenle kısacık geçen duraksama anlarını allayıp pullamaz, kendisi başka bir mertebedeymiş gibi hoyratça davranmaz. Kader birliği içinde, sessizce hatırlatır, bizle birlikte anlamaya çalışır sadece.

Korhan’ın işleri şunu der:

Bekleme. Mucizeyi beklemek, onu imkânsız kılar.

Tanrı, yani huzur, bir makinenin içinden çıkmayacaktır.

Bu bir fotoğraf makinesi bile olsa.

Orhan Cem Çetin

Ekim 2012

Written by Orhan Cem Çetin

06 Kasım 2012 at 20:53

Vahan Amca’yı buldum.

with one comment

Written by Orhan Cem Çetin

07 Ekim 2012 at 20:27

çektim i_shot, haberler news kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

“Park Halinde” Seul’de // “Parked Position” at Seul

with 2 comments

Yeni Çağ / Park Halinde (2011, 100×150 cm Lambda Print Diasec)
“Encounters: Turkish Contemporary Art in Korea” sergisinde.

TÜRKİYE’DEN ÇAĞDAŞ SANATIN SON DÖNEM ÖRNEKLERİ GÜNEY KORE’DE ULUSLARARASI SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR

Türkiye’den çağdaş sanatın uluslararası platforma taşınması için çalışmalarını sürdüren Contemporary Istanbul önemli bir uluslararası sergiye imza atıyor. 6-26 Eylül 2012 tarihleri arasında düzenlenecek olan “Encounters: Turkish Contemporary Art in Korea  (Karşılaşmalar: Türk Çağdaş Sanatı Kore’de)” adlı sergide başarılı genç sanatçıların ve dünya çapında saygınlığa sahip Türk sanatçıların eserleri ilk defa geniş kapsamlı bir seçki ile Güney Kore’nin başkenti Seul’de yer alacak. Uzakdoğu’nun en güçlü kültür ve finans merkezlerinden biri olan Seul’de düzenlenecek serginin Türk çağdaş sanatının uluslararası ölçekteki değerini artıracak.

Güney Kore’nin başkenti Seul’de 5-26 Eylül 2012 tarihlerinde gerçekleşecek “Encounters: Turkish Contemporary Art in Korea (Karşılaşmalar: Türk Çağdaş Sanatı Kore’de)” sergisi Türkiye’den çağdaş sanatı Uzakdoğu’nun kültür ve finans merkezlerinden biri olan Seul’de tanıtmayı ve Kore’de Türkiye çağdaş sanat alanında pazar yaratmayı amaçlıyor. Sergide başarılı genç sanatçılar ile beraber bugünün sanatına yön vermiş 54 sanatçının yaklaşık 100 eseri yer alacak.

 Özellikle 1990 sonrasında üretilen sanat eserlerine yer verilecek sergi, Türkiye’de çağdaş sanatın somutlaşmaya başladığı, sanatçıların kendi dillerini yarattıkları, dünyada tanınmaya başladıkları ve Türkiye’de sanatın modernden çağdaşa geçtiği bir döneme ışık tutuyor. Son dönem üretilen işler ise bu dönemi, çatışmaları ve farklılıkları tüm zenginliğiyle yansıtmayı amaçlıyor.

 “Türkiye’den çağdaş sanatın değeri daha da artacak”

Contemporary İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli “Finans ve kültür alanlarında güçlü bir pazar haline gelen Güney Kore’de düzenleyeceğimiz bu sergi, Türk çağdaş sanatı ve sanatçıları için önemli bir platform oluşturacak. Encounters ile Türk çağdaş sanatının küresel çapta bilinirliğinin daha da artacağına, eserlerin yüksek satış değerlerine ulaşacağına inanıyorum” dedi.

 “Batıdaki en Doğulu ülke ile Doğudaki en Batılı ülkenin teması”

Serginin küratörü Hasan Bülent Kahraman sergiyle ilgili şunları söyledi: “Encounters sözcüğü hem 1950’lerden bugüne çok çeşitli düzeylerde devam eden Türkiye-Güney Kore buluşmasını ve etkileşimini anlatmakta, hem de kendi coğrafyasında sürekli olarak Doğu-Batı ikilemi yaşamış, kendi modernleşme sürecinde bütün parametrelerini Batıya göre ayarlamış Batıdaki en Doğulu ülkenin, şimdi Doğudaki en ‘Batılı’ ülkeyle olan temasını vurgulamaktadır. Serginin en önemli yanı Türk sanatının ‘çocukluk hastalıkları’ndan kurtulduğunu gösteren yapıtlardan oluşması.’

 Türkiye’den çağdaş sanatın sanatının güçlü isimleri de Kore’de

“Encounters: Turkish Contemporary Art in Korea” sergisinin bir diğer bölümü olan “Transitions: From Modern to Contemporary”de ise Türkiye’den çağdaş sanata yön veren çok güçlü isimlerin eserleri yer alacak. Dünyanın önemli müzelerinde koleksiyonlara kabul edilen, Türkiye sanat üretiminin dünyada yer edinmesini sağlayan ve günümüzdeki çağdaş sanatın oluşumuna katkıda bulunan Burhan Doğançay, Komet, Erol Akyavaş gibi sanatçıların yapıtları, serginin “Transitions” başlıklı bölümünde sanatseverlerle buluşacak.

 Kore’de sanat dolu bir ay: Gwangju Bienali, KIAF Sanat Fuarı ve

Seul Medya Sanatları Festivali

“Encounters: Turkish Contemporary Art in Korea” sergisi Kore’de uluslararası sanat etkinlikleriyle aynı dönemde gerçekleşecek. Dünyaca ünlü Gwangju Bienali bu yıl 7 Eylül – 11 Kasım tarihleri arasında “Roundtable” temasıyla sanatseverlerle buluşacak. “Encounters” ile aynı tarihlerde gerçekleşecek bir diğer etkinlik ise KIAF Uluslararası Sanat Fuarı.  13 – 17 Eylül tarihleri arasında Seul’de gerçekleşecek KIAF, dünya çapında binlerce sanatseveri Seul’da bir araya getirecek. Diğer bir etkinlik olan Uluslararası Medya Sanatları Bienali ise 11 Eylül – 4 Kasım 2012 tarihleri arasında gerçekleşecek.

Ara Square’deki sergide şu sanatçıların eserleri yer alacak:

Ardan Özmenoğlu, Aslımay Altay Göney, Arslan Sükan, Ayça Telgeren, Bahar Oganer, Bedri Baykam, Burçak Bingöl, Burcu Aksoy, Burcu Perçin, Burhan Doğançay, Can Kurucu, Can Ertaş, Cevdet Erek, Çınar Eslek, Deniz Üster, Ebru Uygun, Ekrem Yalçındağ, Elif Uras, Elif Boyner, Erol Akyavaş, Ferhat Özgür, Filiz Azak, Gökçe Erhan, Haluk Akakçe, Hüsamettin Koçan, Ilgın Seymen, İrem Tok, Jale Çelik, Kemal Seyhan, Kezban Arca Batıbeki, Komet, Maide Bulak, Murat Germen, Nazif Topçuoğlu, Nejat Satı, Nermin Er, Nezaket Ekici, Orhan Cem Çetin, Osman Dinç, Seçkin Pirim, Sevim Sancaktar, Seydi Murat Koç, Seza Paker, Sıtkı Kösemen, Sümer Sayın, Tuğberk Selçuk, Yaşam Şaşmazer, Yağız Özgen, Yeşim Akdeniz, Yıldız Şermet, Zeynep Kayan.

Contemporary İstanbul basın duyurusundan.

Written by Orhan Cem Çetin

06 Eylül 2012 at 12:46

öyle bir şey

with one comment

Bir fotoğrafta kimse görünmüyorsa, fotoğrafçı ayrıcalıklıdır.

Bir fotoğrafta sadece bir kişi görünüyorsa, o kişi ayrıcalıklıdır.

Bir fotoğrafta iki kişi görünüyorsa, kendisini ikinci sayan kişi ayrıcalıklıdır.

Zira kainattaki diğer herşey dışarıda bırakılmış, sadece o içeri buyur edilmiştir.

Bu fotoğraf, ara sıra göz attığımızda bizi zamanda, henüz o günü yaşamadığımız daha eski bir noktaya savuran, işi bitmiş, süslü ve atmaya kıyamadığımız davetiyeler gibidir.

Davet bitmiş, ortalıkta kimse kalmamıştır ama, dahil edilmiş olmanın gururu bize ömür boyu yetecektir.  

cemre için;

orhan cem çetin / mayıs 2012

nerede / where is this?

If no one appears in a photograph, the photographer is privileged.
If only one person appears in a photograph, that person is priviliged.
If two people appear in a photograph, only the one who assumes to be secondary is privileged.
Because, everything in the universe has been excluded and only that person has been admitted in.
That photograph is like those fancy invitation cards which are both obsolete and indispensible and which, as we occasionally glance over, throw us away to a point in the past where we have not enjoyed the day yet.
The event is over and no one is around but the honor of having being invited will last us a lifetime.
for cemre;
ocç / may 2012


Written by Orhan Cem Çetin

23 Haziran 2012 at 00:20

haberler news, sanat art, sergi, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

Onsekiz Fotoğrafçıdan Tek Bir Poz

with 2 comments

Koço Çevrimiçi  Koço Online / Orhan Cem Çetin 2012 / 100×100 cm c-print, diasec

ALİ’NİN KOÇO’SU MİLLİ REASÜRANS SANAT GALERİSİ’NDE

Onsekiz Fotoğrafçıdan Tek Bir Poz

Burcu Aksoy, Can Altay, Ani Çelik Arevyan, Arif Aşçı, Banu Cennetoğlu, Orhan Cem Çetin, Zekai Demir, Hasan Deniz, Ahmet Elhan, Cemal Emden, Murat Germen, Ara Güler, Sıtkı Kösemen, Nevzat Sayın, Ahmet Sel, Serkan Taycan, Nazif Topçuoğlu, Özcan Yurdalan gibi isimlerin bir araya gelerek Ali Arif Ersen’e destek olmak amacıyla Koço’dan tek poz çektiler. Küratörlüğünü Serhan Ada’nın yaptığı sergi 7 Haziran 2012 Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde izleyicilerle buluşacak.

Son sekiz yıldır locked in sendromuyla yatağa bağlı yaşayan fotoğrafçı Ali Arif Ersen dünyayla iletişimi gözleriyle kuruyor. Annesine, dostlarına, çevresindekilere sol gözünü kırparak “evet, peki” diyor. Sağ gözünün üzerinde bir gözlüğe iliştirilen lazer kalemini alfabe üzerinde gezdirerek kelimeler yapıyor, anlık isteklerini aktarıyor, zor sorular soruyor, eskilere dair anılarını paylaşıyor. Ersen, bir yandan müzik dinlemeye, kitap dinlemeye devam ediyor. Dünyada olup bitenle ilişkisini gevşetmiyor. Arada atıverdiği kısa kahkahalar bunun en güzel işareti.

Bu projede Ali’ye yarın objektifi eline alsa neyi çekerdi sorusu soruldu. Kendisi hiç tereddüt etmeden

“K-O-Ç-O” harflerini göz ucuyla yazdı. Üzerine uzun boylu yorum yapmadan… projeye katılacak sanatçı arkadaşlarını fotoğraf çekmeye değil, muhabbete, birlikte yiyip içip söyleşmeye davet eder gibi. Başka hiçbir kısıtlama, koşul yoktu. Projenin adı daha o anda kendiliğinden konuldu: “Ali’nin Koço’su”.

Ali’nin önerdiği pozu, davet ettiği Koço’yu çekmek üzere konuşulan, yazışılan tüm fotoğrafçılar pek az istisnayla bu işe gönüllü olarak katılmaya hemen evet dediler. Bundan sonra işin nasıl ilerleyeceği, takvim gibi pratik konulara sıra geldi. Arada zaman ayırabilenler Koço’da bir akşam bir araya gelip projeyi konuştular.

Bu sergi, onsekiz fotoğrafçının bir fotoğrafçı arkadaşlarının davetine birer pozla katıldıkları gönüllü ve kolektif bir paylaşım sürecinin sonucu. Türkiye’de fotoğrafın önemli onsekiz adının işlerinin toplandığı sergi aynı temaya farklı yaklaşımları sunarken bir yandan bir sanatsal ifade biçimi olarak ulaştığı üslup ve teknik çeşitliliğini aynı mekânda yanyana  görerek hatırlamamıza katkıda bulunuyor.

Bir sanatçının davetine ellerinde işleriyle katılan onsekiz fotoğrafçının sergisi “Ali’nin Koço’su” 7 Haziran’da Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde açılacak ve tüm yaz boyunca açık kalacak. Sergiden elden edilen gelir tümüyle Ali Arif Ersen’e aktarılacak.

Maçka Cd. 35 Teşvikiye-Şişli 34367 İstanbul
Tel: (212) 230 19 76 Santral: (212) 231 47 30 Fax: (212) 219 62 58
http://www.millireasuranssanatgalerisi.com
 
%d blogcu bunu beğendi: