postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for the ‘hakkımda about_me’ Category

Bookbound

leave a comment »

2 Ekim – 15 Kasım 2018 tarihleri arasında Evin Sanat Galerisi‘nde izlenen, küratörlüğünü Eda Yiğit’in yaptığı solo sergim Sahne Arkası‘nı oluşturan işleri paylaşmaya devam ediyorum.

Aşağıdaki seri, Türkiye’nin önde gelen matbaalarından Ofset Yapımevi‘nin sipariş ettiği yaratıcı bir çalışmadır. Fotoğrafların her birinde, Ofset Yapımevi’nin MoMA, Aperture, ve Magnum gibi prestijli yayıncılar için basmış olduğu kitap veya dergilerden biri kullanılarak, içeriğin ve tasarımın çağrışımları doğrultusunda oluşturulmuş mikro sahneler görülmektedir. 2015 yılında üretilmiş olan seri daha önce Frankfurt Kitap Fuarı ve ArtIstanbul Sanat Fuarı’nda görülmüştür. Sahne Arkası’nda yalnızca ilk 6 iş sergilenmiştir.

I continue to share works from my latest solo Backstage at Evin Art Gallery, curated by Eda Yiğit between 2 October – 15 November 2018)

The below series (Bookbound / 2015) is a creative project commisioned by Ofset Yapımevi, one of the leading printing companies in Turkey. In each photograph, there is a micro scene created using one of the books or magazines printed by Ofset for prestigious publishers such as MoMA, Aperture and Magnum and inspired by the content and design of the publication. Only the first 6 works have been shown at Backstage.

 

 

 

 

 

 

 

 

İstanbul’un Fosilleri // Fossils of Istanbul

leave a comment »

İstanbul’un zeminine yapışıp fosilleşmiş çöplerin kendilerinden daha ömürsüz Polaroid transfer kopyalarının kopyalarıdır. (1994)

Polaroid transfer copies of copies of trash, stuck and fossilized on Istanbul’s surface, which are much less durable than what they depict. (1994)

 

(2 Ekim – 15 Kasım 2018 tarihleri arasında Evin Sanat Galerisi‘nde izlenen, küratörlüğünü Eda Yiğit’in yaptığı solo sergim Sahne Arkası‘nı oluşturan işleri paylaşmaya devam ediyorum.)

I continue to share works from my latest solo Backstage at Evin Art Gallery, curated by Eda Yiğit between 2 October – 15 November 2018) 

 

 

 

 

Written by Orhan Cem Çetin

17 Ocak 2019 at 13:18

Cem & Cem

leave a comment »

Art unlimited Yaz 2018 sayısı için şahane insan Çınar Eslek‘in başlattığı bir süreç sonunda Cem Akaş ile buluştuk ve sohbetimiz kayıt altına alındı. Buluşmamızı belgeleyen bir de fotoğraf olması gerekiyordu; ben de yukarıdaki işi yaptım. Bir tarafta maydanoz, diğer tarafta küpe çiçeği.

Written by Orhan Cem Çetin

10 Temmuz 2018 at 23:50

Sınır Tanımayan Bitkiler // Plants Without Borders

leave a comment »

PrintPrintPrintPrintPrintPrint

Black Sea. Kaleidoscope.

Works by Florian Bachmeier (Germany), Artur Bondar (Ukraine), Orhan Cem Çetin (Turkey) and Ramin Mazur (Moldova).

11-20 November 2016 // Kösk  // Munich

Plants Without Borders

Life always prefers being near water supplies. Coastal regions around the world have therefore historically been home to civilizations and they have in turn pushed each other away to have superior access to this valuable resource, hence moving, disseminating, shifting boundaries. However, despite the resulting inevitable human mobility and forced dislocations, shifting boundaries have also mixed cultures at a profound scale.

The photo series “Plants Without Borders” by Orhan Cem Çetin, through images of commonly cultivated plants with captions in Turkish, Bulgarian, Romanian, Russian and Georgian (next to Latin), attempts to reveal the fact that despite apparent segregation in terms of national identities and culture, the peoples around The Black Sea (and the rest of the world) share habits and interests for vital ingredients that involve the survival of the human species.

We are a big family artificially compartmented and no other life form on the planet really care about the imaginary borders that us humans have drawn on land, as long as it finds a patch of soil to root into.

Fotokopiler bittikten sonra gelenler için. // For those who arrived after all the handouts were gone.

leave a comment »

aile_the_family_80x120cm_orhan_cem_çetin_2016log

Aiile / The family

Tasfiye

Birkaç yıldır gündemimde bu var. Ne çok eşya biriktirmişiz ailece. Onlardan kurtulma işi bana verildi. Ama ne mümkün. Günün birinde işe yarar düşüncesiyle poşetlere, kutulara, çekmecelere, odalara yığılmış irili ufaklı, eski püskü şeyler.

İşe yaradılar. Bu sergiye vesile oldular.

 

Objeler

Onlara çok ama çok yakından bakmak istedim. Değişmiş, tanınmaz hale gelmişler. İşlevlerini, kimliklerini kaybetmişler. Çoğunu tanımıyorum. Yok olma yolundalar. Toz var. Çok fazla toz var. Toz taneciği meğer bir nokta değil bir iplikçik imiş. Tüm bu objeleri de ince lifler, çizgisel sıralanmalar, zincirler oluşturuyor. Toz tanecikleri belli ki böyle eşyalardan, belki canlılardan, cansızlaşarak kopup dağılmışlar. Her yerdeler. Bazıları da  ben objeleri fotoğraflarken, o esnada kurtuluyorlar büyük yapıdan. Toz tekrar eşya oluyor mu?

 

Eski fotoğraflar

Elbette. Çok fazla fotoğrafım var. Eskicilerden gelenlerle ailemden gelenler birbirine karışma yolunda. Kim bunlar? Onlar da atılacak birer eşya olmuş. Bu eski fotoğraflar kartondan, gümüşten, jelatinden ve ışıktan yapıldılar. Şimdi hepsi kaynaklarına geri dönme yolundalar. Bu solma, yok olma sürecini hızlandırmak istedim. Taklit ettikleri insanların yanına yollamak istedim onları ve onları bu hale ben getirdim. Fotoğrafladım ve azat ettim.

 

Videolar

Biri inşa, diğeri imhaya dair. Birini, çarkıfelek bitkisinin bir tutam ölü deliotu içinde yerleşeceği adresi arayışını  hızlandırdım, diğerini, ilk alev söndükten sonra kıvılcımların yanmış kağıt ve pamuk lifleri içinde yakacak yer aramalarını ise yavaşlattım. Gördüm ki, inşa ve imha aynı dansa sahip. İkisinin adımlarını uydurdum.

 

Cem

Şubat 2016

 

 

 

 

Clearance

That is my agenda for the last couple of years. Turns out that we are a family of very efficient gatherers. And now, I am asked to get rid of what has been gathered. No way! A huge pile of old, worn out items that come in all sizes, stacked in plastic bags, boxes, drawers and rooms, assuming that one day we might need them.

Which was right. They sparked this exhibition.

 

Objects

I wanted to observe them very, very closely. They had changed beyond recognition. Lost their functions, identities. Most are unknown to me. They are in the process of total destruction. There is also dust. Too much dust. The dust particle, I found out, is not a particle. It is a tiny length of fibre, a very small strand. And all these objects are compositions of thin fibres, linear constructions, chains and alignments. Apparently, dust is coming from such objects, maybe from living things, separated from them as dead tissue before setting off for their everlasting journey. They are everywhere. Some of them were detached from the bigger construct right in front of my eyes, while I was photographing them. Are dust particles ever recycled into objects again?

 

Old photographs

Of course. I own too many photographs. Those that I acquired second hand and those from my family are slowly mixing together. Who are these people that eventually turned into junk? These prints were made of paper, silver, gelatine and light. Now they are all migrating back to where they originally came from. I wanted to accelerate this process of fading and disintegration. I felt a desire to send them next to the people they mime and I turned them into what you see in my images. I photographed them and I set them free.

 

Videos

One is about construction and the other one is about destruction. I had to accelerate one; the one which shows a passiflora plant looking for its final address within a bunch of dead alyssum. I slowed down the other one, the one which shows sparks looking for further victims, travelling along fibres of already burnt paper and cotton wool. And I saw that, construction and destruction enjoys the same dance. All I did was match their pace.

 

Written by Orhan Cem Çetin

17 Şubat 2016 at 00:10

Bir ben vardır benden biiiiip…

leave a comment »

İstanbul merkezli tematik aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta, Kasım 2014 için, tabu kavramı hakkında kaleme aldığım yazım, gazetenin izni ile aşağıda.
İyi okumalar.

 

Bir öğrencimin mezuniyet projesi taslağının yarattığını öğrendiğim huzursuzluk, bu ay yazımın fitili oldu.

Otoerotizm. Onanizm. Mastürbasyon.

Konu bu. Kesinlikle rahat konuşamadığımız bir konu. “Hetero-erkil” toplumlarda eşcinsellik bir tabu iken, öyle görünüyor ki otoerotizm daha da büyük, daha da affedilmez bir tabu.

Hemen her öğretide vurgulanan “Önce kendini sev” düsturu belli ki bunu kastetmiyor. Kendini sev ama lütfen fazla ileri gitme.

Oysa bireyin bir mini-evren olduğu (en-el hak), yapabiliyorsa tümüyle kendisine yetebilmesi gerektiği, kendisini sevmezse kimseyi sevemeyeceği vs. sürekli vurgulanıyor.

Kendine yetmenin, yani başka bir bireye ihtiyaç duymadan varolabilmenin, daha doğrusu mutlu olabilmenin sınırı acaba ne? Ve daha önemlisi, neden bir sınır var? Tümüyle kendimize yetebilmemiz toplumsal yaşamın sonunu getireceği için olmasın?

Başka birisi olmadan, sadece kendim ile başbaşa kalıp kendimi takdir edebilirim. Kendimi anlayabilirim. Kendimi eğlendirebilirim, gezdirebilirim, besleyebilirim, şımartabilirim.

Bir dakika… Şımartmak mı? Lütfen bunu kendine dokunmadan yapabilir misin? Lütfen işin içine cinsel aygıtları karıştırmaz mısın? Zira onlar esasen sana ait değil.

Tıpkı sana ait zannettiğin kredi kartlarının aslında bankaya ait olması gibi, bedenin de aslında senin değil. Sana koşullu olarak verildi ve ancak limitleri dahilinde kullanabilirsin. Limit aşımı halinde kullanımın kısıtlanır, hatta elinden alınır. Boşuna sızlanma; sözleşmeyi imzalamadan önce ince yazıları okumuş olmalıydın.

Bedenin sana aitmiş gibi davranmaya kalkıştığın anda -ki bu yaşamına son vermeyi de içeriyor- cezasız bırakılmazsın. Öyle bir ceza ki, sana bir ödül gibi de gelebilir.

Orhan Cem Çetin
Ekim 2014

 

Written by Orhan Cem Çetin

14 Kasım 2014 at 11:11

İfadenizi alabilir miyim?

with one comment

İstanbul merkezli tematik aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta, Ekim 2014 için, aşırılık hakkında kaleme aldığım yazım, gazetenin izni ile aşağıda.
İyi okumalar.

 

Bazı insanlar dünyaya nötr bir yüzle değil, bir yüz ifadesi ile geliyor.

Örneğin ben. Benim yüzümde her zaman üzgün bir ifade vardır. Daha doğrusu varmış. Kendimi her an mutsuz hissettiğimden değil, çehrem öyle. Bazıları sürekli hayretle, kimileri tiksinerek ya da can sıkıntısından patlayacakmış gibi bakar çevresine.

Yüz ifadelerini, dolayısıyla karşımızdaki insanın duygusunu okuyabilmek, doğuştan gelen ve evrensel bir yeti. Çok da önemli. Bu yetimiz sayesinde dünyanın neresinde olursak olalım muhatabımızla daha bir kelime konuşmadan atmosferi kavrama ve gerekiyorsa oradan tüyme şansını elde ediyoruz.

Ancak işin bir yönü daha var; o da yine evrensel bir dürtü olarak bir görünüşün içinde insan yüzleri arayıp -olmasa bile- bulma ve o ifadeyi, dolayısıyla taşıdığı duyguyu kopyalama eğilimimiz.

Buna göre, sürekli iri gözler ve kalkık kaşlarla çevresine bakan birisi aynı anda dünyaya şaşkınlık ve merak zerk ediyor olamaz mı? Ben acaba çevreme hiç istemeden, ya da daha doğrusu herhangi bir çaba göstermeden hüzün yayıyor olabilir miyim? Sakıncası yok.

Hüzün genelde Arabesk, banal bir duygu durumu kabul ediliyor. Portekiz’de tanıştığım bir fotoğrafçıyla sohbet ederken ona hüzün kavramını şöyle anlatmaya çalışmıştım: Ortada hiçbir neden yokken peşinen üzülmek. Meğer aynısı Portekiz’de de varmış: Saudade. Geçmişlerindeki şiddetli Arap etkisinden olsa gerek. Fado müziğini de daha iyi kavramıştım bu bilgi sayesinde.

Az önce sakınca yok dedim; bana göre hüzün çok faydalı. O bir aşı. Trajedi gelmeden önce onun provası, temrini. Böylece korkulan gerçekleştiğinde hazırlıksız yakalanmıyor, şoka girmiyoruz.

O yüzden ben, yaşlandıkça belirginleşen üzgün bakışlarımdan, yani, bu bakışları sunuyor olmaktan memnunum. Ama bana “Sen nasıl bir ifade görmek isterdin insanların yüzlerinde?”  diye soracak olursanız, sanırım meraklı bir yüze her zaman daha çok ihtiyacım var.

Orhan Cem Çetin, Eylül 2014         

Written by Orhan Cem Çetin

14 Ekim 2014 at 11:57

hakkımda about_me, sanat art, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

%d blogcu bunu beğendi: