postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for the ‘sanat art’ Category

Sahne Arkası // Backstage

leave a comment »

SAHNE ARKASI // BACKSTAGE | ORHAN CEM ÇETİN | SERGİ

2 EKİM-3 KASIM 2018

KÜRATÖR: EDA YİĞİT

Büyük Öpücük // The Big Kiss // Orhan Cem Çetin 2018

Orhan Cem Çetin Evin Sanat Galerisi’nde “Sahne Arkası” isimli kişisel sergisiyle 2 Ekim’de izleyici karşısına çıkıyor. Sanatçı şimdiye kadar ürettiği çalışmaları farklı bir bakışla incelerken, alternatif yöntemlerine yenilerini ekliyor. Ürettiği eserlerin taşıdığı anlam katmanlarını, kurgulanma biçimlerini, oluşum süreçlerini yeniden düşünerek eleştirel ve cesur bir görme biçimini inşa ediyor. Farklı dönemlerde ürettiği yeni ve görülmemiş işleriyle, fotoğrafın dünyasına incelikle dokunuyor. Sanat serüveni içinde hem bir bellek arkeolojisi hem de fotoğraf üzerine kabullenilmiş ya da kabul görmüş anlamları yerinden oynatmaya niyetleniyor.

Uzun zamana yayılan alternatif bir estetik arayışından, güzel ya da çarpıcı bir fotoğraf yapmaktan, anlamlı bir fotoğraf yapmaya uzanan bir yolculuk karşımıza çıkıyor. Bu yolculuk, varoluşla ilgili felsefi bir tartışma, estetiğin gücünden ve çarpıcılığından beslenerek bize ulaşıyor.

Video işlerin de yer alacağı sergi, açılış performansı ve sanatçı söyleşisiyle Ekim ayında sizleri bekliyor. Ayrıca Orhan Cem Çetin’in şimdiye kadar yayınlanmayan TutKeep isimli kitabı ilk kez basılıyor. 2004 yılında basılan ve baskısı tükenen Bedava Gergedan isimli kitabı ise sergi kapsamında yeniden yayınlanıyor.

Saklı çekmecelerden, bir köşede yeniden açılmak üzere bırakılmış dijital arşivden özenle seçilmiş bellek, doğa, varoluş, kader, hüzün, mülkiyet ve zaman gibi ortak kavramlar buluşuyor. Tesadüflerin evreni içine yerleşmiş hikaye ve renklerin bir araya getirilmesi için Eda Yiğit, Orhan Cem Çetin’i mercek altına alarak serginin küratörlüğünü üstleniyor.

Sergi, 2 Ekim’den 3 Kasım 2018 tarihine kadar Evin Sanat Galerisi’nde görülebilir.

Afrika // Africa // Orhan Cem Çetin 2018

Orhan Cem Çetin Hakkında

Fotoğrafçı vs.
1960 yılında İstanbul’da doğan Çetin, fotoğraf alanında kendisini yetiştirdi. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde lisans, İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisans derecesini tamamladı.

İlk kişisel sergisi Tanıdık Şeyler‘i 1988 yılında açtığında, fotoğrafa alternatif yaklaşımı ile dikkat çekti. Çetin, o tarihten bu yana çok sayıda kişisel proje gerçekleştirmiş, farklı disiplinlerden sanatçılar ile birlikte çok sayıda ortak projede yer almıştır. Sanatçı, sergi, gösteri ve performanslarında kavramsal, disiplinlerarası ve cesaretli tutumu ile tanınmaktadır.

Fotoğraf editörlüğü, çevirmenlik ve fotoğraf yazarlığı da yapan, kişisel çalışmaları, denemeleri ve eleştiri metinleri farklı basılı ve on-line mecralarda yer alan Çetin, sanat çalışmalarının yanı sıra hayatını fotoğrafçılık, fotoğraf alanında danışmanlık ve fotoğraf eğitmenliği yaparak kazanmaktadır. Halen Bahçeşehir Üniversitesi Fotoğraf ve Video bölümü eğitmen kadrosundadır. Çetin, Sanatorium Galeri tarafından temsil edilmektedir.

Sanatçının 2000 yılında Karakutu Cep Fotoğraf Albümleri dizisi içinde yer alan bir mini albümü, 2004 yılında ise fotoğraf ve kara mizah içeren metinlerden oluşan kitabı Bedava Gergedan (Okuyanus Yayınevi) yayınlanmıştır.

 

Eda Yiğit Hakkında

Küratör

1984 yılında Ankara’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir Planlama Bölümü’nde lisans, aynı okulda Kentsel Planlama programında yüksek lisans derecesini tamamladı. MSGSÜ Sosyoloji Bölümü Doktora programında kolektif bellek üzerine araştırmalarını sürdürmektedir.

2009 yılında Sabancı Üniversitesi işbirliğiyle Osmanlı Bankası Müzesi’nde sözlü tarih eğitimi alarak, sözlü tarih alanındaki birikimiyle müzecilik ve sanat alanında üretimler gerçekleştirmektedir. 2013 yılından bu yana Karşı Sanat Çalışmaları bünyesinde, 2016 yılından bu yana TÜYAP Sanat Fuarı Artist bünyesinde koordinatörlük görevini yürütmektedir. 2013 yılında “Gezi Direnişi 27 Mayıs-18 Haziran 2013”adında hazırladığı kronolojik belgeleme çalışması kitap olarak yayınlandı.

2015 yılında Evin Sanat Galerisi’nde Nuri İyem 100 Yaşında Portre sergisinde Sözlü Tarih Uzmanı olarak arşiv çalışmasını gerçekleştirmiştir.

 

Evin Sanat Galerisi
Bebek Deresi Sok. No :13
Bebek Beşiktaş İstanbul
0 212 265 81 58
www.evin-art.com 
Pazar günleri hariç her gün 11:00-19:00 saatleri arasında gezilebilir. 

 

Reklamlar

Cem & Cem

leave a comment »

Art unlimited Yaz 2018 sayısı için şahane insan Çınar Eslek‘in başlattığı bir süreç sonunda Cem Akaş ile buluştuk ve sohbetimiz kayıt altına alındı. Buluşmamızı belgeleyen bir de fotoğraf olması gerekiyordu; ben de yukarıdaki işi yaptım. Bir tarafta maydanoz, diğer tarafta küpe çiçeği.

Written by Orhan Cem Çetin

10 Temmuz 2018 at 23:50

Başkalarının Mutluluğuna Bakmak

leave a comment »

Bir fotoğrafçının herhangi bir nedenle gizli tuttuğu, sergilemediği, kendisine sakladığı, belki fotoğrafların içinde görünen kişilerin üçüncü şahıslarla paylaşılmasına rıza göstermedikleri çalışmalarını sergilemeye hakkımız var mı?

Tayfun Serttaş’ın “Flashblack” başlıklı sergisini son günlerinde ziyaret etme fırsatı buldum. Serginin Twitter duyuruları ilgimi çekmişti. Serttaş’ın yıllardır yaptıkları zaten, tanışmamıza vesile olan Stüdyo Osep’ten bu yana, ilgimi çekiyor.

Serginin başlığı ayrıca davetkar. İyi ki Türkçe versiyonu da kullanılmaya kalkışılmamış. Bu kadar incelikli ve derin bir sözcük oyunu mümkün olmazdı. ‘Flash’ malum, fotoğrafçıların standart ışık kaynağı. Aynı zamanda, ani ve güçlü bir ışık patlaması, ayrıca aniden ortaya çıkartmak, yüzüne çarpmak anlamına da geliyor. ‘Black’ ise malum, fotoğrafın temeli. Fotoğraf, beyazın üzerine siyahın düşürülmesiyle başladı ve mümkün oldu. Karanlığı, karanlıkodayı, kara çalmayı da hatırlatıyor. Tüm bunların toplamının ortasında yükselen ‘flashback’, yani geçmişin tüm şiddetiyle aniden hatırlanması çağrışımından söz etmeye bile gerek yok.

Sergiyi Tayfun Serttaş’la birlikte izleme ve ilk ağızdan motivasyonunu, niyetini, bu işi nasıl konumlandırdığını dinleme fırsatı buldum.

Serginin ana parçası, -Serttaş’ın 2011 yılında insanüstü bir çabayla restore ederek Foto Galatasaray projesiyle ortaya çıkarttığı- stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan arşivinden seçilmiş, kartpostal boyutunda, tam 11 bin adet siyah-beyaz baskıdan oluşan, anıtsal boyutlarda bir duvar yerleştirmesi. Sergiye ev sahipliği yapan PİLEVNELİ’nin üç kattan da izlenebilen yekpare bir duvara sahip olması büyük şans.

Yerleştirmenin İstanbul özelinde Türkiye’nin geçmişine dair neyi görünür yaptığı ve Şahinyan’ın kişiliği hem “Flashblack” hem de Foto Galatsaray hakkında kaleme alınan başka yazılarda yeterince tartışıldı.

Ben fotoğraf disiplini ve sanat bağlamında başka bir noktayı tartışmaya açmak niyetindeyim. Her ne kadar Tayfun Serttaş konuşmamız sırasında “Flashblack” işini Stüdyo Osep ve Foto Galatasaray çalışmalarıyla bu anlamda hiçbir şekilde ilişkilendirmek istemediğini vurgulamış olsa da dışarıdan bir bakış ister istemez bir dizge görüyor. Bana kalırsa, bu dizge üzerinden yürüyerek son işin hangi düzlemde ele alınması gerektiğini daha rahat konuşabiliriz.

Konu, bir fotoğrafçının arşivinin, hatta hayatının, varoluşunun bir sanat mekanında sergileniyor ve altına başkasının imza atıyor olması.

Bu oldukça kafa karıştırıcı bir durum. Stüdyo Osep sergisi sırasında beni özellikle sarsan durum, o tarihlerde hayatta olan ve açılıştan itibaren serginin yer aldığı NON Galeri’den hiç ayrılmayan Osep Bey’in sergiyi kendisi açmış gibidavranıyor olmasıydı. Belki de ben öyle hissettim ama bu duygu bana da sirayet etmiş; sergi vesilesiyle hazırlanan kitabı müellifi olan Tayfun’dan önce Osep Bey’e imzalatmıştım. Hatamı sonradan fark edip Tayfun’dan özür dilediğimi ve kitabını ona da imzalattığımı hatırlıyorum.

Bu arada Serttaş’ın yaptığı işleri olağanüstü kıymetli ve saygıdeğer bulduğumu, özellikle “Flashblack” karşısında yaşadığım izleyici deneyiminin çok ama çok sarsıcı olduğunu belirtmeliyim. Mevcut tartışma kesinlikle işin değeriyle ilgili değil. Daha çok işin nasıl okunacağı ve Serttaş’ın yaratıcı dokunuşunun nerelerde aranacağıyla ilgili.

Fotoğrafın kendi kısa tarihine baktığımızda başkalarının fotoğraflarının sergilendiği vakalar görebiliyoruz. Benim ilk aklıma gelen Sherrie Levine’ın ünlü işi “After Walker Evans” (“Walker Evans’ın Ardından”) oldu. Levine 1981 yılında New York’ta sergilediği seride Walker Evans’ın bir sergisinin katalog sayfalarını fotoğraflayarak elde ettiği röprodüksiyonları, başkaca hiçbir işlem yapmadan kendi imzasıyla sunmuştu.

Sanatçı özellikle orijinallik, sanatçı kimliği, müellif (telif sahibi) ve erkeklerin baskın olduğu bir sanat tarihi dökümünü tartışmaya açmak için takındığı bu tutumu başka fotoğrafçıları kopyalarak sürdürdüğü gibi, resim ve heykel gibi diğer disiplinlerde de tekrarladı. Levine’ı kavramak için onun kimliğiyle birlikte, kopyaladığı isimlerin kimliklerine ve sanat dünyasında işgal ettikleri yerlere bakmak gerek.

Bir başka vaka da son yıllarda çokça konuşulan Vivian Maier külliyatının, belki de fotoğraf tarihinin en sürprizli buluşu olarak ortaya çıkmasıdır. Bir ‘mürebbiye’ olan Maier, bugün hayranlıkla izlenen fotoğraflarını izin gününde sadece çekmiş, çoğunun banyo işlemini bile yapmamış ya da yaptırmamış, dolayısıyla fotoğraflarının büyük bölümünü kendisi hiçbir zaman görmemiş, belli ki sergilemeyi de aklından geçirmemişti. Kirası uzun süre ödenmeyen bir deponun boşaltılması ve içeriğinin mezatla satılması sırasında ortaya çıkan, binlerce makara orta-format negatiften oluşan arşivi görünür yapanlar da başta sanat dünyasından kişiler değildi.

Çağdaş Alman fotoğrafçı Thomas Ruff’un, bilgisayarında spam mail eki olarak biriken jpg görüntüleri ve Google Street View’dan aldığı ekran görüntülerini kendisine mal ederek sergilemesi verimli tartışmaların kapısını aralayan işlerdir.

Bir başka örnek, 1800’lerin sonlarında New Orleans’ta yaşayan ve hayatı boyunca gizlediği seks işçisi portreleri ölümünden sonra ortaya çıkarılan Ernest J. Bellocq’tur. Hayattayken endüstriyel fotoğrafçı olarak bilinen Bellocq’un gizli arşivini bulup titiz bir çalışmayla ortaya çıkaran, yine bir başka fotoğrafçı, Lee Friedlander olmuştu.

Şu soruyu sormamız gerekmez mi; bir fotoğrafçının herhangi bir nedenle gizli tuttuğu, sergilemediği, kendisine sakladığı, belki fotoğrafların içinde görünen kişilerin üçüncü şahıslarla paylaşılmasına rıza göstermedikleri çalışmaları sergilemeye hakkımız var mı?

Fotoğraf alanının dışına çıkacak olursak özellikle hazır-yapıt alanında, sanatçının kendi elinden çıkmamış, sadece bağlamı kaydırılarak ve yeni bir kurgu içinde yeniden sunulmuş nesnelerin, görüntülerin, efemeranın sergilendiği sayısız örnek bulabiliriz.

Türkiye’den de “Flashblack” ile bazı noktalarda paralellikler taşıyan iki işi anmak istiyorum.

Bunlardan ilki, Serkan Özkaya’nın 2000 yılında Yapı Kredi Kazım Taşkent Galerisi’nin cam cephesinde sergilediği, 30 bin adet 35mm diapozitif (saydam) fotoğraftan oluşan “Dünyanın en büyük karma sergisi” işi. Açık çağrı yaparak topladığı fotoğrafları bir görüntü bombardımanı olarak sergileyen sanatçı, bu işi dünyanın başka kentlerinde de tekrarladı. Özkaya’nın “Davut heykeli” gibi röprodüksiyon işleri olduğunu da hatırlayalım.

Bir diğer çalışma yakınlarda Versus’ta sergilenen, bulunmuş fotoğrafların ıslak kolodyon yöntemiyle yeniden üretildiği, Yusuf Murat Şen’in “Fading Away” sergisiydi.

Saydığım örneklerin her biri elbette kritik noktalarda farklılıklar arz ediyor ancak belli noktalarda da Tayfun Serttaş’ın “Flashblack” işine ışık tutabilecek tartışmalara işaret ediyorlar.

Serttaş’ın işini konumlandırmakta güçlük çekiyorsak, bunda etkili olan noktalar arasında öncül ve fotoğraf ağırlıklı sergilerin varlığı (Stüdyo Osep ve Foto Galatasaray), Serttaş’ın sanatçı kimliği, işin bir ticari galeride sergileniyor olması, sergilenen fotoğrafların tek bir fotoğrafçının arşivinden çıkmış olmaları (anonim olmamaları), fotoğraflarda görülen insanların ve Şahinyan’ın kendisinin böyle bir sergilemeye rıza gösterip göstermeyeceklerinin belirsizliği, serginin girişinde yer alan bilgilendirme panolarında Şahinyan ve arşiv hakkında çok fazla bilgi veriliyor olması sayılabilir.

Serttaş’ın bu noktaların tümüne vereceği yanıtlar var. Nispeten yorumsuz birer arşiv dökümü olan önceki sergilerden farklı olarak, “Flashblack” tümüyle Serttaş’ın Şahinyan arşivinden seçtiği fotoğrafları anıtsal bir enstalasyon halinde yorumlamasından oluşuyor. Serttaş’a göre, stüdyo bir kamusal alan türü. Zaten bir yabancının (fotoğrafçının) karşısındalar. Evlerinin gizliliğinden çıkmış durumdalar. Bu nedenle fotoğraflarda görülen bireyler bu fotoğrafları kendileri ve yakınları için çektirmiş olsalar da başkaları tarafından görülebileceğini baştan kabul etmiş oluyor. Maryam Şahinyan’ın, yani başka bir fotoğrafçının üretiminin sergilenmesine gelince; Serttaş, öncelikle kendisinin bir fotoğrafçı olmadığını, fotoğraf disiplini adına bir iş yapmadığını, üstelik Şahinyan’ın da bir sanatçı olmadığını vurguluyor. Bu nedenle, ortaya çıkan işte fotoğrafçının göz ardı edilen bir sanatçı katkısı yok.

Tüm bunlar, üzerinde derinlemesine düşünülmüş bir konsept geliştirme sürecine işaret ediyor. Ancak çok fazla varsayıma dayanılıyor ve özellikle Maryam Şahinyan ile arşivin gün yüzüne çıkması süreci hakkında fazlasıyla ayrıntılı bilgi sunulduğundan, izleyicinin sergilemeyi kişisel bir sanat işi olarak değil, yine bir arşiv dökümü olarak algılaması riski var.

Gerçi bu ne kadar önemli, emin değilim. Tekrar sıradan bir izleyici konumuma geri çekilerek işin karşısında çok güçlü bir tecrübe yaşadığımı, işin son derece etkileyici olduğunu ve Serttaş’ın izleyici deneyimini sergi kurgusuyla bir hayli derinleştirdiğini söyleyebilirim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Yazı ve fotoğraflar: Orhan Cem Çetin
Mayıs 2018 
IstanbulArtNews Haziran-Temmuz-Ağustos 2018 Sayı 53’ten alınmıştır.

İlk önce sesinden, sonra duru bakışlarından etkilenmiştim.

leave a comment »

MONO‘dayım. Aşağıda Mart sayısı. Mayıs sayısını da kaçırmayın. @alacakaranlikoda

 

“Hızlandıkça renk değiştiren araba yapmışlar,” dedi, gözlerini tabletinden ayırmadan.

“Sahi mi?” dedim. “Ben öyle bir maraton koşucusu tanımıştım.”

Küçük bir kahkaha da atmıştım kendi şakamı beğenerek.

Bu özelliğimi sevdiğini söylerdi. Şakalarım o kadar ani oluyordu ki, ben de ilk kez duymuş, başka birisi konuşuyormuş gibi hazırlıksız yakalanıyor, kendimi belki de gerçekte olduğumdan daha komik buluyordum. Dikkatle yüzünü izledim. Gözlerindeki yansımada ekranın sürekli kayması dışında en ufak bir değişim göremiyordum. Elini belli etmemeye çalışan bir poker oyuncusu gibiydi. Zavallı gülümsemem söndükten bir süre sonra kaşlarını kaldırarak bana baktı.

“Bak, bunu dinle,” dedi hayran olduğum tozlu sesiyle. “Ünlü bir pasta şefine, henüz çırakken ustası şöyle demiş: Bir hata yaparsan düzeltmek için uğraşma, daha kötü olur. Onun yerine, üzerine bir gül koy.”

Kaşlarını kaldırma sırası bendeydi. Sanırım ilk kez sesinden çok sözü ilgimi çekmişti. Yanıt vermeden kahvemi alıp zaten bensiz başladığı kahvaltı sofrasından kalktım. O ise ekranından bana doğru sessiz ve görünmez kıvılcımlar fırlatmaya devam etti.

Birlikte yaşamaya başlamamızın yarattığı yegâne fark, bu matrak haberleri eskiden messenger ile gönderirken şimdi –güya– yüzüme, daha doğrusu duyabileceğim bir menzile söylüyor olmasıydı.

Gel gelelim, şu son haber gerçekten ilgimi çekmişti. Birkaç gün önce ilişkimiz hakkında konuştuğumuz o sıcacık ama kısa zamandan bu yana ilk kez bize dair bir ima oluşmuştu söylediklerinde.

Bir hata yaparsan, üzerine bir gül kondur…

“Ben çıkıyorum, akşam görüşürüz,” diye seslendim.

“Ben dışarıda olacağım,” diye karşılık verdi. Sesini yükselttiğinde, konuşmasını süsleyen tozların dağıldığını o an farketmiştim. “Konum atarım,” diye ekledi, “belki birlikte döneriz!”

Birlikte dönmek iyi bir fikir değildi. Yaklaşan sevgililer günü için o an yapmaya karar verdiğim küçük bir hazırlık vardı ve sürprizi bozmak istemiyordum.

Şubat 2017

 

Written by Orhan Cem Çetin

17 Nisan 2017 at 23:53

Sınır Tanımayan Bitkiler // Plants Without Borders

leave a comment »

PrintPrintPrintPrintPrintPrint

Black Sea. Kaleidoscope.

Works by Florian Bachmeier (Germany), Artur Bondar (Ukraine), Orhan Cem Çetin (Turkey) and Ramin Mazur (Moldova).

11-20 November 2016 // Kösk  // Munich

Plants Without Borders

Life always prefers being near water supplies. Coastal regions around the world have therefore historically been home to civilizations and they have in turn pushed each other away to have superior access to this valuable resource, hence moving, disseminating, shifting boundaries. However, despite the resulting inevitable human mobility and forced dislocations, shifting boundaries have also mixed cultures at a profound scale.

The photo series “Plants Without Borders” by Orhan Cem Çetin, through images of commonly cultivated plants with captions in Turkish, Bulgarian, Romanian, Russian and Georgian (next to Latin), attempts to reveal the fact that despite apparent segregation in terms of national identities and culture, the peoples around The Black Sea (and the rest of the world) share habits and interests for vital ingredients that involve the survival of the human species.

We are a big family artificially compartmented and no other life form on the planet really care about the imaginary borders that us humans have drawn on land, as long as it finds a patch of soil to root into.

John

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

08 Eylül 2016 at 22:31

çektim i_shot, benim_sanat my_art, portrait, portre, sanat art kategorisinde yayınlandı

Dilara

with one comment

Written by Orhan Cem Çetin

31 Ağustos 2016 at 22:16

çektim i_shot, benim_sanat my_art, portrait, portre, sanat art kategorisinde yayınlandı

%d blogcu bunu beğendi: