postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for the ‘Pardon geç kaldım’ Category

Yasaksız bir dünya mümkün mü?

leave a comment »

Güncel SANAT Mart 2015 (Gazetedeki son yazım. Yollarımızı ayırdık ne yazık ki) 
İyi okumalar.

Yasaksız bir dünya acaba mümkün mü? Herkesin “kafasına göre” davrandığı ve kimsenin de bundan şikayetçi olmadığı bir dünya.

Elbette mümkün. Hatta, zaten var. İnsanı çıkaralım, geriye kalan dünya yasaksız bir dünya. O pek beğendiğimiz, belgesellerini çekip hayranlıkla izlediğimiz, dayanışma, bağlılık ve şevkat duygularını, hayatta kalma stratejilerini, doğaya sundukları saygıyı, ahenkli hayatlarını takdir ettiğimiz canlıların dünyasında yasak yok. Suç da yok.

Geriye doğru giderek, insanın da bir noktada suçsuz, günahsız, dolayısıyla cezasız ve yasaksız olduğu noktayı tabii ki bulabiliriz. Bu nokta, insanın hala bir hayvan olduğu noktadır.

Hayvanlar dünyasında elbette antagonizm var; aynı tür içinde çatışmalar, kavgalar, öldüresiye dövüşler var. Ama bunların hiçbiri suç ve ceza mahiyetinde değil. Yaşamsal haklarının tehdit altında olduğunu farkeden ya da düşünen birey, doğrudan mücadeleye giriyor ve bizzat savaşıyor. Milyonlarca yıldır bu böyle sürüp gidiyor ve dediğim gibi kimse de bundan şikayetçi olmuyor.

Peki biz neden böyle olduk? Hayvan olmaktan çıkıp insanlaşmaya başladığımız o kritik noktada, mutlak özgürlüğümüzü nasıl ve nelerin uğruna feda ettik, suçla, günahla, yasaklarla tanıştık?

Bu konu oldum olası kafamı meşgul ediyor. Birkaç onbin yıl geçmişte arıyorum o noktayı. Milyonlarca yıl sürmüş olan bir evrimsel süreç ile insanı oluşturan tüm niteliklerin, dürtülerin, içgüdülerin, arzuların, korkuların, reflekslerin, eğilimlerin, hatta anatominin, kısacası insanı insan yapan hemen her şeyin reddedilmeye, dizginlenmeye, yasaklanmaya başladığı, nispeten yakın tarihteki o meşum nokta.

Freud, her türlü engellenme karşısında gerçek hedefini bulamayan bireysel yaşam enerjisinin, toplumca kabul gören alanlara yöneldiğini, bu alanlarda deyim yerindeyse “deşarj” edildiğini öne sürer. Bu davranışa “süblimasyon” (yüceltme) adını verir. Yani aşağılık, hayvansı dürtülerin daha yüce hedeflere yönlendirilmesi, böylece hem zararsızca tüketilmeleri hem de işe yaramaları. Elektrik sobasındaki tellerin akıma direndikçe ateş gibi kızarmaları, bizim de karşılarına geçip, “Oh sıcacık oldu,” dememiz gibi. Aman ne güzel.

Bu anlamda uygarlığı yasaklara, kısıtlanan özgürlüklerimize, engellenme duygumuza borçluyuz. Sanatı da öyle. Zaten uygarlık ve sanat her dönemde el ele ilerliyor. Hayvan-insanın sanat yapmak için herhangi bir motivasyonu olmadığını rahatlıkla iddia edebilirim. Hedefini bulamayan bir öfkesi, engellenen bir dürtüsü yok ki, neyi yüceltecek?

Bunun modern toplumda bile belirtilerini görmek mümkün. Etkili, çalışkan, ortalamanın üzerinde yaratıcılığa sahip sanatçıların, engellenme duygusu yüksek olan, nispeten “dertli” insanların arasından çıktığını ya da sanatçıların daha dertli oldukları dönemlerde yaratıcılıklarının, üretkenliklerinin katlandığını bilmiyor muyuz? Ben bunu en azından kendimden biliyorum.

Peki ben bir öneriyle gelebiliyor muyum? Ne yazık ki hayır. Zira şu anda insan topluluklarının varoluşunu düzenlemek üzere önerilebilecek her öğreti, kendi değerler sistemi ile yani kendi yasakları ile gelecektir. Mutlak özgürlük, herhangi bir öğreti ile değil, kendi içimizdeki hayvanı serbest bırakmakla mümkün olur. Ben bunu becerebilmiş olsaydım zaten şu an oturmuş bu yazıyı yazıyor olmazdım.

Bir yandan da Freud’un hayli iyimser olduğunu düşünüyorum. Zira hayvansı dürtüleri gerçek hedefini bulamayan bazı insanların doğrudan doğruya sanata saldırdıklarını daha birkaç gün önce kendi korkuyla açılan gözlerimle gördüm. Onları kuşatan yasaklar belli ki çok daha çetin, çok daha aşılmaz idi.

 

Orhan Cem Çetin

Şubat 2015

 

Reklamlar

Written by Orhan Cem Çetin

21 Mart 2015 at 06:58

çektim i_shot, Pardon geç kaldım, sanat art, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

Prangalı Hayalet

leave a comment »

Güncel SANAT Şubat 2015 
İyi okumalar.

Bir varmış, bir yokmuş.

Bu öykü de burada biter.

Belki şu daha iyi:

Bir yokmuş, bir varmış.

En doğrusu ise şu:

Bir yokmuş, bir varmış, bir yokmuş.

Gördünüz mü, zaman hakkında yazmak ne kadar kolay. Zira zaman işte bu kadar basit; yok denecek kadar basit bir şey.

Zamanın gözden kaçamayacak kadar sert ve her şeyi anlamsızlaştıran hiçliği karşısında yaşadığımız panik tüm öğretileri, aklı, hafızayı, kültürü yaratıyor ve mesela bu gazetenin çıkmasını sağlıyor.

Zamanı belleğe dayandırarak varsaymak, işte bu yüzden hayli işlevsel. Domates bitkisinin yanına saplanarak onu ayakta tutmak için kullanılan sırık kadar işlevsel. Kendisi canlı değildir, kök salmaz, meyve vermez. Görmezden gelinir ve domatesle işimiz bitince bir kenara atılır. Ama onsuz da olmaz ve daha sonra tekrar tekrar kullanılır.

Zamanın yavrusu olan bir de “an” kavramı var ki, o da en çok fotoğrafçıların işine yarıyor. Zira iki şey, ışık ve zaman olmadan fotoğraftan söz edilemiyor. İnsan icadı ve belleğin bir oyunu olan zamandan türetilen “an” gibi, esasen tek başına ışığın değil, ondan çok daha önemli bir parametre olan bakışın ürünü olan “görünüş” de sanki bizden bağımsız olarak varlığını sürdüren, fiziksel, mutlak bir olgu gibi ele alınıyor.

Oysa ne an, ne de görünüş eşyanın kendisine ait mutlak olgular değil.

Görünüş, belli bir dalga boyu aralığındaki ışığın (ki bu aralık çok ama çok dar bir aralıktır) ve karanlığın, insan görme aygıtında yarattığı bir efekt, kendi kafatasımızın içinde oluşan bedava bir gölge oyunu. Hepsi bu. Gözü taklit ederek üretilen cihazların benzer görüntüler, yani sanrının sanrısını üretmesi, -ki bundan daha doğal ne olabilir?- görünüşün, dolayısıyla gerçekliğin algımızdan bağımsız olarak varlığının kanıtı olarak gösteriliyor. Yapmayın, güldürmeyin beni.

Fotoğrafı oluşturan diğer parametreyi, yani zamanı kesin olarak tanımlamak da henüz mümkün olmamışken, onun atomu denilebilecek an neyin nesi? Zaman, fotoğrafçılara kalsa peşpeşe sıralanmış salam dilimleri gibi önümüzde uzanıyor ve biz aradan fıstıklı bir dilimi iştahla çekip alıyoruz.

Keşke öyle olsaydı. Ancak, bellek olmayan bir kainatta, sadece hal vardır. Biz bu halin içinde ya varız ya da yokuz.

An ise, olsa olsa sadece fotoğraflarda görülen ve artık var olmayan bir zaman diliminin prangalı hayaletidir.

 

Orhan Cem Çetin

Ocak 2015

 

Written by Orhan Cem Çetin

26 Şubat 2015 at 10:00

çektim i_shot, Pardon geç kaldım, sanat art, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

Danışıklı Deli

leave a comment »

Güncel SANAT Ocak 2015 
İyi okumalar.

Terapi eğitimi aldığım halde, hocam, ustam, mentorum Gündüz Vassaf’ın telkinleri nedeniyle rahatlıkla girebileceğim bu alana kuşkuyla baktım, uzak durdum. Terapi hiç yapmadım ya da almadım diyemem ama özellikle de halinden memnun, terapi talep etmeyen, yakınlarının zoruyla danışan koltuğuna ve gözyaşı peçetelerine teslim olan bireylerin kafalarını tamir etme girişimleri bana yanlış geliyor. Hele o sevecen, tatlılıkla acıyan terapist kibiri yok mu… (Kendi terapistimi tenzih ederek söylüyorum)

Ortak aklın dışına çıkmak bir hak olamaz mı? Bunu becerebilenler Sokrates’in infazını hatırlatacak biçimde ağır kimyasallar yutturularak ya da beyinleri “reset” edilerek, bellekleri elektrikle silinerek cezalandırılmıyorlar mı? Kendisini Napolyon zanneden bir adamın oyununu ne hakla bozuyoruz? Onu kudretli bir imparatorken neden tekrar sümsük, beceriksiz, “kendisini gerçekleştirememiş”, sıradanın dahi altında bir zavallıya dönüştürmeye çabalıyoruz el birliği ile?

Bu hakkı kendime de tanıyabilmek adına terapi girişimlerine olumsuz bakıyor olabilirim. Hatta sanatçı olmamın altında da bu hakkı kullanma fırsatı bulmam, sanatın deliliği meşrulaştırıyor olması yatıyor galiba. Zenginlik de öyledir. Hele ikisi bir araya gelirse, akıl dokunulmazlığınız zirve yapıyor.

Şimdilik sadece sanatçıyım. Zengin bir sanatçı olmak için ise işte bu yüzden can atıyorum. Ha, en azından kendimi günün birinde zengin bir sanatçı zannedebilirim; o da olur.

Sanatın akıl ile akıl dışı arasında gidip gelen bir süreç olduğunu herhalde kabul edersiniz. Bu sadece sanatçıyı değil, izleyiciyi de kapsıyor. Bir roman yazarı nasıl hayallerini satırlara döküyorsa, okuyucu da bu satırları zihninde canlandırır, ayağa kaldırır, kendi rejisiyle oynatırken hayaller görmüyor mu? Metroda kitap okuyan yolcuların inecekleri durağı kaçırmalarına yol açan halüsinasyonlar oluşmuyor mu zihinlerinde?

Tiyatro sahnesinde olup bitenler kontrollu ve zamanlanmış bir şizofreni atağı değil de nedir? Koltuklarında oturan ve karşılarında -kimi zaman defalarca- kişilik değiştiren oyuncuları izlerken gülen, ağlayan, öfkelenen izleyiciler de birer pasif şizofrene dönüşüyorlar bence iki perde arasında. Bunu en iyi kavrayabileceğiniz nokta, oyuncuların topluca kulisten selama çıkışlarıdır. Yüzlerinde, eski ve daha az enteresan kimliklerine geri dönüşlerinin bezginliği okunur. Seyirci onları alkışlarken, onlar da seyirciyi alkışlarlar. Oyun birlikte oynanmış, delilik paylaşılmıştır zira.

Tıptan kaçamayan delilerin hukuk karşısında elde ettikleri cezai ehliyetten yoksun olma halini, yani cezalandırılamazlığı da yabana atmamak gerek. Sanat bir ölçüde bunu da sağlıyor içine girenlere. Başka koşullarda yadırganabilecek, ayıplanabilecek, kabahat sayılabilecek davranışlar affediliyor, hatta takdir görüyor. Tüm hayatını, varoluşunu bir yapıta dönüştürebilmiş sanatçılar ise aramızda en şanslı olanları.

İşte bütün bunlardan, sanatın aklın dışına açılan tuzaklarla dolu labirentin sonundaki açık kapı olmasından dolayı rahatça söyleyebilirim ki, ben de diğer sanatçılar gibi bir danışıklı deliyim.

Orhan Cem Çetin

Aralık 2014

 

Written by Orhan Cem Çetin

05 Ocak 2015 at 01:34

Ben şimdi sensiz ne yapacağım?

with one comment

Güncel SANAT Aralık 2014 için, kaygı hakkında kaleme aldığım yazım.
İyi okumalar.

Yakınlarda -kendi isteği ile ve terk eden taraf olarak- uzun süredir birlikte olduğu sevgilisinden ayrılan genç bir arkadaşım, kendisini ziyadesiyle mutsuz hissettiğini, yıkıldığını, çaresizleştiğini, ne yapacağını bilemez halde olduğunu anlatıyordu. Tümüyle gereksiz pahalı eşyalar satın alıyor, hiç adeti olmayan saçma işler yapıyor, kişilik değiştirmiş gibi davranıyormuş. Öyküsünün bir noktasında, “Hafızamın bir bölümünü kaybetmiş gibiyim,” demez mi?

Yıllar önce anksiyete ölçümü hakkındaki bir makalede, insanlarda en yüksek düzeyde kaygıya yol açan travmanın, eşin ölümü olduğunu okumuştum. Şaşırmamak elde değildi. Evlat değil, anne, baba ya da kardeş değil de eşin ölümü.

Öte yanda, birlikte uzun yıllar geçirmiş yaşlı çiftlerden birinin ölmesi halinde diğerinin de kısa süre sonra, hatta kimi zaman saatler içinde hayatını kaybettiğini çokça duymuşuzdur.

Demek ki ayrılık anksiyetesi bu denli güçlü, kimi zaman ölümcül olabilen bir sarsıntı. Acaba neden? Sadece çok sevdiğimiz birini kaybetmenin acısı mı bu? Yoksa temelde daha farklı, derin üzüntüyle açıklanamayacak, hatta onun üzerine binen, yoğun gelecek korkusu ve çaresizlik duygusu yaşatan çok daha yıkıcı bir darbe mi yiyoruz böyle durumlarda?

Cenazenin arkasından, “Ben şimdi sensiz ne yapacağım?” diye feryat edenler aslında sorunun yanıtını vermiş oluyorlar.

Arkadaşım da, sevgilisiyle birlikte hafızasını da kaybettiğini söylerken kendi şiddetli sarsıntısı hakkında çok isabetli bir saptamada bulunmuştu. Ayrılık gerçekten bir hafıza kaybı. Ortak yaşam inşa ettiğiniz kişiyle zaman içinde ortak bir hafıza da oluşturuyorsunuz. Bazı şeyleri bilmeyi, düşünmeyi, yönetmeyi ona bırakıyorsunuz. İşbölümü gereği aynısını o da size yapıyor. Ayrılık, söz konusu bilgiler ve deneyimler bütününden de kopma anlamına geliyor. Ölüm bu kopuşu kesin kılıyor.

Hafıza ve huzur arasındaki derin ilişkiye değinmeyi bir başka yazıya bırakarak, toplumların da çoğu kez birey gibi davrandığını hatırlayalım. Tüm insanlık tarihsel olarak, büyüyen bir bebeğin geçtiği evrelerden geçiyor adeta. Ayağa kalkmak, konuşmaya başlamak, okuma-yazma öğrenmek, farkındalık geliştirmek, benmerkezcilikten sıyrılmak, oyuncu olmak, zeka ve ahlak gelişiminin evrelerinden geçmek vs. dahil.

Şu an kaç yaşındayız bilemiyorum ama, bu benzetmeyi kabul edecek olursak, ayrılık anksiyetesini de toplumsal ölçekte tatmamış olmamız mümkün değil. Toplumsal kopuşlar, tahrip edilen tarihi değerler, erişilmez hale gelen sanat eserleri, eskiden kardeş iken düşmanlaşan topluluklar, izleyicisine küsen sanatçılar, bilime küsen toplumlar.

Bütün bunlar, bu ayrılıklar, terk edişler ve terk edilişler içten içe bizi kahrediyor ve belki de sonumuzu hazırlıyor. Ne dersiniz?

Orhan Cem Çetin

Kasım 2014

 

Written by Orhan Cem Çetin

13 Aralık 2014 at 17:28

Pardon geç kaldım, sanat art, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , ,

Bir ben vardır benden biiiiip…

leave a comment »

İstanbul merkezli tematik aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta, Kasım 2014 için, tabu kavramı hakkında kaleme aldığım yazım, gazetenin izni ile aşağıda.
İyi okumalar.

 

Bir öğrencimin mezuniyet projesi taslağının yarattığını öğrendiğim huzursuzluk, bu ay yazımın fitili oldu.

Otoerotizm. Onanizm. Mastürbasyon.

Konu bu. Kesinlikle rahat konuşamadığımız bir konu. “Hetero-erkil” toplumlarda eşcinsellik bir tabu iken, öyle görünüyor ki otoerotizm daha da büyük, daha da affedilmez bir tabu.

Hemen her öğretide vurgulanan “Önce kendini sev” düsturu belli ki bunu kastetmiyor. Kendini sev ama lütfen fazla ileri gitme.

Oysa bireyin bir mini-evren olduğu (en-el hak), yapabiliyorsa tümüyle kendisine yetebilmesi gerektiği, kendisini sevmezse kimseyi sevemeyeceği vs. sürekli vurgulanıyor.

Kendine yetmenin, yani başka bir bireye ihtiyaç duymadan varolabilmenin, daha doğrusu mutlu olabilmenin sınırı acaba ne? Ve daha önemlisi, neden bir sınır var? Tümüyle kendimize yetebilmemiz toplumsal yaşamın sonunu getireceği için olmasın?

Başka birisi olmadan, sadece kendim ile başbaşa kalıp kendimi takdir edebilirim. Kendimi anlayabilirim. Kendimi eğlendirebilirim, gezdirebilirim, besleyebilirim, şımartabilirim.

Bir dakika… Şımartmak mı? Lütfen bunu kendine dokunmadan yapabilir misin? Lütfen işin içine cinsel aygıtları karıştırmaz mısın? Zira onlar esasen sana ait değil.

Tıpkı sana ait zannettiğin kredi kartlarının aslında bankaya ait olması gibi, bedenin de aslında senin değil. Sana koşullu olarak verildi ve ancak limitleri dahilinde kullanabilirsin. Limit aşımı halinde kullanımın kısıtlanır, hatta elinden alınır. Boşuna sızlanma; sözleşmeyi imzalamadan önce ince yazıları okumuş olmalıydın.

Bedenin sana aitmiş gibi davranmaya kalkıştığın anda -ki bu yaşamına son vermeyi de içeriyor- cezasız bırakılmazsın. Öyle bir ceza ki, sana bir ödül gibi de gelebilir.

Orhan Cem Çetin
Ekim 2014

 

Written by Orhan Cem Çetin

14 Kasım 2014 at 11:11

“Deri Değiştirme”ye dair…

leave a comment »

Sürüngenler deri değiştirir. En çok onların derisi aşındığı için mi? Dünyaya tüm bedeniyle temas eden canlılar. Bütün bir beden, sadece parmak uçlarından oluşmuş gibi.

Deri değiştirme, için dışı itmesidir. Kabına sığamamak. İçten dışa büyümek. Yenilenmek.

İnsanlar da deri değiştirir. Ama eski deri toz olur gider. Bir yılan gibi, yekpare atılmaz eski deri. Yılanlar gibi arkamızda iz bırakmayız deri değiştirirken.

Güneş yanıkları hariç ama. Yanık, ucu kalkmış deriyi soymak kadar zevkli, kışkırtıcı, kendisini hatırlatan, yapmadıkça tedirgin eden az şey var hayatta. Altından ne çıkacağını bildiğin halde üstelik. Nesinden haz duyduğumuzu bilmeden, ama yapmadan da duramadığımız birkaç şey var böyle galiba.

Bedenimizden attıklarımıza dair karışık duygularımız olabiliyor. Süt dişlerini saklayanların sayısı hiç az değildir örneğin. Tuvalet terbiyesinin erken aşamalarındaki çocukların da “ürünleriyle” gurur duyduklarını, onlarla vedalaşma ritüelleri geliştirdiklerini görüyoruz. Hepimiz yaptık bunları. Belki hala yapıyoruz. Güneş yanığı derilerini de önce uzun uzun incelemeden, bir yerde biriktirmeden, öyle çekirdek kabuğu gibi fırlatıp atamayız. Ne de olsa, o bir zamanlar “ben”di.

Giysilerimiz, yapay deriler. İşte onları tıpkı bir yılan gibi atıyoruz üstümüzden, yenilerine yer açmak için. Başta pırıltılı, yeni, gençleştirici, dikkat çekici ama bir süre sonra sönük, gösterişsiz, hatta utanç verici. Yıkamak bile işe yaramaz. Atıp, yenisini giymeli.

Çok sayıda etkileşimli yazılım geliştiriliyor. Kullanıcı tarafından değiştirilebilen ekran arayüzü tarzlarına da “skin / deri” adı veriliyor. Bu ilginç değil mi? Yani içinin, iç organlarının, iç dünyasının, karakterinin aynı olduğunu bile bile derisini değiştirip karakterini de değiştirdiğimizi sanıyoruz. İlkel toplumlarda büyücülerin, savaşçıların, liderlerin törenlerde hayvan derileri giyip halklarını etkilemeleri gibi tıpkı.

Derisiz olma fikri ise tahammül edilebilir gibi değil. Fazlasıyla korkutucu, irkiltici, tedirgin edici bir fikir. Derinin altını, ancak yeni bir deriyle karşılaşma koşuluyla merak edebiliyoruz. Çocuklar hariç. Yalnızca çocuklar (ve belki hekimler) kırıp, kesip, yırtıp içine bakabilme soğukkanlı merakını taşıyabiliyorlar. Oysa, “Beauty is skin deep” (Güzellik deri kadar yüzeyseldir) diye bir söz var. Türkçe’de de “deri” ve “derin” sözcüklerinin benzerliği dikkat çekici.

Belki de hiçbir şey deriden daha derinlerde değildir.

Şubat 2006
 (Güncel Sanat Eylül 2014)

Written by Orhan Cem Çetin

28 Kasım 2010 at 01:28

%d blogcu bunu beğendi: