postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for the ‘hakkımda about_me’ Category

Sınır Tanımayan Bitkiler // Plants Without Borders

leave a comment »

PrintPrintPrintPrintPrintPrint

Black Sea. Kaleidoscope.

Works by Florian Bachmeier (Germany), Artur Bondar (Ukraine), Orhan Cem Çetin (Turkey) and Ramin Mazur (Moldova).

11-20 November 2016 // Kösk  // Munich

Plants Without Borders

Life always prefers being near water supplies. Coastal regions around the world have therefore historically been home to civilizations and they have in turn pushed each other away to have superior access to this valuable resource, hence moving, disseminating, shifting boundaries. However, despite the resulting inevitable human mobility and forced dislocations, shifting boundaries have also mixed cultures at a profound scale.

The photo series “Plants Without Borders” by Orhan Cem Çetin, through images of commonly cultivated plants with captions in Turkish, Bulgarian, Romanian, Russian and Georgian (next to Latin), attempts to reveal the fact that despite apparent segregation in terms of national identities and culture, the peoples around The Black Sea (and the rest of the world) share habits and interests for vital ingredients that involve the survival of the human species.

We are a big family artificially compartmented and no other life form on the planet really care about the imaginary borders that us humans have drawn on land, as long as it finds a patch of soil to root into.

Reklamlar

Fotokopiler bittikten sonra gelenler için. // For those who arrived after all the handouts were gone.

leave a comment »

aile_the_family_80x120cm_orhan_cem_çetin_2016log

Aiile / The family

Tasfiye

Birkaç yıldır gündemimde bu var. Ne çok eşya biriktirmişiz ailece. Onlardan kurtulma işi bana verildi. Ama ne mümkün. Günün birinde işe yarar düşüncesiyle poşetlere, kutulara, çekmecelere, odalara yığılmış irili ufaklı, eski püskü şeyler.

İşe yaradılar. Bu sergiye vesile oldular.

 

Objeler

Onlara çok ama çok yakından bakmak istedim. Değişmiş, tanınmaz hale gelmişler. İşlevlerini, kimliklerini kaybetmişler. Çoğunu tanımıyorum. Yok olma yolundalar. Toz var. Çok fazla toz var. Toz taneciği meğer bir nokta değil bir iplikçik imiş. Tüm bu objeleri de ince lifler, çizgisel sıralanmalar, zincirler oluşturuyor. Toz tanecikleri belli ki böyle eşyalardan, belki canlılardan, cansızlaşarak kopup dağılmışlar. Her yerdeler. Bazıları da  ben objeleri fotoğraflarken, o esnada kurtuluyorlar büyük yapıdan. Toz tekrar eşya oluyor mu?

 

Eski fotoğraflar

Elbette. Çok fazla fotoğrafım var. Eskicilerden gelenlerle ailemden gelenler birbirine karışma yolunda. Kim bunlar? Onlar da atılacak birer eşya olmuş. Bu eski fotoğraflar kartondan, gümüşten, jelatinden ve ışıktan yapıldılar. Şimdi hepsi kaynaklarına geri dönme yolundalar. Bu solma, yok olma sürecini hızlandırmak istedim. Taklit ettikleri insanların yanına yollamak istedim onları ve onları bu hale ben getirdim. Fotoğrafladım ve azat ettim.

 

Videolar

Biri inşa, diğeri imhaya dair. Birini, çarkıfelek bitkisinin bir tutam ölü deliotu içinde yerleşeceği adresi arayışını  hızlandırdım, diğerini, ilk alev söndükten sonra kıvılcımların yanmış kağıt ve pamuk lifleri içinde yakacak yer aramalarını ise yavaşlattım. Gördüm ki, inşa ve imha aynı dansa sahip. İkisinin adımlarını uydurdum.

 

Cem

Şubat 2016

 

 

 

 

Clearance

That is my agenda for the last couple of years. Turns out that we are a family of very efficient gatherers. And now, I am asked to get rid of what has been gathered. No way! A huge pile of old, worn out items that come in all sizes, stacked in plastic bags, boxes, drawers and rooms, assuming that one day we might need them.

Which was right. They sparked this exhibition.

 

Objects

I wanted to observe them very, very closely. They had changed beyond recognition. Lost their functions, identities. Most are unknown to me. They are in the process of total destruction. There is also dust. Too much dust. The dust particle, I found out, is not a particle. It is a tiny length of fibre, a very small strand. And all these objects are compositions of thin fibres, linear constructions, chains and alignments. Apparently, dust is coming from such objects, maybe from living things, separated from them as dead tissue before setting off for their everlasting journey. They are everywhere. Some of them were detached from the bigger construct right in front of my eyes, while I was photographing them. Are dust particles ever recycled into objects again?

 

Old photographs

Of course. I own too many photographs. Those that I acquired second hand and those from my family are slowly mixing together. Who are these people that eventually turned into junk? These prints were made of paper, silver, gelatine and light. Now they are all migrating back to where they originally came from. I wanted to accelerate this process of fading and disintegration. I felt a desire to send them next to the people they mime and I turned them into what you see in my images. I photographed them and I set them free.

 

Videos

One is about construction and the other one is about destruction. I had to accelerate one; the one which shows a passiflora plant looking for its final address within a bunch of dead alyssum. I slowed down the other one, the one which shows sparks looking for further victims, travelling along fibres of already burnt paper and cotton wool. And I saw that, construction and destruction enjoys the same dance. All I did was match their pace.

 

Written by Orhan Cem Çetin

17 Şubat 2016 at 00:10

Bir ben vardır benden biiiiip…

leave a comment »

İstanbul merkezli tematik aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta, Kasım 2014 için, tabu kavramı hakkında kaleme aldığım yazım, gazetenin izni ile aşağıda.
İyi okumalar.

 

Bir öğrencimin mezuniyet projesi taslağının yarattığını öğrendiğim huzursuzluk, bu ay yazımın fitili oldu.

Otoerotizm. Onanizm. Mastürbasyon.

Konu bu. Kesinlikle rahat konuşamadığımız bir konu. “Hetero-erkil” toplumlarda eşcinsellik bir tabu iken, öyle görünüyor ki otoerotizm daha da büyük, daha da affedilmez bir tabu.

Hemen her öğretide vurgulanan “Önce kendini sev” düsturu belli ki bunu kastetmiyor. Kendini sev ama lütfen fazla ileri gitme.

Oysa bireyin bir mini-evren olduğu (en-el hak), yapabiliyorsa tümüyle kendisine yetebilmesi gerektiği, kendisini sevmezse kimseyi sevemeyeceği vs. sürekli vurgulanıyor.

Kendine yetmenin, yani başka bir bireye ihtiyaç duymadan varolabilmenin, daha doğrusu mutlu olabilmenin sınırı acaba ne? Ve daha önemlisi, neden bir sınır var? Tümüyle kendimize yetebilmemiz toplumsal yaşamın sonunu getireceği için olmasın?

Başka birisi olmadan, sadece kendim ile başbaşa kalıp kendimi takdir edebilirim. Kendimi anlayabilirim. Kendimi eğlendirebilirim, gezdirebilirim, besleyebilirim, şımartabilirim.

Bir dakika… Şımartmak mı? Lütfen bunu kendine dokunmadan yapabilir misin? Lütfen işin içine cinsel aygıtları karıştırmaz mısın? Zira onlar esasen sana ait değil.

Tıpkı sana ait zannettiğin kredi kartlarının aslında bankaya ait olması gibi, bedenin de aslında senin değil. Sana koşullu olarak verildi ve ancak limitleri dahilinde kullanabilirsin. Limit aşımı halinde kullanımın kısıtlanır, hatta elinden alınır. Boşuna sızlanma; sözleşmeyi imzalamadan önce ince yazıları okumuş olmalıydın.

Bedenin sana aitmiş gibi davranmaya kalkıştığın anda -ki bu yaşamına son vermeyi de içeriyor- cezasız bırakılmazsın. Öyle bir ceza ki, sana bir ödül gibi de gelebilir.

Orhan Cem Çetin
Ekim 2014

 

Written by Orhan Cem Çetin

14 Kasım 2014 at 11:11

İfadenizi alabilir miyim?

with one comment

İstanbul merkezli tematik aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta, Ekim 2014 için, aşırılık hakkında kaleme aldığım yazım, gazetenin izni ile aşağıda.
İyi okumalar.

 

Bazı insanlar dünyaya nötr bir yüzle değil, bir yüz ifadesi ile geliyor.

Örneğin ben. Benim yüzümde her zaman üzgün bir ifade vardır. Daha doğrusu varmış. Kendimi her an mutsuz hissettiğimden değil, çehrem öyle. Bazıları sürekli hayretle, kimileri tiksinerek ya da can sıkıntısından patlayacakmış gibi bakar çevresine.

Yüz ifadelerini, dolayısıyla karşımızdaki insanın duygusunu okuyabilmek, doğuştan gelen ve evrensel bir yeti. Çok da önemli. Bu yetimiz sayesinde dünyanın neresinde olursak olalım muhatabımızla daha bir kelime konuşmadan atmosferi kavrama ve gerekiyorsa oradan tüyme şansını elde ediyoruz.

Ancak işin bir yönü daha var; o da yine evrensel bir dürtü olarak bir görünüşün içinde insan yüzleri arayıp -olmasa bile- bulma ve o ifadeyi, dolayısıyla taşıdığı duyguyu kopyalama eğilimimiz.

Buna göre, sürekli iri gözler ve kalkık kaşlarla çevresine bakan birisi aynı anda dünyaya şaşkınlık ve merak zerk ediyor olamaz mı? Ben acaba çevreme hiç istemeden, ya da daha doğrusu herhangi bir çaba göstermeden hüzün yayıyor olabilir miyim? Sakıncası yok.

Hüzün genelde Arabesk, banal bir duygu durumu kabul ediliyor. Portekiz’de tanıştığım bir fotoğrafçıyla sohbet ederken ona hüzün kavramını şöyle anlatmaya çalışmıştım: Ortada hiçbir neden yokken peşinen üzülmek. Meğer aynısı Portekiz’de de varmış: Saudade. Geçmişlerindeki şiddetli Arap etkisinden olsa gerek. Fado müziğini de daha iyi kavramıştım bu bilgi sayesinde.

Az önce sakınca yok dedim; bana göre hüzün çok faydalı. O bir aşı. Trajedi gelmeden önce onun provası, temrini. Böylece korkulan gerçekleştiğinde hazırlıksız yakalanmıyor, şoka girmiyoruz.

O yüzden ben, yaşlandıkça belirginleşen üzgün bakışlarımdan, yani, bu bakışları sunuyor olmaktan memnunum. Ama bana “Sen nasıl bir ifade görmek isterdin insanların yüzlerinde?”  diye soracak olursanız, sanırım meraklı bir yüze her zaman daha çok ihtiyacım var.

Orhan Cem Çetin, Eylül 2014         

Written by Orhan Cem Çetin

14 Ekim 2014 at 11:57

hakkımda about_me, sanat art, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

Sanat dünyası kedilerin eline mi geçti?

leave a comment »

İstanbul merkezli tematik aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta, temayı 1 ay gecikmeyle izleyerek yazmaya devam ediyorum.
Ağustos 2014 için, sokak sanatı hakkında kaleme aldığım yazım aşağıda.
İyi okumalar.

 

Sokak kedisi olmanın kuralları yazılsaydı, ilk madde herhalde şu olurdu:

“Yemeğini asla bulduğun yerde yeme.”

Acaba sanat dünyası da kedilerin eline mi geçti? Zira sanat, hemen her zaman bulunduğu yerden apar topar alınıyor, gizli, steril, korunaklı bir yere götürülüyor, yesinler diye.

Oysa en başta böyle değildi; ihtiyaç hasıl olduğunda, öfkede, cenazede, ayrılıkta, deli sevinçte, hemen oracıkta beliriyor, oh, taze taze yeniyordu.

Yıllar önce, parçası olduğum bir performansı (Ütü Masası / Ayak Takımı performans grubu: Öykü Potuoğlu Cook, John Cook, Figen Evren ve ben) izledikten sonra gelip beni bulan ve birlikte bir radyo programı yapmayı teklif eden Ceyda Karamürsel sayesinde, “Radyo Sanatı” diye anılan bir sanat disiplini olduğunu öğrenmiştim. Açık Radyo’da haftada bir gece geç saatlerde yayınlanan, Gaygoni A.G. adını verdiğimiz programda hem arşivlerden mevcut yapıtları yayınlamış hem de davet ettiğimiz sanatçıların canlı performanslar gerçekleştirmesi için platform oluşturmuştuk. Replikas, Baba Zula, Sıfır (Zafer Aracagök ve arkadaşları), Sad Eyed Lemurs, Zeynep ve Özgür Erkekli, Fatih Aydoğdu aklımda kalan isimler.

Radyo sanatı, özellikle Avusturya’da gelişmiş olan bir disiplin. En kısa tanımı, radyo yayını ile aktarılan ses düzenlemeleri, ya da ses heykelleri.

Manifesto şurada (İngilizce): www.kunstradio.at/TEXTS/manifesto.html

Seslerin radyo ile aktarılması, hem sanatçıyı hem de izleyiciyi benzersiz biçimde özgürleştiriyor. Yapıtın eşzamanlı üretilip paylaşılmasına karşın, sanatçı ve izleyici karşı karşıya gelmiyor. Hatta birbirinin nerede olduğunu ya da olup olmadığını dahi bilmiyor. Yapıt, oluştuğu her noktada farklı bir biçim alıyor, ortam sesleri ve radyo cihazına bağlı olarak dinlendiği her noktada farklı ve özgün bir “edisyon” oluşuyor. İzleyici tutsak değil. Dinlemek ya da kulak vermek mecburiyetinde olmadığı gibi, sesi kısıp bir telefon görüşmesi yapabilir, tümden kapatabilir, zaplayabilir ve en önemlisi performans sırasında dilediği gibi öksürebilir ve bir otomobildeyse korna çalabilir.

İzleyicinin özgürlüklerinin farkında olan -bir önceki yazımın sonunda söz ettiğim terbiyesiz- sanatçı da böylelikle dilediği kadar aşırı noktalara gidebilir. Çok daha cesaretli, deneysel, tüm ölçülerin dışına çıkan ses işlerinin üretilmesi böylelikle mümkün olur. Bir gece, Robert Adrian X’in 30 dakika süren ve sadece yoğun, tekdüze alkış sesinden oluşan 1996 tarihli işi Applaus’u yayınlamıştık örneğin. Anonsu duymadan, ortadan giren bazı dinleyiciler radyoyu arayıp arıza olduğunu haber vermişlerdi.

Şuradan bazı ünlü örnekleri dinleyebilirsiniz:

http://alien.mur.at/sound/

Kısacası, sanatla müzelerde, galerilerde, kalın ve pahalı kitaplarda karşılaşmanın mutlaka olumlu tarafları var ama bu biraz da turla seyahat etmeye benzemiyor mu? Tersine, sanatla ona mahkum olmadığınız yerlerde karşılaşmanın nimetleri muhtemelen çok daha fazla. Bunu da, ehlileştirilmesi mümkün olmayan, kafese girmeyen, girerse yemden sudan kesilip ölen, bulduğunuz yerde durup, korkutmadan izlemeniz gereken yabani kuşlara benzetelim.

Ha, bu bir kargaysa ve de elinizdeki cevize göz dikmişse, taş atar kaçırırsınız, olur biter.

 

Orhan Cem Çetin, Temmuz 2014         

Bugün yapılacak işler

with 4 comments

Bugün benim doğum günüm

Bugün bir doğum günü armağanı oldurulacak

Kalıcı bir armağan

Erkenden kalkılacak

Kapı açılmayacak, telefonlara cevap verilmeyecek

Evdeki malzemeyle yetinilecek

Kendime hiç kızılmayacak, doğum günü çocuğu olduğum akılda tutulacak

Pasta şart

Şöyle, bulaşıcı bir pasta

Gün sonunda TV ekranını kaplamış olacak

Aralardan Cine-5 seyredilecek

Tüm çorapların burunları kesilecek

Şu burun öteki çorabın olsa nasıl dururdu diye bakılacak

Sonra hepsi çöpe atılacak

Çöp torbaları yetecek mi acaba diye düşünülecek

Sıra saçlara gelecek

Saçlar evin herhangi bir yerinde kırpık kırpık kesilecek

Aynaya bakılacak

Aynaya pasta sürülecek

Ayna çöpe atılacak

Makas da çöpe atılacak

Kafa da çöpe atılıyormuş gibi yapılıp çöpün içinde gülünecek

Yeni Nike ayakkabılar mikrodalga fırında kızartılıp koklanacak

Evdeki tüm kalemler biraraya getirilip bulaşık makinesine doldurulacak

Deterjan gözüne eriyen aspirin konulup kalemler yıkanacak

Sonra hepsi çöpe atılacak

Buzdolabındaki tüm kavanozlar çöpe boşaltılacak

Boş kavanozlardan ve şişelerden sokak kapısının dibinde kule yapılacak

Ocağa makarna suyu konulacak

Onun adı makarna suyu kalacak

Makarna suyundan neskafe yapılacak

Neskafenin yarısı içilip kalanı önce kafaya sonra çöpe dökülecek

Kafaya neskafa adı verilecek

Neskafaya pasta sürülecek

Ne kadar temizlik malzemesi varsa, diş macunu da dahil olmak üzere çöpe atılacak / dökülecek / boşaltılacak

Bakkala telefon edilip 15 – 20 milyonluk bir sipariş verilecek ama çırağa kapı açılmayacak, göz deliğinden bakılmayacak

Çöp salonun ortasına boşaltılacak

Çöpün üstüne oturulacak

Kıç sağa sola sallanarak iyice yerleşilecek

Pantolon çıkartılıp çöp yığınına atılacak

Elektrik süpürgesiyle çöp çekilebildiği kadar çekilecek, artık çekilemediği yerde bırakılacak ama makine çalışmaya devam edecek

Saç kurutma makinesi de çalıştırılıp elektrik süpürgesinin yanına konulacak arkadaş olarak

Ara sıra gelinip bu listeye bakılacak

Listeye pasta sürülecek

İçki içilebilir ama kesinlikle sarhoş olunmayacak

Bir miktar içki kafaya dökülecek

Çöpteki ayna bulunup bakılacak

Ayna tekrar yerine koyulacak

Ayakkabılar bulundukları yerlere beton çivisiyle veya japon tutkalıyla tutturulacak

Ayaktaki ayakkabı dahil

Kendi kendine yastık kavgası yapılacak

Kavga bittiğinde uzun süredir aranmamış bir arkadaşa telefon edilecek, ona Guatemala’nın uluslararası erişim kodu sorulacak.

En az yirmi kişiye daha telefon edilip aynı soru sorulacak

Radyoda canlı telefon bağlantısı olan bir istasyon bulunup aranacak, soru oraya da sorulacak

Sorunun yanıtı 118’den öğrenilecek

Pastayla duvara yazılacak

Telefon ve radyo çöpe atılacak

Kapının önündeki kavanoz kulesi yere devrilecek

Kavanozlar kırılırsa bugünün anısına kırıkların üstünde yürünecek

Kavanozlar kırılmazsa çekiçle kırılacak ve bugünün anısına kırıkların üstünde yürünecek

Yangın çıkartılacak

Telefon çöpten çıkartılıp itfaiye aranacak

İtfaiyeye yanlış adres verilecek

 (Bedava Gergedan’dan)

Written by Orhan Cem Çetin

28 Mart 2014 at 11:31

Ruh Halimi Belgeliyorum

leave a comment »

postparalax varken başka mecralardan gelen yazı taleplerine hemen evet diyemiyorum. Geçtiğimiz yıl, uzun süre benden içerik isteyen bir dergiye de -sağolsunlar- sadece bu refleks nedeniyle bir türlü evet demediğimi farkettim ve “Çağdaş Fotoğraf” başlığı altında hazırladıkları dosyada işlerimle yer almaya, kendi görüşümü kaleme almaya razı oldum. Böylece aşağıdaki kısa yazı ortaya çıktı.
İlke gereği, başka mecralar için yazdığım yazıları, henüz yayınlanmadan burada paylaşmıyorum. Bu bir periyodik ise, genellikle bir sonraki sayının çıkmasını bekliyor, sonra izin alıp buraya da koyuyorum. Ancak bu kez işler biraz ters gitti. Yazıyı gönderdikten sonra iletişim kesildi. Dergiyi o ay piyasada bulamadım. Genelde nezaketen bir kopya adresime yollanır. O da gelmedi. E-postalarım yanıtsız kaldı. Dergi çıktı mı, yazı yayınlandı mı, asla öğrenemedim. Bu nedenle blogda paylaşma koşulları bir türlü oluşmadı. Sonra da gündemim değişti ve bu konuyu doğrusunu isterseniz unuttum, gitti.
Ancak son zamanlarda hakkımda aynı vesile ile üretilen iki çalışma, (önce Ali Taptık’ın yazdığı sergi değerlendirmesi, daha sonra Cemre Yeşil’in yakında basılacak kitabı; ikisine de minnettarım) beni çok duygulandırdı ve aslında röportajlar dışında kendi çalışma pratiğim hakkında net ve kalıcı bir söz söylemediğimi farkettim. Sonra şu yazı aklıma geldi. Neredeyse bir manifesto olduğunu gördüm ve paylaşmanın zamanı geldi diye düşündüm.
İyi okumalar. 

Önce çağdaş fotoğraf dendiğinde ne anlamamız ve ne anlamamamız gerekir, buna değinmek doğru olacak. 

Günümüz sanatı, güncel sanat, çağdaş sanat etiketlerini biliyorsunuz. Başta biraz tartışılmıştı. Günümüz ne demek? İçinde yaşadığımız mevcut gün, günümüz oluyor ve bu sürekli kendisini güncelliyor. O halde günümüz sanatı demek fazlasıyla değişken bir eksende, esasen olanaksız, beyhude bir tanım çabası ortaya koyuyor.

Kendisini güncelliyor dedik. Güncel sanat da işte aynı nedenle tanımlama yeteneği olmayan bir tanım. Keza çağdaş sanat. İstisnasız her yapıt, tanım gereği üretildiği esnada çağdaştır. O halde çağdaş sanat yeterince ayrıştırıcı değil.

Çağdaş fotoğraf lafının da ne kadar tanımlayıcı olduğu böylelikle ortaya çıkıyor.

Yani, demeye çalıştığım şu ki, bu tanımları çözümlemek için içerdikleri sözcüklere değil, çevrelerindeki uzlaşıya bakmak gerekiyor. Zira esasen herkes neden bahsedildiğini gayet iyi biliyor. Bazı kavramlar böyledir. Tanımlamak olanaksızdır ama onun ne olduğu hakkında kesin bir mutabakat vardır. Örneğin orgazm.

Neyse, laf nereye geldi. Hepinizin malumu olan bu konuyu gündeme getirdiğim için bağışlayın. Ama, çağdaş sözcüğü öylesine pozitif yüklü ki, birileri için “Çağdaş fotoğraf yapıyor” dendiği anda diğerleri, “Ne yani bizimki çağdışı mı? Modası geçmiş mi? Ne?” diye ayağa kalkıyor.

Bu noktada, aşağıda asıl tanımı yapacağımı bekliyorsanız, aldanıyorsunuz. Zira bu benim işim değil. Ben bir pratisyenim. Daha çok kendi üretimimden, kendi pratiğimden, kendi dünyamdan söz edebilirim, kendimi tanımlamayı deneyebilirim, ki aslında ihtiyacım olan da budur:

Başka fotoğrafçılar için söylenen sözleri kişisel almadım. Hatta, benim için söylenen sözlerin bile bir kısmını kişisel almadım.

Bir fotoğrafçı olduğumu hiç unutmadım. Bu işi meslek olarak da yaptım, bu sayede hayat hakkında çok şey öğrendim.

Fotoğrafın gücüyle ilgilendiğim kadar güçsüzlüğüyle de ilgilendim. Aynısını kendime de yaptım. Bu sayede başka sanatları da deneyebildim. Bu deneylerden öğrendiklerimi birbirine kaynaştırmayı da denedim.

Başka alanlardan gelen sanatçılarla ortak çalışmalar yapmaktan çok büyük bir haz aldım. Onlardan çok şey öğrendim.

Hayatın ve fotoğraf teknolojisinin ivmeli değişimine karşı koymadım. Bu değişimi işlerime ister istemez yansıttım. Hem de patinaj yapmamış oldum.

Dünyayı izledim ama yerel olmayı da önemsedim.

İzleyiciyi çok önemsedim. Her zaman izleyici ile birlikte ürettiğimi hissettim.

Vb.

Bütün bunları da çağdaş fotoğrafçı olayım diye yapmadım. Hatta, herhangi bir şey olayım diye değil, sadece yapmadan duramadığım için, iyi kötü bir varolma stratejisi izlediğim için yaptım.

Ne iyi ki yaptıklarım mecrasını buldu, insanlar beni yüreklendirdi. Bu cesaretle de değişmeye devam ediyorum.

Çağdaş fotoğraf konusuna dönecek olursak; yukarıda yazdıklarımın ışığında, içine sokulduğum kategori ile herhangi bir sorunum olmadığını, aksine işlerimin çağdaş sanatın şemsiyesi altında ele alınıyor olmasının çabamı daha anlaşılır kıldığını belirtmeliyim.

Zira ben ruh halimi belgeliyorum ve aranan tanım da belki budur.

 

Orhan Cem Çetin
Eylül 2013

Written by Orhan Cem Çetin

22 Mart 2014 at 00:03

%d blogcu bunu beğendi: