postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for the ‘negatifadam’ Category

Bu aralar neyi çalışıyorsunuz bakalım?

leave a comment »

2004 yılında yazmışım.

O tarihlerde düzenli olarak “tekno mizah” yazıları yazdığım bir dergi, iç karartıcı mı bulduklarından nedir, yayınlamayı bir bahaneyle reddetmişti. Ardından gelişen gergin diyalog sonunda dergi ile yollarımızı ayırdığımız için de sinirlenip bir tarafa kaldırmıştım. Epeydir burada paylaşmak için arıyordum, sonunda buldum.

İyi okumalar.

Bu aralar neyi çalışıyorsunuz bakalım?

Fotoğrafçılar meclisinde söz dönür dolaşır, sonunda kimin hangi fotoğrafları çekmekte olduğuna gelir. Bunun adı da “bilmemneyi çalışmak”tır.

– Eee? Son günlerde neyi çalışıyorsun?

– Ben balıkçıları çalışıyorum.

– Öyle mi! Ben de balıkları çalışıyorum.

– Ben terk edilmiş mekânları çalışıyorum.

– Ben seyyar dondurmacıları çalışıyorum.

Gözleri, dudakları, hatta göbek deliklerini, akla hayale gelmedik konuları “çalışan” fotoğrafçılar var. Siz bu aralar neyi çalışıyorsunuz? Neyi fotoğrafı çekilmeye değer buluyorsunuz? Ve neden? El değmemiş bir konu bulmak üzere mi başlıyor arayışınız, yoksa ihmal edilmiş bir toplumsal yaraya parmak basmak mı amacınız? Tersinden söyleyecek olursak, bir konuyu çalışmak ona paye vermek, onu önemsemek, onu seçkin, seçilmiş, ayrıcalıklı kılmak mı oluyor?

28 Ocak 2004 tarihli Posta gazetesi duruyor önümde. Gazetenin sloganı “Türkiye’yi ve insanları çok seviyoruz”. Tam orta yerde bir haber: “Tek fotoğrafı var, o da ölü.” Söz konusu tek fotoğraf da orada nitekim. Erzurum’da, okul dönüşü donarak ölen Hüseyin Şahan’ın (13) “hayattaki” tek fotoğrafını, kurtar(ama)ma ekipleri çekmiş. Habere göre Hüseyin Şahan parasızlıktan tek bir kare fotoğraf çektirememiş o güne kadar. Bu hiçbir zaman göremeyeceği fotoğrafının çekilebilmesi için sıradışı bir ölümle noktalaması gerekmiş hayatını.

Hiçkimse durduk yerde bedavadan “çalışmamış” Hüseyin Şahan’ın sıradan hayatını, dudaklar, göbek delikleri, kulak memeleri dururken. Gazetenin sayfalarını çeviriyorum. Bakalım kimlerin, nelerin fotoğrafı çekilmeye değer bulunmuş dünya gözüyle, Allah korusun, ölmelerine gerek kalmadan. Seren Serengil ve cezaevinde dünya evine girdiği Cengiz İmren, Hüseyin Şahan haberinin hemen yanıbaşında, dalgın dalgın objektife bakıyorlar. Onların altında da Cem Yılmaz’ın sahte cips imalatçısı pozu. Sayfayı çevirince iş iyiden iyiye çığrından çıkıyor. Hülya Avşar’ın silikonlu diz kapakları, mucize Japon otomobilleri, fark yaratan gömlekler, farklılığınıza yaraşır kokular. Evet, kokunun bile fotoğrafı çekilmiş. İlerleyen sayfalarda, bir kilit firması bastırmış parayı, yarım sayfa ilan vermiş. Anahtar deliğinin fotoğrafı çekilmiş de Hüseyin Şahan’ın çekilmemiş. Yazar kasa, şok fiyata koşu bandı, uçan çizme, popçu, topçu, sosyete gülü, Boğaz Köprüsü’nün aşınan halatı, çalınan yılkı atları bile çalışılmış da Hüseyin’in henüz ölme fırsatı bulamamış olan arkadaşları çalışılmamış.

İlginç bir haber gerçekten. Kendisini teyit eder nitelikte. Sanki burada asıl mesele bir çocuğun okul yolunda yok yere hayatını kaybetmesi değil de, o güne dek hiç fotoğrafının çekilmemiş olması. Bu okulun tek öğrencisi Hüseyin miydi? Sadece onun kullandığı yolda mı donma tehlikesi vardı? Hüseyin’in okul arkadaşlarının, öğretmenlerinin, ailesinin haber olmak, fotoğraflanmak, içinde bulundukları adaletsizlikle gündeme gelmek için donarak ya da açlıktan ya da bir başka sudan sebeple ölmeleri mi gerekiyor? O saatten sonra fotoğrafları çekilse ne olur, çekilmese ne olur.

Hoş, çalışılan konular çalışılınca ne oluyor? Sadece güzelliğin, estetiğin, “grafiksel hazların çalışıldığı” iyi huylu projeleri zaten hiç dokunmadan bir tarafa bırakıyorum. Öte yanda dünyayı değiştirme, adalet sağlama, toplumsal duyarlık oluşturma iddiası taşıyan, kaybolan kültürel değerlerden tutun da emek sömürüsü, toplumsal baskı vb. konulardaki fotoğraf projelerinin sadece birer fotoğraf projesi olarak kalmaları, üstelik “çalışılmış” damgası yüzünden bir daha kimsenin o konuya elini sürmemesi, ortaya çıkan ürünlerin sadece fotoğrafçılar arasında paylaşılmaları ve bana göre böyle bir içerik için Türkiye’de henüz en yanlış mecra olan sanat galerilerinde sergilenmeleri son noktada neye yarıyor?

Fotoğraflarda gözler önüne serilen adaletsizliğe, haksızlığa karşı kitlesel tepki, aksiyon, muhalefet beklenirken, çoğu kez fotoğrafçıya yönelik yoğun bir takdir ile sonuçlanıyor proje. “Helal! Ne konu bulmuş be!” Tıpkı çağdaş habercilikte haberin yapılışının, yapılmış olmasının, haberin yerine geçmesi gibi.

Ne var ki suistimal insanın doğasında var. En küçük bir zaaf, üstü açılınca hemen mikrop kapar.

Eğer biz, yediklerimizin lezzetine ve görünüşüne besin değerinden daha fazla önem vermeye devam edersek, bu zavallı midemize daha çoook abur cubur ve hatta sinsi zehirler girecektir.

Afiyet olsun.

OCÇ / Şubat 2004

Written by Orhan Cem Çetin

05 Eylül 2012 at 13:10

Cihangir’de bir gece

with 7 comments

Aşağıdaki yazı, taa 1996 yılında, o zamanlar sevgili Nadir Ede’nin editörü olduğu Fotoğraf Dergisi’ndeki Mayın Tarlası başlıklı köşemde yer almıştı. Hatırlayanlar olacak, Mayın Tarlası daha sonra Geniş Açı dergisinde de sürmüş, 1999 yılında ise sona ermişti. Yazıyı okuyacak olursanız, lütfen 15 yıl öncesinin anlatıldığını dikkate alınız, zira anlatılanların çoğu artık maziye karışıp gitmiş durumda.

Merhaba;

Ben İstanbul’da, Cihangir’de yaşıyorum.

İnsanlar ikiye ayrılır. Cihangir’den iğrenenler ve Cihangir’e önem verenler. Benim hangi kamptan olduğum adresimden belli. Cihangir’de yalnızlık insana başka yerlerden daha çok hüzün verir. Çünkü sokaklardaki yaşam gürültüsü burada hiç kesilmez. Birşeyleri kaçırıyormuş hissi verir evinde tek başına oturanlara. Ben de geçenlerde bir akşam Cihangir’de bir başıma kaldım, sıkıldım, geç vakit dolaşmaya çıktım.

Bizim sokağın ucunda bir otopark var. Orada eski bir ev vardı, yıkıldı, arazisi otopark oldu. Hatta yıkılan evin kim bilir kaç senelik havagazı tesisatının bir bölümü aylarca boş arazinin ortasında garip bir heykel gibi yükselmişti. Sonra onu da koparıp attılar. İşte o otoparkın önünden geçerken, tuhaf bir manzarayla karşılaştım. Otoparkın girişinde, tam da sokak lambasının sahne ışığı gibi aydınlattığı noktada alengirli bir koltuk duruyordu. İhtiyar zengin işi, oymalı moymalı, iri çiçekli, pek süslü birşey. Karşı köşede saygıdeğer bir döşemeci var. Belli ki o vermiş. Tamir ettirilip uzun süre alınmamış, saygıdeğer döşemeci de aradan bir sene geçince sinirlenip koltuğu otoparkçıya bağışlamış. Yalnız, “eve götürülmemek koşuluyla.” Karşı köşeden, akşama kadar emeğinin yavaş yavaş toprağa karışmasını izleyerek intikam alıyor. İşte o koltuğun üstünde, tam da ışığın merkezinde, bir sokak köpeği ile bir sokak kedisi yan yana yatmışlardı. Köpek yarı beline kadar sarkmış, kedi ısınmak için ona sokulmuş, öylece uyuyorlardı. İkisi aynı renkteydi. Sarı-kahverengi tüyleri birbirine karışmış, birinin nerede bittiği, diğerinin nerede başladığı belli değil. Dönüp otoparkçılara baktım nedense. Göz göze gelip gülümsemek istemiştim galiba. Ancak yalnızca sırtlarını gördüm ve bir anlık duraksamadan sonra yoluma devam ettim.

Az sonra adı bile ürkütücü olan, Cihangir’in en tekinsiz sokaklarından biri olarak bilinen “Arslan Yatağı Sokağı”ndan geçiyordum. Yıllar önce bir arkadaşımız gece misafirliğe gelmiş, daha sonra da oturduğu yerde uyuyakalmıştı. Uzak bir semtte yaşıyordu. Ertesi sabah da erkenden bir işi varmış. Uyanıp “Ben gitmeliyim,” diyor, biraz durup tekrar uykuya dalıyordu. Bu birkaç kez tekrar ettikten sonra geceyi bizde geçirmeyi kabul etmişti. Ertesi gün anlattı. Uyku arasında kendisini Arslan Yatağı Sokağı’ndan geçerken hayal edip gitmekten vazgeçiyor, kan ter içinde tekrar uykuya dalıyormuş. Neyse. Bu sokak, bir özel hastanenin arkasına düşer. Hastane duvarının dibinde de bir çöp noktası vardır. Burada her zaman öbek öbek iğrenç çöpler yığılı durur. Neden o nokta, belli değil. Kim atar bu çöpleri, o da bilinmez. Belediye orayı temizleyip kocaman saksılı bitkiler yerleştirdi de yine önleyemedi çöp atılmasını. Bir de baktım ki, bu kez de çöpler tutuşmuş, alevler ağaçlara kadar yükseliyor. Kapkara bir duman. Berbat bir koku. Nasıl anlatmalı; poşet ve kirli çorap yanığı kokuyor. Nefesimi tutarak yaklaşırken, az ötedeki cam şişe kumbarası yerine yasadışı çöp öbeğine atılmış bir rakı şişesi müthiş bir gürültüyle patladı ve parçaları çevreye yayıldı. Ben bu kez burnumla birlikte ikinci bir patlamaya karşı gözlerimi de kapatarak hızla yangın yerinden uzaklaştım.

Tüm sürücülerin gecikmiş, sabırsız veya sarhoş olduğu ya da hasta taşıdığı için çok hızlı otomobil kullandığı Sıraselviler Caddesi’nden geçip sonunda insanların bulunduğu bir yere vardım. Kalabalık, karanlık, gürültülü bir yere. Kimi zaman, canlı müzik dinlemek istediğimde buraya gelirim. Burada herkes birbirine iyi davranır. Hiçkimse gergin değildir çünkü. Minibüslerde daha çok sorun çıkıyor, inanın. Tanıdık yüzler vardır burada ama, gerçekte hiçbiriyle tanışmam. Hiçbiri de beni tanımaz. Kalabalığın arasına karışır, kendimi unutur, yalnızca dinlerim. Kalabalığı ite kaka en arkaya ilerleyip her zamanki yerimi aldım ve sanırım bu satırları da o sırada düşünmeye başladım. Dalıp gitmişim. Aniden sağ tarafımda bir hareketlenme oldu. İnsanlar telaşla açıldılar. Birisi midesini yere boşaltmış. Görevliler hemen koşup geldiler ve kötü manzarayı gazete sayfalarıyla örttüler. Orada ilk kez bir gazete gördüğümü fark ettim. Az önce dans ederek servis yapan ve ayrıcalıklı olduklarını hissettirmeye çalışan genç görevliler şimdi yaptıkları işten nefret ediyor gibi görünüyorlardı. Gözüm yerdeki gazeteye takıldı. Üstünde kocaman harflerle “PKK 6 kişiyi öldürdü” yazıyordu. “Bu nasıl bir gece,” diye düşündüğüm anda sırtımdan hızla itildim. Dönüp baktığımda tanımadığım bir adamla göz göze geldik. Özür diler bir ifadeyle avuç içini bana doğru kaldırdı. Her zaman olan şey. Dans hâkimiyetini kaybetmiş bir sarhoş. Kızamadım. İyi niyetli ve sevimli görünüyordu. Kulağıma bağırarak “Seni iki tane görüyorum şu anda,” dedi bana. Ben de ona, “O halde, aradaki 7 farkı bul bakalım,” diyerek gülümseyip tekrar sahneye doğru döndüm. Böyle bir yerdir burası.

Tekrar düşüncelerime dönmüştüm. Müzik sesi yükselmişti Ben şu anda okuduğunuz cümleleri kafamda evirip çeviriyor ve bir yandan da çevremdeki resimlere bakıyordum. Oradaki herkes gibi. Orada herkes bir diğeri için seyirliktir. Derken, elimdeki kocaman bira bardağının ortamdaki ter buharının da yardımıyla parmaklarımın arasından yere doğru çekildiğini hissettim. Ancak artık çok geçti ve bardak bir anda yere çakıldı. En başta kendim olmak üzere, insanlar bu kez de benim yüzümden hızla birer adım kaçıştılar. Ama nafile. Burada paçalarınızın temiz kalması olanaksızdır. Çok utandığımı hissettim. Herkes benim sarhoş olduğumu düşünüyor olmalıydı. Şöyle bir çevreme baktım. Birisini seçip, ellerimin de yardımıyla ona –duyamayacağını bile bile- “Burada bir tür şeytan üçgeni var galiba,” dedim. Gülümsedi bana, içim rahatladı.

Sonra oradan çıktım. Eve dönmek için. Arslan Yatağı Sokağı’ndaki yangın hala sönmemişti. Ortalıkta benden başka kimse yoktu. Gerçi her zaman karanlık balkonlarda oturan birileri vardır. Onları yalnızca öksürdükleri ya da sigaralarından derin bir nefes çektikleri zaman fark edersiniz.

Böyle gecelerde kendi kendime bir oyun oynarım. Bir tür Rus ruleti. Evimin bulunduğu sokakta ve evime dönerken yaparım bunu yalnızca. Gözlerimi kapatır ve yürürüm. En çok kaç adım atabildiğimi sayarım. Şu ana kadar rekorum 42. Bu oyun genellikle bir otomobile toslamamla son bulur. Deneyin. Seveceksiniz. Çok heyecanlı bir oyun. Gözünüzü açmak için dayanılmaz bir istek duyuyorsunuz. Anlatması çok zor. Birisi o anda sizi izliyorsa, “Acaba ne düşünüyordur,” diye merak ediyorsunuz. Sonra, çok da korkuyorsunuz. Bir arabanın altında kalmanız, bir çöp bidonunun içine devrilmeniz ya da uyuyan bir sokak köpeğinin karın boşluğuna basmanız işten bile değil. Attığınız her adım kendiniz için yarattığınız bilinmezliği katlayarak artırırken bir yandan da size gurur veriyor. Duramıyorsunuz da. Ne anlamı var ki durmanın?

O gece ancak 17 adım atabildim. Gözümü açtığımda, bizim apartmanın önünde bir karaltı olduğunu fark ettim. Yere çömelmiş, bir şeyler yapıyordu. Yaklaşınca tanıdım. Bizden birkaç apartman ötede ve bildiğim kadarıyla yalnız yaşayan bir müzisyen. Benden daha yaşlı bir adam. Bir saksafoncu. Tanışmıyoruz. Adını bile bilmiyorum. Öteden beri göz göze geliyoruz ama, bir komşumuzla arkadaşlık ettiği için yeni yeni selamlaşmaya başladık. Onun evi bizden birkaç kat daha yüksekte. Sabaha kadar da ışığı yanar. Bizim balkondan yukarı doğru bakınca geniş salonunun beyaz, geniş, avizesiz ve aydınlık tavanı görünür. Herhalde bu yüzden, onun evinde saksafonu dışında hiç eşya bulunmadığına inanırım.

Şimdi düşünüyorum da, aslında onun bir müzisyen olduğunu da kesin olarak söyleyemem. Tek bilgim, zaman zaman evinden sokağa yayılan ve herkesin duygularını altüst eden alto saksafon sesi. Onu hiç elinde kutusuyla işe –ya da herhangi bir başka yere- giderken de görmedim. Ama o yine de çizgili bol pantolonları, Woody Allen yürüyüşlü hafif ayakkabıları ve ters uyku düzeniyle gerçek bir cazcı.

İşte oydu karaltı. Arkadaşı olan komşumuz tatile gittiğinden onun görevini devralmış, kırık bir melamin tabaktan sokak kedilerini besliyordu. Büyük bir ciddiyetle kimin az, kimin çok yediğini izliyor, oburları elinin tersiyle alınlarından iterek adalet de dağıtıyordu aynı anda. Yanına çömeldim. Karşılaştığımız için mutlu olmuştum belli belirsiz. Aramızda çok kısa ve yazmaya değmeyecek kadar da yüzeysel bir konuşma geçti. Nicedir beklenen tanışmamız için fazlasıyla sönük bir konuşma. Sonra onu evime davet ettim, bir fincan kahveyi bahane ederek. Hiç gülümsemiyordu. Çok uzun bir cümleyle davetimi geri çevirdi. Bu ciddi bir yenilgiydi benim için. Elimi anahtarlığıma atarak hemen ayrıldım yanından.

Evim sabırla beklemişti beni. Herşey bıraktığım gibiydi. Şükürler olsun. Hemen masama geçip, yaklaşan uykumun gece boyunca biriktirdiğim düşüncelerimi silip süpürmesine fırsat vermeden yazmaya başladım.

Birkaç gün sonra, yazımın son halini yakın bir arkadaşıma okuttum. Hiç sesini çıkartmadan sonuna kadar okudu ve sonra,

– Güzel, dedi. Çok güzel. Ama, bütün bunların fotoğrafçılıkla ne ilgisi var?

– Hiç ilgisi yok, dedim. Olması da gerekmiyor. Hayatta sadece fotoğrafçılık mı var?

– Tamam da, dedi, hatırlatmak bana düşmez ama, bu yazıyı bir fotoğrafçılık dergisi için yazmadın mı sen?

– İyi ya, dedim. Bir fotoğrafçılık dergisi, hayatta sadece fotoğrafçılığın olmadığını söylemenin en doğru yeri değil mi?

Written by Orhan Cem Çetin

29 Ağustos 2011 at 11:48

Steve McCurry İstanbul’daydı.

with 7 comments

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da bir sergi açıldı.

Artık üretimine son verilmiş olan, bir dönemin kült diapozitif filmi Kodachrome‘un üretim bantından çıkan son makarası, ünlü fotoğrafçı Steve McCurry‘ye verilmiş, o da küçük bir Dünya turu yaparak bu filmi kullanmış. Çektiği fotoğraflar Dünya’da ilk kez, Sn. Engin Özendes’in küratörlüğünde İstanbul Modern’de sergileniyor.

Bir yayın kuruluşu benden bu sergi hakkında bir yazı kaleme almamı rica etti. Ben de zaten kayıtsız kalamayacağım söz konusu proje hakkında yazmayı kabul ettim. Ancak sergiyi birçok bakımdan sorunlu bulduğumu ve yazının azıcık dikenli olabileceğini belirttim. Önce “Tamam, tabii ki, nasıl isterseniz,” dendiği halde daha sonra biraz tedirgin olup benden olabildiğince yumuşak yazmamı rica ettiler. Ben de bunun üzerine beni affetmelerini, istek üzerine üslup oluşturamayacağımı belirttim ve yazıyı -şimdilik- yazmadım.

Üç zaman içinde sergi hakkındaki fikirlerimi bir yazıya döküp dikenlerden etkilenmeyen, daha uygun bir mecrada sizlere sunacağım.

Şimdilik yukarıdaki fotoğrafları, yazacağım yazının özeti mahiyetinde paylaşıyorum.

Written by Orhan Cem Çetin

07 Ağustos 2011 at 18:16

Biraz da gülelim (1 Nisan münasebetiyle)

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

01 Nisan 2011 at 00:32

çektim i_shot, negatifadam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Düztaban Fotoğrafçılar İçin Mazeret Kılavuzu

leave a comment »

(Bu yazı, 2005 yılında yazılmıştır)

Dijital fotoğrafın hem amatör, hem mesleki alanda yerini sağlamlaştırması ile birlikte, fotoğraf etrafında dönen gündelik konuşmalar da değişti, kendine özgü bir jargon, bir mantık edindi, yepyeni bir fotoğraf kültürü oluştu.

Çoğunuz izlemişsinizdir; en popüler gizli kamera şakalarından biri minilab görevlisinin müşterinin banyo için verdiği film kasetini tezgahın altında elçabukluğu ile değiştirip film şeridini kurbanın dehşetle açılan gözlerinin önünde boylu boyunca kasetten dışarı çekerek “Bakın, çektiğiniz fotoğrafların hiçbiri çıkmamış!” demesidir. Bu şakanın dijital versiyonu acaba ne olacak? “Efendim bakın, kartınızda hiç görüntü yok, siz sadece ses kaydı yapmışsınız!” mı? Ya da, “Efendim, ne demek ‘Ben çiftleşen fil fotoğrafları çekmedim’. Bunlar ne? Bu sizin kartınız değilmi? Yanınızda eşiniz var diye bizi zor durumda bırakmayın lütfen!” mi?

Asıl merak ettiğim ise dijital mazeretler. Geleneksel fotoğrafçılığın yüzaltmışküsur yıllık tarihinde, işler yolunda gitmediği zaman başvurulagelmiş olan türlü bahaneler, mazeretler var. Bunlar da fotoğraf kültürünün çok önemli bir parçası ve doğal olarak değişimden paylarını alacaklar. Buyurun, bakalım nasıl olacak; yoksa hiçbir şey değişmeyecek mi?

.

Eskiden: Ah, sormayın, tam ben filmi kasetten çıkartmıştım ki, çocuk karanlıkodanın ışığını yakmaz mı… Gitti güzelim fotoğraflar!

Şimdi: Ah, sormayın, tam ben kart okuyucudan görüntüleri aktarmaya başlamıştım ki, çocuk USB kablosunu ayırmaz mı… Kart da silindi, sistem de kilitlendi… Gitti güzelim fotoğraflar!

.

E: Yahu vallahi bende iş yok. Makineyi alalı 2 ay oldu, topu topu 36 pozu hala daha bitiremedim.

Ş: Yahu vallahi bende iş yok. Makineyi alalı 2 ay oldu, topu topu 360 pozluk kartı hala daha dolduramadım.

.

E: Ben filmi taktım zannettiydim. Meğer takılmamış. Aynı karenin üzerine çeker dururmuşum. Sayaç otuz altıdan sonra ilerlemeye devam edince farkettim. Bir tane sağlam fotoğraf yok.

Ş: Ben değiştirdim sanmıştım; meğer makine önizleme konumunda kalmış. Aynı karenin üzerine çeker dururmuşum. Sayacın yerinde saymasından farkettim. Sadece bir tane sağlam fotoğraf var, o da sonuncusu.

.

E: Patron, her zaman düzgün çeken adam niye bu defa çuvallasın? Ben kesinlikle masumum. Film bayatmış / laboratuvar hatalı banyo işlemi yapmış / baskılar kötü yapılmış / havaalanında X-ray filmleri bozmaz demişlerdi ama işte bakın bozmuş / asistan filmleri güneşin altında bırakmış / fotoğraf makinesi meme yapmış. Ben ne yapabilirim?

Ş: Patron, her zaman düzgün çeken adam niye bu defa çuvallasın? Ben kesinlikle masumum. Bu yeni makinenin CCD’si kötüymüş / photoshop’ta hatalı convert işlemi yapmış / ekran kalibrasyonu kötü / baskılar kötü yapılmış / havaalanında X-ray manyetik kayıtları bozmaz demişlerdi ama işte bakın bozmuş / asistan makineyi cep telefonunun yanında bırakmış / fotoğraf makinesi meme yapmış. Ben ne yapabilirim?

.

E: Efendim, şimdi sizin bu film Meksika pazarı için üretildiğinden, bizim burada hazır printer set-up ayarları yok. Biz en yakın kanaldan bastığımızda da böyle oluyor. Ya buna katlanın ya da filminizi bırakın, sizin için yeni set-up yapalım. Ama çarşambayı bulur, ayrıca ekstra alırız. Nasıl? Efendim, agrandisör baskısının düzgün olması birşey ifade etmez. Önemli olan minilab baskısı.

Ş: Efendim şimdi sizin bu makine Meksika pazarı için üretildiğinden, bizim kart okuyucu da farklı bir sotveer kullandığından, görüntüler böyle abuk sabuk oluyor. Ya buna katlanın ya da makinenizi bırakın, servise gönderip beynini değiştirtelim. Ama çarşambayı bulur, ayrıca epeyce de tutar. Bakın güzel makinelerimiz de var. Aynı hesaba gelir yani. Nasıl? Sizin evdeki ekranda düzgün görmeniz birşey ifade etmez. Önemli olan bizim kart okuyucu.

.

E: Alo? Ne? Hala ulaşmadı mı? Biz diaları kuryeye vereli beş saat oluyor. Biraz daha bekleyin. Neredeyse gelir. Ben o arada kurye servisini aratayım, size geri döneriz.

Ş: Alo? Ne? Hala ulaşmadı mı? Biz görüntüleri e-mail ile yollayalı onbeş dakika oluyor. Biraz daha bekleyin. Neredeyse gelir. Ben o arada server durumunu kontrol edeyim, size geri döneriz.

.

E: Dedeciğim, tabii yollarım sana çektiğim fotoğrafları. Elim dolu, sen şimdi bana şu sigara paketinin üstüne adresini bi yaz hele. Ne? Okuman yazman yok mu? E, torununun da mı yok?

Ş: Dedeciğim, tabii yollarım sana çektiğim fotoğrafları. Elim dolu, sen şimdi bana şu sigara paketinin üstüne e-mail adresini bi yaz hele. Ne? E-mail adresin yok mu? E, torununun da mı yok?

.

E: Hanımefendi, evet biliyorum pazartesiye yetişir demiştim ama, inanılmaz sorunlar yaşıyoruz. Gece banyo tankına böcek girmiş, sen git takviye pompalarını tıka, bütün dengeler bozuldu.Yüzlerce litre banyoyu döktük. Bütün tanklar temizlendi felan, hepsi baştan hazırlanıyor. Bugün son ayarları yapıyoruz, ancak ondan sonra. Çok özür dilerim yani, altüst olduk, sormayın.

Ş: Hanımefendi, evet biliyorum pazartesiye yetişir demiştim ama, inanılmaz sorunlar yaşıyoruz. Gece ana bilgisayara virüs girmiş, sen git netvörkten bütün sistemi kilitle, bütün harddiskler bozuldu.Yüzlerce müşterinin bekapları silindi. Bütün harddisklere format felan atıldı, hepsine baştan sistem kuruluyor. Bugün son ayarları yapıyoruz, ancak ondan sonra. Çok özür dilerim yani, altüst olduk, sormayın.

.

E: Orijinal negatifleri mi? Aa, yok, kesinlikle veremeyiz. Prensip olarak yani. Siz gerektiğinde yine bize bastırabilirsiniz. Bak kaç yıllık negatif arşivi var burada. Hiçbir şey olmaz. Merak etmeyin.

Ş: Orijinal CD mi? Aa, tabii ki verebiliriz. Yap oğlum logolu bi set 640’a 480 olarak. Hiç sorun değil! Siz gerektiğinde yine bize bastırabilirsiniz. Bak kaç gigabaytlık CD arşivi var burada. Hiçbir şey olmaz. Merak etmeyin.

.

E:

– Beyefendi, tabii anlıyorum eşinizin fotoğraflarını sormadan vitrine koymuş olmamız büyük bir hata. Bunun için de çok özür dileriz ama patron tatilde, vitrinin anahtarı da onda, 15 günden evvel de dönmez. Ne yapayım yani?

– Bilemiyorum artık, ne yaparsanız yapın. Kırdırtmayın bana şimdi camı çerçeveyi!

Ş:

– Beyefendi, tabii anlıyorum eşinizin fotoğraflarını sormadan web sitemize koymuş olmamız büyük bir hata. Bunun için de çok özür dileriz ama patron seyahatte, ftp şifreleri de onda, 15 günden evvel de dönmez. Ne yapayım yani?

– Bilemiyorum artık, ne yaparsanız yapın. Kırdırtmayın bana şimdi domain’inizi, şifrenizi mifrenizi!

.

E: Şey Bey, dağın başında eksi bimnemkaç derecede makinenin ışıkölçeri falan hep gitti. Hiçbir sistemi çalışmıyor. Soğuktan bütün gresleri bırt olmuş. Sonuç da işte bu. Çok üzgünüm.

Ş: Şey Bey, dağın başında eksi bimnemkaç derecede dijital makine çalışmadı. Açılmadı bile. Bunun üzerine eski usul makineye döndük. Onun da ışıkölçeri falan hep gitti. Hiçbir sistemi çalışmıyor. Soğuktan bütün gresleri bırt olmuş. Sonuç da işte bu. Çok üzgünüm.

.

E: Ah güzelim, sorma neler oldu. Ben fotoğrafı masanın üstüne koymuştum. Pencere de açıktı. Kedi, sen gir içeri, doooğru gel, fareyle oynar gibi işte bu hale getirmiş, bir de üstüne çiş etmiş!

Ş: Ah güzelim, sorma neler oldu. Ben fotoğrafı masaüstüne koymuştum. Photoshop penceresi de açıktı. Kedi, sen gir içeri, doooğru gel, fareyle oynadığı gibi işte bu hale getirmiş, bir de üstüne save etmiş!

.

İşte böyle efendim. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Zaten insan tabiatı gereği, kendiliklerinden çoğalacaklardır. Kalın sağlıcakla, bir mazeretim çıkmazsa tekrar görüşürüz.

Negatifadam

(Bir zamanlar Photoline  dergisinde yayınlanmıştır)

Written by Orhan Cem Çetin

28 Ocak 2011 at 11:33

Dijitale Yasak Geldi Sonunda

leave a comment »

Geçenlerde İçişleri Bakanlığı’nın “ilgili birimlere” yolladığı bir talimat bana kadar ulaştı. Bu talimat, doğrudan doğruya fotoğrafçılıkla, fotoğrafın ülkemizdeki en yaygın kullanımı ile ilgili. Yani, vesikalık fotoğrafla.

Diyor ki resmi yazı özetle: “Bilgisayar ortamında üretilmiş vesikalık fotoğrafların, öncelikle dönüştürülme kolaylığı, daha sonra da dayanıksızlığı nedeni ile resmi evrakta kullanımı yasaklanmıştır!”

Nasıl güzel mi? Ne kadar kaçmaya çalışsak, dönüp dolaşıp aynı konuya geliyoruz; yani dijital fotoğrafın etiği, dürüstlüğü, klasik yöntemlerden gerçekten farklı olup olmadığı. Bakanlığın ne demek istediği çok açık. Dijital fotoğraf sahteciliğe kapı açıyor. Oysa kimyasal fotoğraf öyle mi ya? Hayatta yalan söylemez, granit gibi sağlamdır, değişmez, dönüştürülemez, rötuş tutmaz, eskimez, onbinlerce yıl bozulmadan durur, sen değişsen bile suretin apaynı kalır, oradan gencecik dilini çıkarır senin pörsümüş, buruşuk, maymun suratına. Olsun, sen yine de kimliğine yapıştırabilirsin onu, “Bak neydim, ne oldum,” diye. Nasıl olsa yüzüne bakan yok. Yetkililer senin suratınla değil suretinle, vesikalığının dijital mi kimyasal mı olduğuyla ilgileniyorlar.

Dijital ise, “Neyim fakat ne olmak istiyorum,” diyor anlaşılan. Daha bu sabah gördüm, Bağdat Caddesi’nin en köklü fotoğraf stüdyolarından birinin önüne koca bir ilan asmışlar: “Dijital Estetik Merkezi! Yüz gerdirme, şaşılık giderme, burun kaldırma, saç ekimi, kaş sökümü, epilasyon, lipo-suction, göğüs optimizasyonu, boy uzatma / kısaltma vs. vs.” Bazılarını uydurmuş olabilirim ama ne farkeder, onların unutkanlığına verin. Oldu olacak fotoğraf da hiç çekilmesin, çekmecede bekleyen her yaştan, her ırktan, her cinsiyetten hazır dünya güzeli fotoğraflarından birini seçip alalım. Fotoğrafçı nasıl olsa boş vakitlerinde yenilerini üretir, çekmeceyi yeniden doldurur. Ya da polislerin tanıklarla birlikte ürettiği robot resimler gibi, bilgisayarın yanıbaşına oturalım, fotoğrafçı bize seçenekleri göstersin, biz de “Saçım şu olsun, burnum böyle olsun, gözlerimin biri mavi biri yeşil olsun, çabuk olsun, güzel olsun, ucuz olsun, bir tek adım aynı kalsın,” diyerek hayalimizdeki kendimizi oracıkta yaptıralım.

Peki, sayın bakanım, şuna hakkımız yok mu? Ben diyelim ki, gittim bu dijital estetik merkezine ve kendimi baştan yarattım. Ortaya çıkan yeni ben hoşuma da gitti; elimde sanal vesikalığımla bir plastik cerrahın yolunu tuttum. Gösterdim vesikalığı ve dedim ki, “Buyurun doktor bey, taslağımız bu. Şimdi bunun aynısını benim suratıma, üstüme başıma yapıverin lütfen.” O da, özene bezene aynısını yaptı. E? Vesikalık da sanal olmaktan çıkıp banal, yani gerçekten bana ait olmadı mı? Sahtecilik bunun neresinde?

Tersi daha kötü, daha riskli değil mi? Yani benim için kötü ve riskli demek istiyorum. Baştan cerraha gitsem, anlatsam şöyle olacak böyle olacak diye, o da beni uyutup ne anladıysa artık yalan yanlış yapsa, ben de ayılıp iş işten geçtikten sonra aynaya bakıp bir daha bayılsam daha mı iyi olur sayın bakanım? Bu yap-boz oyunu değil ki.

Gerçi, işi o hale getirenler de yok değil. Misal, Levent Kırca. Hadi o makyajla yapıyor. Ya bazı ünlü ses sanatçılarımıza ne demeli? Sayın yetkililere buradan sormak istiyorum. Bu hanımların vesikalık fotoğrafları geçerli midir? Bırakınız fotoğrafları, suratları, çehreleri geçerli midir? Caiz midir? Bu çehrenin vesikalığı çekilse, dijital olsa ne yazar, klasik olsa ne yazar, çehre sanal olduktan sonra.

orlan
orlan

Şimdi size Türkiye’de de az buçuk tanınan dünyaca ünlü Fransız çağdaş sanatçı Orlan Hanım’dan söz etmek istiyorum biraz, denk düştü de. Efendim, bizim ses sanatçıları da plastik cerrahi konusunda fena değiller ama, sanırım dünyada hiç kimse zırt pırt çehresini değiştirme konusunda bu Orlan Hanım’ın eline su dökemez. Yanda kendisinin güncel vesikalığını görüyorsunuz:

Güncel dediysem, şu dakikadan söz ediyorum. Yani, ben bu satırları yazarken. Ama siz bu satırları okurken Orlan Hanım’ın yüzü nasıl bir yeni şekil almıştır, orasını bilemem. İsterseniz www.orlan.net adresine göz atıp, son durumu kontrol edin. Uslubumdan Orlan Hanım’ı hafiften tiye aldığımı sanmayın. İlk haberdar olduğumdan bu yana kendisine büyük bir saygı besliyorum. İstanbul’da Bienal sergilerinden birinde de bir videosunu izleme şansımız olmuştu Aya İrini müzesinde. Bu videoda Orlan Hanım’a canlı canlı cerrahi müdahale yapılıyor, Romalı asilzadeler gibi giyinmiş bir takım uzman cerrahlar bir yandan soğutulmuş seçmece üzümleri ve kaliteli şarapları mideye indirirken, bir yandan da Orlan Hanım’ın yüzüne yeni yeni şekiller veriyorlardı. Sanırım alnındaki şu çıkıntıları henüz taktırmamıştı. Belki de yeniden söktürmüştür, kim bilir? Şimdi efendim, bu Orlan Hanım, kendi bedenini sanatının malzemesi olarak bir heykeltraş gibi kullanıyor. Photoshop yanında halt etmiş. Burnunu kah indiriyor, kah kaldırıyor. Dudakları bir büzülüyor, bir yayılıyor. Orasına burasına normalde insan anatomisinde bulunmaması icap eden organlar, kitleler yerleştirtiyor. Parasıyla değil mi? Ya da sanat onun, beden onun değil mi? Dilediğini yapabilir.

Şimdi yetkililere soruyorum: Orlan Hanım diyelim ki hani şu sıra Avrupa’da on beş bin hanede birden izlenen, izlenirken tüylerimizi diken diken, gözlerimizi ıpıslak eden, deniz kızlı, boğaz köprülü, peri bacalı, akıncılı, metrolu, kısacası eksiksiz Türkiye reklamından çok etkilendi ve Bodrum’a yerleşmeye karar verdi. E, tabiatiyle vesikalık fotoğraf konusu gündeme gelecek. Benim git-gel sakalım bile pasaport kontrollarında, şurda burda sorun olurken, varın siz düşünün Orlan Hanım’ın Bodrum sevdasına vesikalıklarından neler çekeceğini.
 

 

– Hanımefendi, bu fotoğraftaki siz misiniz? Pek benzemiyor da.

– E herhalde beyefendi, benzemesin diye yaptırıyoruz bu ameliyatları zaten, tanrı aşkına…

Pasaportlarda çok eskiden saç rengi, göz rengi falan yazılırdı. Renkli fotoğraf çıktıktan sonra, oraya PHOTO diye bir damga basmaya başladılar. E, sen şimdi pasaportun çıktıktan sonra oranı buranı değiştirirsen olmaz tabii ki. Bakarsınız Bodrum’a yerleşen Orlan Hanım’ın yüzünden bu ülkede vesikalık ameliyatları, renkli lensler ve saç boyaları da yasaklanır. Çehrenizi en yakınınızdaki mülki amirliğe tescil ettirip, bir daha da kaşınızı gözünüzü, sakalınızı, kepçe kulaklarınızı, saçınızın, gözünüzün rengini değiştirmemeniz istenebilir. Bakarsınız bu sayede devletimiz yaşlılığa da çare bulur, tescil edilmiş çehremizi ömür boyu aynı tazelikte koruyabilmemiz için yöntemler geliştirir, yine ilklere imza atar. Yaşasın anti-dijital devlet!

Negatifadam

(Bu yazı 2003 yılında Photoline dergisinde yayınlanmıştır.)


Written by Orhan Cem Çetin

04 Aralık 2010 at 14:08

Ne Diyorsun Sen Be?

with 7 comments

© Orhan Cem Çetin, 2009

Trendeyim. Yeni bir çekim için yoldayım. Canım kimseyle konuşmak istemiyor. Bir arkadaşımla birlikte yola çıktık. Fotoğrafçılığa meraklı. Benimle vakit geçirmeyi seviyor. Hem, bana da yarenlik ediyor, beklemelerde, yollarda yalnızlığımı gideriyor.

Ama bu defa içimden onunla bile konuşmak gelmiyor. Nedensiz bir sıkıntı var üzerimde. Belki sonraki gün başlayacak çekime konsantre oluyorumdur.

Fotoğrafçılığı kimi zaman taksi şoförlüğüne benzetirim. Bir sonra yanınızda kimin oturacağını, onun sizi kendi meseleleri uğruna nereye savuracağını, başınıza neler geleceğini asla önceden bilemezsiniz. Bu defa da öyle oldu.

Trendeyiz. Gürültülü bir tren yolculuğu. Hava yavaşça kararıyor. Güneş, kompartmanımızın penceresindeki yerini korumaya çalışıyor. Diğer herşey hızla kayıyor önümüzden. Tren, bir film şeridi gibi ilerliyor arazide. Her pencere, bir film karesi.

Alacakaranlıkta, tarlalardan kızaran güneşle aynı renkte isli alevler yükseliyor. Arkadaşım, “Yau Cemcim, manzaraya bak! Çeksene şunu!” diye bana ikram ediyor müthiş manzarayı. “Şimdi üşeniyorum; derinde makine. İstiyorsan sen çek,” diyorum, gözlerimi dışarıdan ayırmadan. Niye o anda bir fotoğraf çekmem gerektiğini pek kavrayamıyorum. Daha fazla da düşünmüyorum zaten.

6 kişiyiz kompartmanda. Dördünü hiç tanımıyorum. Karşımda, benim gibi pencere yanında oturan yaşlı bir adam var. Yola çıkarken ricası üzerine yer değiştirmiştik. Yüzünü trenin gittiği yöne dönerek oturması gerekiyormuş. Yoksa rahatsızlanıyormuş. Benim için sorun değil. Hatta, dışarı bakarken manzaranın sürekli benden uzaklaşıyor olmasını daha anlamlı, hayatın gerçeğine daha yakın buluyorum galiba.

Bu defa arkadaşım istiyor yerimi. İlle fotoğraf çekecek. Ben yine gözlerimi dışarıdan ayırmadan, oturduğum yerde kayarak pencere yanını boşaltıyorum. Bizimki hemen cama yapışıp ayar yapmaya başlıyor. Birkaç teknik soru soruyor. Sonra camdaki yansımasından şikayetçi oluyor. Diğer yolculardan izin alıp birkaç dakikalığına kompartmanın ışıklarını söndürüyorum. Dışarıdaki anız yangınları daha da muhteşem görünüyor şimdi. Arkadaşım peşpeşe deklanşöre basarken, karşısındaki yaşlı adam, “Aaaah!” diyor aniden. “Şimdi ne çok börtü böcek, köstebek ölüyordur orada!”

Sessizleşiyoruz hepimiz. Irak savaşının ilk günlerinde, TV’den  gece saldırıları naklen verilirken bir muhabirin izli mermilerin gökyüzünde oluşturduğu ışık selini ne kadar muhteşem bulduğunu anlatışını anımsıyorum. Biz fotoğrafçılar, bunu ne çok yapıyoruz aslında. Çoğu kez farkına bile varmadan.

Muhteşem görünüşler. Çarpıcı sahneler. Unutulmaz ifadeler. Etrafıma bakıyorum. Burası da onlarla dolu aslında. Camdan dışarı bakıp, kömürleşen börtü böceğe hayıflanan amca ve yanında oturan, elleri göbeğinin altında birleşmiş, başı ve sarkık dudakları sağa sola sallanarak uyuyan memleketlisi. Amca, hiç şüphesiz biraz daha beklesem küçücük el yapımı basma bir kesenin içinde sakladığı Serkisof ya da Hislon marka köstekli saatini çıkarıp gözlerinden şöyle biraz daha uzaklaştırarak toprağa basmasına kaç saat kaldığına bakacaktır. İşte sana çarpıcı bir fotoğraf. Peki ama bunu neden çekmeli? Ben bu amcayla şu anda konuşmak bile istemezken, onun bir fotoğrafını çekmeye hakkım var mı? Hele o fotoğrafı sergilemeye, bu görüntü üstünde, elimde bir kadeh beyaz şarapla bir sergi açılışında ahkam kesmeye hakkım var mı? Ne biliyorum ben bu amca hakkında? Tesadüfen aynı kompartmana düşmemiz dışında ne gibi bir ortak yanımız var? Ben acaba onu ilgilendiriyor muyum?

“Amca,” diyorum aniden, “kaç yaşındasın?”

“Yetmişbeş” diyor, tereddütsüz. Galiba yuvarlıyor bu sayıyı birkaç yıldır. “Ş” harflerinde uyumsuz bir total protezin akustiği var.

“Maşallah,” diyorum. “Kaç torunun var?”

“Dört çocuktan on yedi torun.”

“Ooo! Çokmuş. Ne güzel, yalnız bırakmıyorlardır seni.”

Sessizce gülüyor. Dışarı çeviriyor bakışlarını yine. “Herkes kendi derdinde oğlum,” diyor sonra. “Bizi unuttular. Üç sene önce hanım öldü. Biraz toprağımız, hayvanımız vardı. Hep sattım, çoluk çocuğa, torunlara okul harçlığı olsun, evlenenlere yardım olsun. Hepsi çekip büyük şehirlere gitti. Ben kaldım dımdızlak. Duramıyorum evde. Kimsem yok. Konu komşu hep benden genç. Arkadaş yok. Hepsi sizlere ömür. Kahvede duramıyorum. Akşama kadar meşgale arıyorum. Şimdi bu trenlerle dolaşıyorum. Sabah erkenden biniyorum. Çok uzağa gitmiyorum. Akşama da gerisin geri dönüyorum. Ne yapayım oğlum, böyle gide gele sonunda bizim de nereye gideceğimiz belli. Günümü dolduruyorum işte.”

“Öyle deme amca!” diyorum ani bir refleksle. Peki öyle demesin de ne desin? Var mı bir önerim acaba? Çok kötü hissediyorum. Adeta onu bakımsız tren kompartmanlarında yabancılarla sonuçsuz sohbetlere terkeden evlatlarından biri benmişim gibi suçlu sayıyorum kendimi. “Onlar da özlüyorlardır seni ama, hayat kavgası işte,” diyorum.

“Öyle, öyle,” diyor. “Canları sağolsun. İyi olduklarını bileyim yeter. Üç beş kuruş para yolluyorlar ara sıra. Mektup yolluyorlar. Ara sıra telefon.” Elini ceketinin cebine sokuyor. Epey uğraştıktan sonra, derinlerden ufacık, şişkin bir defter çıkarıyor. Bu amcanın, …

“Amca adın ne?”

“Serhat oğlum.”

Bu Serhat amcanın yanından ayıramadığı, her daim yorgun kalbinin üzerinde taşıdığı şu küçücük hazinesinde neler var acaba.

Bana defterinin arasından fotoğraflar çıkarıp gösteriyor. Defteri kadar küçük fotoğraflar. Kimilerinin de, oraya sığsın diye “gereksiz” yerleri eğri büğrü kesilmiş. Rahmetli eşi, bir balkon kenarında, kocaman açmış cinsi belirsiz bir saksı çiçeğinin yanında, belirsiz bir geleceğe gülümsüyor. Serhat amca, bir ortaokul öğrencisi olarak beden eğitimi dersinde, arkadaşlarıyla. “Bak, şu benim,” diye ön saftakilerden birini gösteriyor. Fotoğraf o kadar küçük, Serhat amcanın tırnakları çatlak kuru parmakları o kadar büyük ki, fotoğraftaki hayallerden hangisini işaret ettiğini anlamak mümkün değil. Hele sürekli sarsılan kompartmanın cılız ışığında. Zaten ne farkeder ki. Bu daha çok onu ilgilendiriyor. Fotoğrafta yedi çocuk var. O halde bu fotoğraftan altı tane daha “tabedilmiş” zamanında. Serhat amcadan da altı tane daha varmış. Onlar kimbilir neredeler şimdi. Her biri bu fotoğrafı kalbinin üzerinde taşıyor ve bir yabancıya göstermek için fırsat mı kolluyordur? Yoksa çoktan Serhat amcanın bir an önce ulaşmaya çalıştığı son durağa ulaşmış, bu toprak kokan fotoğraf da bir torunun çekmecesini boylamış mıdır?

Aniden yüreğim sıkışıyor. Hırslanıyorum. “Amca, bu fotoğrafı bana versene,” deyiveriyorum.

Serhat amca yüzüme bakıyor. Diğer yolcular da başlarını kaldırıp şaşkın, sessizce bizi izliyorlar. Bir süre bakışıyoruz amcayla. Sonra, “Al,” diyor ve biraz daha uzatıyor fotoğrafı bana doğru. Vermeden önce son bir kez çevirip arkasına bakıyor. Aramızda gizli bir ittifak oluyor. O beni anlıyor. Daha fazla konuşmamıza gerek kalmıyor.

Fotoğraf el değiştiriyor. İkimiz de yavaşça arkamıza yaslanıyoruz. Benim elimde hazinenin en değerli parçası, Serhat amcanın elinde ise artık kimin için sakladığını bilemediği geri kalan evrak-ı metruke, bir süre bakışıyoruz. İfadesiz. Daha fazla konuşmaya korkuyoruz adeta. Neden aldım ben bu fotoğrafı onun elinden?

Bu fotoğrafı ben Serhat dedenin torunlarından daha fazla hakettiğime inandım da ondan aldım. Bunu o da anladı da ondan bana verdi. Daha doğru dürüst tanışmadık  bile. Adımı bilmeli. Ona minnettar olduğumu da. Demeli ki bu akşam başını yastığına koyduğunda, “Cem adında bir adam, çocukluğumu aldı benden; benden daha iyi saklayacak onu.”

Tam kendimi tanıtmak için ağzımı açarken, yanımda oturan arkadaşım aniden bana doğru dönüp kolumu sıkıca kavrıyor. “Cemcim ya, sence dijital, filmin yerini tamamen alacak mı?”

İçimden, “Ne diyorsun sen be?” diyorum arkadaşıma ve bir sigara yakıp çocukların hangisinin Serhat amca olduğunu bulmak üzere koridora atıyorum kendimi.

negatifadam

Kasım 2003 / Photoline

Written by Orhan Cem Çetin

08 Kasım 2010 at 05:46

eksizaman minustime, negatifadam, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

Anında Unuturum

with one comment

Bir zamanlar ince demir tel üzerine ses kaydı yapan “teypler” kullanıldığını, elektrikli süpürgenin öncüsünün toz torbası sırtta taşınan ve kol gücüyle çalışan bir tür “pompalı süpürge” olduğunu, fotokopi öncesinde bir belgeyi çoğaltmak için kullanılan “teksir makinesi”nin ispirto ile çalıştığını ve elinize aldığınız belgenin sizi sarhoş ettiğini, Türkiye’de satılan ilk televizyonların açma düğmesine basıldıktan yaklaşık 10 (on) dakika sonra görüntünün ekranda belirdiğini, otomobillerde müzik dinlemek için geliştirilmiş, önündeki yarıktan içeri itilen 45 devirlik plağı aynı anda çalmaya başlayan otomobil pikaplarını hatırlayanların sayısı eminim çok azdır.

Bütün bu buluşlar, bir zamanlar oldukça yaygın kullanılan, gündelik hayatın vazgeçilmez parçaları haline gelmiş aletlerken, bugün tümüyle ortadan kalkmış olmaları üzücü. Polaroid de ne yazık ki aynı kadere mahkum görünüyor. Dijital fotoğraf teknolojisinden ilk darbeyi alacağı, en temel avantajı olan “anında görüntü” özelliğini kaybettiğinde geriye pek fazla birşey kalmayacağı belli olan Polaroid kimyasal anında görüntüleme ürünleri, firmanın da ciddi işletmecilik hataları sonucunda tarihe karışıyor. Kendisi bizatihi “hatırlamaya” dair olan Polaroid fotoğrafların bundan çok da uzun olmayan bir süre sonra unutulacak olması gerçekten kabul edilir gibi değil.

Polaroid’i icat eden ABD vatandaşı Edwin Land de en azından bu veda yazısında unutulmaması gereken, oldukça sıradışı bir girişimci. İşi icat yapmak. Farklı alanlarda tam 535 tescilli buluşla, Edison’dan sonra dünyada ikinci en çok patente sahip mucit. Fotoğrafçılıkla doğrudan ilişkisi olmadığı halde, küçük kızının çekilen fotoğrafları hemen o an görmek isteyip, bunun mümkün olmadığını öğrendiğinde yaşadığı düşkırıklığına dayanamayan duyarlı baba Land, fotoğrafı oracıkta, çekildikten hemen sonra geliştirip saptayan kimyasalları ve benzersiz bir mekanik yapısı olan ilk Polaroid fotoğraf makinesini anında icat edip, 1947 yılında dünyaya tanıtmıştı. Bana kalırsa küçük kız o gün biraz daha fazla ağlasa, biraz da tepinseymiş, yufka yürekli ve zeki Edwin Land, ta o zamanlar dijital fotoğrafı da bulabilirmiş. Ah, ama o zaman ne çok şeyden, ne büyük bir kültürden yoksun olacak, üstelik neyi kaçırdığımızı da asla bilemeyecektik.

Başkalarının nezdinde neye benzediğimizi fazlasıyla merak eden bir toplumuz. Polaroid haliyle bizde de çok özel bir yer edindi kendisine; bize karışık duygular yaşattı. “Nasıl çıktım?” sorusuna gelen ivedi yanıt, bu hayati merakın çabucak giderilmesi tatmini, ne yazık ki kimi zaman şiddetli düşkırıklığı ile birleşti. Sihirli ayna, “rötuşsuz anında vesikalık” gerçeği tokat gibi yüzümüze vurabiliyor, notere, pasaport dairesine, muhtara giderken yani devletle ilişkiye girdiğimizde bir hayduta dönüştüğümüzü hiç çekinmeden ortaya döküyor, doğum günü partilerinde, tatillerde, yolculuklarda, o yükselen anlarda, arkamızdaki dekor kadar muhteşem görünmediğimizi bizden saklama nezaketini göstermiyordu. Polaroid ile “hem severim, hem döverim, hem de dayak yerim” formülü ile özetlenebilecek  bir ilişki kurduk. “Anında görüntü” özelliğinden dolayı, dijital fotoğrafın Polaroid’in yerini aldığını söyledik. Bu tabii ki kısmen doğru. Dijital fotoğaftan dayak yediğimiz asla söylenemez. Aksine, yeni teknoloji elimizde tam bir şamar oğlanına dönüşmüş durumda. İtip kakıyor, orasını burasını çekiştiriyor, yüzlercesini çekip hemen sonra elimizin tersiyle siliyoruz. Kolaysa bunu Polaroid’e yap! Herşeyden önce çok pahalı bir malzeme. Sonuç hoşuna gitmese bile saygı göstermek zorundasın. Üstelik dijital gibi uçucu da değil. Olağanüstü mukavemetli. Bilmiyorum, bir Polaroid’i yırtmayı denediniz mi. Denemeyin. Zira mümkün değil. Makasla kesmeye kalkışırsanız da karşılık verir, içindeki zehiri üstünüze başınıza boşaltır.

Şahin Kaygun

Turistik ziyaret yerlerinin çevresinde her zaman sokak fotoğrafçıları olacak gibi görünüyor, cep telefonlarına rağmen. Ama gözlerimiz Polaroidcileri hep arayacak. Şimdilerde, omuzlarına astıkları bluetooth bağlantılı minik portatif bilgisayar yazıcıları ve alelade fotoğraf makineleri ile ayaklı ofis gibi dolaşan fotoğrafçılar görüyoruz ziyaret yerlerinde. Fazlasıyla zorlama, sıradan görünmüyorlar mı? Polaroidci başka bir şeydi. Sokağın ortasında bir dalgıç, bir itfaiyeci, bir baca temizleyicisi gibi ayrıksı duran, temkinli yaklaşmak zorunda olduğumuz birisi. Hele çekilen fotoğrafı küçük bir yelpaze gibi uzun uzun sallamaları. En çok da bu ritüeli özleyeceğiz bence. Bu gereksiz hatta sakıncalı alışkanlığın nasıl olup da tüm dünyaya yayıldığı meçhul. Firma, görüntünün boş yüzeyde yavaşça belirip koyulaşarak son halini aldığı birkaç dakikalık süre boyunca filmin rahat bırakılması, eğilip bükülmemesi gerektiğini, yüzeye kesinlikle dokunulmamasını, aksi halde görüntüde kalıcı lekeler, deformasyonlar oluşabileceğini ısrarla belirtiyor. Gel gelelim, kullanıcı yelpaze işlemini tam tersine bir zorunluluk sanıyor. Kimileri bu şekilde filmi kuruttuğunu iddia ediyor.

Polaroid anında görüntüleme ürünlerinin Türkiye’de kullanım kalitesini yükseltmekle sorumlu olduğum yıllarda, sokak fotoğrafçılarına destek vermek, sorunlarını öğrenmek, alışkanlıkları hakkında fikir sahibi olmak ve bu iş kolunda çalışanları kayıt altına alabilmek için, ulaşabildiklerimizi bir araya getirmiş, çay ve kurabiye eşliğinde uzun uzadıya dertleşmiştik. Sokak fotoğrafçısı demek, sadece ve sadece Polaroidci demekti o zamanlar. Bu insanlar, fotoğrafçılık mesleğinin en mütevazı, en az deneyim gerektiren, en küçük yatırımla, hatta kimi zaman yatırım bile yapmadan iş hayatına atılabilen kesimiydi. Cesaretten başka hiçbir meziyet gerekmiyordu. O kadar ki, birkaç yıl önce Beyazıt Meydanı’nda gözleri görmeyen (tıbbi olarak kör kabul edilen, sadece bulunduğu yerde ışık olup olmadığını algılayabilen) bir Polaroidci ile tanışmışlığım, arka planda Üniversite’nin kapısının göründüğü, hiç de fena olmayan bir fotoğraf çektirmişliğim vardır.

Tekrar sokak fotoğrafçıları için düzenlediğimiz kabul gününe dönmek istiyorum. O gün özellikle fotoğrafları sallamamaları, bunun gereksiz, üstelik sakıncalı olduğunu hatırlattığımızda, meslekdaşlarımdan biri şöyle karşılık vermişti: “Abi, bunun gereksiz olduğunu ben de biliyorum ama, fotoğrafı çektikten sonra beklememiz gereken, anlamsız birkaç dakika var. Müşteri ile karşı karşıya öylece durmamız gerekiyor. Konuşacak bir konu yok, yapacak birşey yok. Bu süreyi doldurmak, iş yapıyormuş gibi görünmek, şov yapmak gerekiyor. O yüzden de filmi sanki çok özel, ustalık gerektiren, olmazsa olmaz bir işlem yapıyormuşum gibi sallıyorum. Müşteri aldığım parayı gerçekten hak ettiğimi düşünmeli. Ne yapayım? Öyle boş boş durayım mı?”

Haklıydı galiba. O günden sonra sokak fotoğrafçılarına, sokak kültürüne dokunmamaya, işlerine karışmamaya karar vermiştim. Ne var ki Polaroid sallama geleneği kendiliğinden tarihe karışırken bize de ancak Polaroid’e el sallamak düşüyor. Bari mevcut Polaroid’ler belleğimiz kadar hızlı solmasa.

negatifadam

(Bu Polaroid’e veda yazısı -zira artık asla geri dönemez sanıyorduk- 2008 yılında Radikal’de, şahane insan Pınar Öğünç‘ün hazırladığı Polaroid dosyasının içinde yer almıştı. Kendisine çok teşekkür ediyorum.)

Bak anlatayım da şaşırıp kal…

with 6 comments

Yaşlı bir fotoğrafçı, gelecekte bir gün, çok genç bir ahbabına geçmişi anlatıyor…

O zamanlar herşey çok farklıydı. Anlatacaklarıma inanamayacaksın. Bir defa o zamanlar “karanlıkoda” denilen bir oda vardı. Gerçekten de karanlık bir odaydı bu. Neden. Şimdi, onu anlatabilmek için önce başka şeyler anlatmam gerekir.

Şu ki: eskiden fotoğraf, “film” adı verilen bir malzemenin üzerine çekilirdi. Üzerine çekilirdi derken, her fotoğraf farklı bir parça filmin üzerine pozlanırdı. Değişik boylarda film oluyordu. Şimdiki çözünürlük gibi, o zamanlar daha yüksek çözünürlük demek daha büyük boyutlu film kullanmak demekti. Ne kadar büyük? Vallahi çok büyük boyutlar söz konusu olabiliyordu. Benim bildiğim en büyük 20 santime 25 santim film ve ona göre fotoğraf makineleri vardı böyle heyulla gibi. Masal gibi geliyor değil mi sana şimdi?

Bu film denilen malzeme, ki film ince bir zar, çok ince ve esnek bir tabaka demektir, böyle, nasıl anlatayım, incecik folyo gibi bir şey. Kocaman olanları yapraklar halinde kesilmiş olarak satılırdı. Daha küçük boyutlu olanlar ise, her defasında yenisini takmak zor olmasın diye rulo halinde sarılıp, hiç ışık geçirmeyen metal bir tüpün içine yerleştirilmiş olurdu. Sen de bunu alıp fotoğraf makinesinin içine… Dur ama, şunu düşünebiliyor musun? Makineni arkası kapak şeklinde tamamen açılıyordu, o tüpü yerleştirebilmen için. Yani makinenin içini olduğu gibi görüyordun, örtücüyü mörtücüyü, dişliler falan öylece açıkta duruyor.

Filmin özelliği, üzerinde bir kaplama var, aslında müthiş bir şey. Gerçekten saygı duyuyorum, yıllarca nasıl onu geliştirmişler, mükemmelleştirmişler… Kimyasal bir madde sürülmüş bu filmin üstüne. Özelliği de ışıktan etkilenmesi. Hem de aşırı derecede hassas. Hatta, film kutularının üstünde uyarılar olurdu, aman loş bir yerde takın makinenin içine, tüpün ışık geçirmemesine güvenmeyin diye yazardı, o kadar hassas yani.

Bazen yanlışlıkla makinenin arkası, hani kapak gibi dedim ya, açılıverirdi. Ne bileyim, elin takılır, makinenin askısı takılır, bir şey olur, hoop açılıverir! Haydiii bütün film ışık aldı. Bunun bir adı vardı, yani filmin istemeden ışık almasının. Tahmin et bakayım? Boşver edemezsin, ben söyleyim: “yandı” denilirdi, “yandı”. “Bütün filmim yandııı!” diye feryat ederdi insanlar. Belki daha da eski zamanlarda, ilk icat edilen filmler ışık alınca tutuşuyorlardı, kim bilir? Olur, olur…

Sonra, bütün filmi boydan boya pozlardık. Makinenin içinde küçücük bir motor olurdu. Her fotoğraf çekildiğinde filmi görüntünün boyutu kadar yürütürdü ki yeni bir fotoğraf çekilebilsin. Ha, bazen de o motor bozulur, ya da film içerde takılır, o zaman aynı yere üst üste ha babam çek dur. Bir de şimdiki gibi değil ki, bir hata olduğunu neden sonra farkediyordun. Kabus gibi. Sen çektim sanıyorsun, halbuki ortada hiçbir şey yok. Çok feci sorunlar yaşanıyordu bu yüzden. Düşün, tatilden dönmüşsün, makinedeki film bitmek bilmiyor. Ne oluyor ulan buna diye gece yorganın altına girip kapağı bir de açıyorsun ki, film daha birinci karede duruyor! Tabii, tabii yaşandı hep bunlar.

Geliyoruz karanlıkodaya, bekle. Diyelim ki filmi sonuna kadar kazasız belasız bitirdin. Tekrar o metal tüpün içine geri çekip makineden çıkartıyorsun ve, sıkı dur şimdi, bir “laboratuvara” götürüyorsun. Bak nasıl açıldı gözlerin! Yaa, tabii tahlil yaptırmadan olur mu? Maazallah, ya AIDS varsa filminde? O yüzden güvenilir bir laboratuvara… Dalga geçiyorum yahu, yani tahlil kısmı dalga da, laboratuvar kısmı gerçek.

Evet, bu laboratuvar denilen yerde, film o metal tüpün içinden çıkarılır ve bir kimyasal işlem yapılırdı. Karanlıkoda mevhumu da burada devreye giriyor işte. Film ışıktan etkileniyor dedik ya, o nedenle bütün bu kimyasal işlemlerin karanlıkta yapılması gerekirdi. Karanlık, tam karanlık. Zifiri. Göz gözü görmüyor. Sana bu iyice absürd geldi biliyorum ama aklına başka çare geliyor mu?

Kolay değildi tabii. Tamamen karanlıkta, el yordamıyla bazı hassas işler yapıyorsun. Ben o işi bir süre yaptıydım. Bir süre dediğim de yıllarca. Hatırlamak bile istemiyorum şimdi. Havasız, rutubetli, kimyasal madde kokan bir takım odalarda çalışırdık. Kendini hapsedersin ki kimse yanlışlıkla paldır küldür içeri dalmasın. Dışarıdan ışığın yakılmaması için önlemler alınır, falan filan.

Aaa, en kötüsü neydi biliyor musun, filmi tüpten çıkarırsın; bir makara vardı spiral denilen, ona sarılacak, daha sonra kimyasal işlem başlayacak. Ona ayrıca geleceğiz. Karanlıkta film elinden düşüverir. Hooop, yuvarlanır gider. Yerlerde ara dur. Yaa, bir de toz meselesi var! E sonuçta bu film hep açıkta. Makinenin arkası durmadan açılıyor kapanıyor. Kaçınılmaz olarak tozlar gelip filme yapışıyor. Sonra uğraş dur temizleyeceğim diye. Fotoğrafın en önemli yerinde kocaman bir leke, ya da çizik, hatta düşünebiliyor musun, parmak izi!

O yüzden bu filmlerin çok iyi korunması, çok özel şartlarda saklanması gerekiyordu. Bilmiyorum, hiç gördün mü.

Laboratuvar demiştik. Tahlil için değil demiştik. O halde filme yapılan işlemin adı ne? Şimdi iyiden iyiye şaşıracaksın: “banyo”. Bıcı bıcı yani. Filmlerimi banyo ettirdim! Gözlerini yakmayan şampuan kullandım! Ehhee!

Yahu kim takıyormuş bu isimleri? İşin tuhafı bu laflar bize o zamanlar gayet normal geliyordu. “Filmi geliştirdim, saptadım, banyo ettim!” Şimdi ne tuhaf… Belki şimdiki laflar da aslında acayiptir, ne bileyim.

Banyo işleminin aşamalarıydı bunlar. Geliştirmek, ağartmak. Ve sonra kurutmak! Neden? Çünkü banyo işlemi dedik ya, bütün bu kimyasal işlemler filmin bir takım sıvılara girip çıkması anlamına geliyordu. Yani fotoğrafçılık demek biraz da maşrapalar, küvetler, huniler, şişeler demek oluyordu. Karanlıkoda aynı zamanda ıslak bir odaydı. Önlükle falan çalışılıyordu. Yoksa üstün başın batıyordu. Bu kimyasalların bir kısmı, hatta çoğu tehlikeliydi de. Karanlıkodanın kendisi de içinde çalışanların psikolojisi açısından bir hayli tehlikeliydi zaten.

Filmin banyo işlemi bittikten, film yıkandıktan, kurutulduktan ve ütülendikten 🙂 sonra, sıra baskı işlemine geliyordu. Ohooo, o kadar teferruatlı bir işlemdi ki bu, anlatmaya bile üşeniyorum şimdi. Baskı da karanlıkodada yapılıyordu, çünkü hani filmin üstünde bir madde vardı ya, aynısı fotoğraf kağıtlarının üzerinde de vardı. Yani fotoğraf kağıtlarının da ışıktan saklanması gerekiyordu. Buyurun yine karanlıkodaya. Ha, bir de şunu söylemeyi unuttum, çeşit çeşit film vardı. Çeşit derken, boyut değil, tip yani. Mesela, siyah-beyaz mı istiyorsun? Filmi ayrı. Renkli mi istiyorsun? Filmi ayrı. Sonra, dia denilen bir tip film vardı, daha pahalı olurdu, o da daha çok projeksiyon için. Hepsinin kimyasal işlemleri de farklıydı. Tabiii.

Girerdik karanlıkodaya, bir tek siyah-beyaz baskı için çok zayıf, ölü gözü gibi bir kırmızı ışığa izin vardı. Kağıt etkilenmiyordu bu ışıktan. Ayrıntısına girmeyeceğim, banyo edilmiş film saydam olurdu. Üzerinde de görüntü. Ama, ters olarak. Ters dediğim, açıklar koyu, koyular açık. Kağıdın üzerine, özel bir projeksiyon cihazıyla filmdeki bu ters fotoğrafın görüntüsü düşürülür, sonra da hadiii, filmin geçtiği banyo aşamalarından kağıt geçirilir. Bu defa o geliştirilir, saptanır, yıkanır, kurutulur. Projeksiyon ne kadar uzaktan yapılırsa, fotoğraf da o kadar büyütülmüş olurdu. Baskıyı yapmak çok heyecanlıydı, çünkü işlem bitip de ışıkları yakınca, çektiğin fotoğrafı ve içindeki ayrıntıları ilk kez o anda görmüş olurdun.

Bütün bu işler çok da pahalıydı, çünkü hani şu kaplama var ya filmin ve kağıdın üzerinde bulunan, onun hammaddesi gümüştü. Bildiğin gümüş işte. Bir de jelatin. Bazı gümüş bileşikleri ve hayvan kemiklerinden, kıkırdaklarından çıkartılan jelatinin karıştırılması sonucunda, bu ışıktan etkilenen, üzerinde fotoğrafın oluştuğu madde elde ediliyordu. O yüzden filmlerin son kullanma tarihi olurdu, konserve gıdalar gibi. Ne oldu niye kalktın? Atmıyorum, çok ciddiyim, gümüş ve kemik, kıkırdak. Yahu gitme dur, sinirlenme, kafa bulmuyorum, vallahi hepsi doğru! Aaaa! Gitti bile…

 

negatifadam

(Bir zamanlar Photoline dergisinde yayınlanmıştır)

Written by Orhan Cem Çetin

06 Kasım 2010 at 12:53

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: