postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for the ‘sanat art’ Category

Sahnesini Yutan Adam: Roger Ballen

leave a comment »

Aşağıdaki metin, sanatçının 28.12.2016 – 30-07-2017 tarihleri arasında İstanbul Modern’de izlenen Roger Ballen: Retrospektif sergisi için yazılmış, sergi kitabında yer almıştır.

Tommy Samson and a mask // Tommy Samson ve bir maske (Roger Ballen)

Fotoğrafın diğer anlatma biçimlerinden farkını ortaya koyabilmek için sadece kendisine bakmak yetmez. Fotoğrafçısına, kanıtı olduğu zaman dilimine, ona bakana, onunla nerede karşılaşıldığına ve çoğu kez gözardı edildiği üzere –ve elbette varsa eğer– içinde görünen insanın ne yaşadığına çok dikkatli bakmamız gerekir.

Ben de bir fotoğrafçıyım. Üstelik benden önceki fotoğrafçılara da biraz kızgınım. Zira, yıllar sonra anladığım üzere, “Al buradan yürü,” diye önüme dökülen külliyat, bir hayli kafa karıştırıcı. Varolan tüm fotoğraflar ve onlar hakkında söylenmiş, yazıya dökülmüş sayısız fikir, büyük bir iktidar oyununu ortaya koyuyor; ortaya koymakla kalmayıp onu meşrulaştırıyor da.

Kullandığımız jargon bile belli ediyor: fotoğrafçı, hükmedendir. O yakalar. O vurur. O ölümsüzleştirir, dondurur, koruma altına alır, bellek oluşturur, tarih yazar. Savaşları durdurur veya başlatır. Manipüle eder, dönüştürür, gösterir, yüceltir, isterse yerin dibine sokar. Veya gözler önüne serer ya da keyfi bilir; belki de göstermez, sonsuza dek saklamayı seçer.

Şu hale bakın; nasıl birisinden bahsediyoruz. Bu olağanüstü bir güç, sınırsız bir erk değil mi? Kim istemez bu denli güçlü, neredeyse bir yarı-tanrı olmayı?

Korkarım, fotoğraf yapmaya başlayan herkesin ruhunu ince bir buz tabakası gibi sarıyor bu iktidar ihtimali. Üstelik her fotoğrafçı bu ayrıcalığı uç noktalara taşıma şansını kendisine tanımak adına, bunu becerebilmiş olanları da kutsuyor, tanrılaştırıyor ki o mevki korunsun, her şeye kadir olma şansı baki kalsın.

Öte yanda, neredeyse tüm kültürlerde tevazu, benliğini ezip küçültmek, öğütmek, hırslarından vazgeçebilmek, başka insanların nezdinde kendini varoluşun merkezinden çekip almak ve bir kenara fırlatıp atabilmek en önemli erdemler arasında sayılmıştır. Fotoğrafçının kendisine biçtiği baskın, buyurgan rol ile pek bağdaşmıyor değil mi?

İstisnalar yok mu? Elbette var. Hatta, çekinmeden iddia ediyorum, dünya kültürü içinde iz bırakan ve dönüştürücü, hatta sağaltıcı etki yaratan en önemli ya da benim için en makbul fotoğrafçılar işte bu aşamaya geçebilenlerdir.

Sayılarının çok az olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu mertebeye kolay gelinmediği açıkça görülür. Bulutlardan aşağı atlamak herkesin harcı değil. Zira, önce bulutlara ulaşmak gerekiyor. Sahip olmadığınız bir şeyden vazgeçmeniz o kadar da zor değil. Anlamlı ve öğretici hiç değil.

Bu söylediklerim sadece fotoğrafçılar ya da sanatçılar için değil, her halde herkes için geçerli. Zaten, sanatçı dediğin nedir ki? Bana kalırsa o da herhangi bir insandır ve bir tane hayatı vardır ve o bir hayatı, son tahlilde, diğer tüm insanları temsilen, kendisini alenen anlamaya çalışarak tamamlar. Herkes gibi. Ne var ki, onun yöntemi farklıdır ve çabası, araştırmaları, bulguları fazlasıyla göz önündedir.

Fotoğrafın, insan aklının malul olduğu hatırlama ve algı süreçleri ile doğrudan ilişkili olması, bulunuşundan bugüne baş döndürücü bir ivme ile gelişmesini, varoluşunu kavramaya ve hissetmeye çalışan herkes için gözde bir uğraş haline gelmesini açıklıyor sanırım. O nedenle, az önce söz ettiğim bulutları da usta fotoğrafçılar tıka basa doldurdu, dolduruyor.

Bu mevkiden feragat etme olgunluğunu kimler gösterebildi? Diane Arbus hemen aklıma geliyor. İlginçtir, bu yazıya vesile olan Roger Ballen’ı araştırmaya başladığınızda da bu isim sıklıkla karşınıza çıkıyor.

Ballen hem fotoğrafladığı insanlara hem de izleyicisine üstünlük kurmaya çalışmayan, aksine icraatını onlarla birlikte gerçekleştiren bir sanatçıdır.

İnsan aklının bir “maluliyeti” de meraktır. Sadece onu tatmin etmek için, Ballen’ın yaşadığı yerleri ve dönemi, aldığı eğitimi, kimlerden etkilendiğini dilerseniz öğrenin. Ama işlerini kavramak, hissetmek, onların sizi değiştirmesine fırsat vermek için bütün bunların gerekli olduğunu zannetmiyorum. Bulutları dolduranların aksine.

Ballen’ın çalışmaları bütün bunları bilmeniz gerekmeden, hatta bilmediğiniz takdirde belki –kendi içinizde oluşacak– daha büyük bir güçle sizi kendinizle tekrar tekrar çarpıştırmaya hazır, bekliyor.

Fotoğraf bir indirgeme, eksiltme sanatıdır deriz. Karşınızda kainatın tamamı durur ve siz onun içinden adeta mikroskopik bir ayrıntıyı kayıt altına almaya karar verir ve bunu da güya yaparsınız. Bu
durumda fotoğrafınızda neleri görünür ettiğiniz kadar; neleri, kimleri, hangi anları dışarıda bıraktığınız, kaydetmemeyi seçtiğiniz de anlam kazanır.

Bir fotoğrafa çok fazla şey doldurmaya çalışmak da bir tür oburluk, dolayısıyla bir başka erdemsizlik değil mi? Ballen’ın işlerine bu gözle de bakmak gerek; onu değil, kendimizi memnun etmek için.

İzlediğimiz sahne ile dünyanın geri kalanını sertçe ayıran ve bir duvar olduğunu asla reddetmeyen bir duvar. Dış dünyayı fotoğrafın içine sızdırmaya yetecek incecik teller, çizgiler, kablolar, taşıyacak
kıyafet bulamamış elbise askıları ve sadece kendilerini bağlayan, hayat taşıyan kılcal damarları andıran ipler. Gerçeklik ile aklın labirentleri arasındaki kapı: yatak. Fotoğrafı gölgelerle birlikte var eden ışığın en çıplak hali, süslenmeye tenezzül etmeyen ampuller. Ve insanlar. İlk bakışta en hafifinden “sorunlu” diyebileceğimiz karakterler, yalın ancak büyük bir dikkatle oluşmuş dekorun içinde sıra dışı bir tiyatro eseri sergiliyor. Göz yaşartıcı, kıskandırıcı bir açık yüreklilikle kendilerini sergiliyorlar.

August Sander’in Almanlar tipolojisi her zaman çok ilgimi çekmiştir; zira bu fotoğraflardaki insanlar, “kendileriymiş gibi” yapmaktadırlar. Meslekleri üzerinden kendi varoluşlarına dair idealar üretmiş ve sırf bu yüzden kendileri olmaktan da çıkmış, ruhları bedenlerinden ayrılmıştır. Tarlasına tohum savuruyor pozu içinde donup kalmış olan çiftçi (ki, poz vermek köken itibarıyla durmak demektir), bir korkuluktan farksızdır. Bu nedenle, Sander’in ünlü serisi belgesel fotoğraf ile sahnelenmiş fotoğrafın kesiştiği tuhaf bir yerde durmaktadır. Ballen’ın işlerinde de acaba benzer bir durum var mı? Bu külliyat bir belgesel mi, yoksa bir kasaba tiyatrosu mu? Olan biteni bize olduğu gibi gösterme iddiasında bir nesnellik mi tanık olduğumuz, yoksa “oynandığını” utanmadan sıkılmadan kabul eden, yani yerel oyuncularla üretilmiş, sahnelenmiş fotoğraflar mı karşımızdaki?

Sanırım Ballen’ın işleri bu kategorilerden hiçbirine sığdırılamaz. Kategorize etmenin şart olup olmadığı düşünülebilir elbette; ama kategoriler kullanışlıdır ve önyargı yaratarak yanıltıcı olabildikleri gibi, incelikli ve temkinli kullanıldıklarında işe yarar, kavrayışımızı kolaylaştırırlar.

Ballen’ın fotoğrafları hiç kuşkusuz sahnelenmiştir. Ancak burada sahnelenen, Sander’den farklı olarak bir kusursuz idea değil, insanların kusurlu, hakiki kendileridir. Sander, fotoğraflarında kendisini itina ile saklar, yok ederken (ki, seride neredeyse tüm meslekler temsil edilirken, en kolay dahil edilebilecek meslek erbabı şaşırtıcı biçimde hariç bırakılmıştır: fotoğrafçı), Ballen her fotoğrafın, ya da
sahnenin hem yaratıcısı, hem de öznesidir; tıpkı fotoğraflarda görülen insanlar gibi. Bu üslup, daha çok bir foto-performans ya da canlı tablo (tableau vivant) geleneğini akla getirir. O halde bu tablolar neyi anlatır? Kendi külliyatı içinde, fazlasıyla erdemli bir noktaya yaklaşırken Ballen’ın artan bir dozla, deliliği yücelttiğini düşünüyorum. Delilik, kaybedecek çok şeyi olanların dünyasında son derece olumsuz çağrışımlar taşır. Zira deli, yapayalnızdır. Tek kişilik bir azınlıktır ve dışlanmayı göze almıştır. Toplumsal mutabakatın tüm nimetlerinden vazgeçmiş, kendi ürettiği gerçekliğin içine hapsolmuştur. Ya da şöyle düşünebiliriz: kendi üretimi olan, tam da kendisine uygun bir gerçeklikle yetinebilmiştir. Belki de bu yüzden delilere biraz da gıpta ile bakar, ama ilk fırsatta onları kendi gerçekliğimize çekme iddiasındaki yöntemlerle cezalandırırız.

Kontrollü bir delilik hali olan sanat ise insanlara ceza muafiyeti kazandırıyor. Bu “akıl ile akıl dışılık arasında gidip gelme” haline dair, bir başka yazımdan bir alıntı yapmak istiyorum:

…Sanatın akıl ile akıl dışı arasında gidip gelen bir süreç olduğunu herhalde kabul edersiniz. Bu sadece sanatçıyı değil, izleyiciyi de kapsıyor. Bir roman yazarı nasıl hayallerini satırlara döküyorsa, okuyucu da bu satırları zihninde canlandırır, ayağa kaldırır, kendi rejisiyle oynatırken hayaller görmüyor mu? Metroda kitap okuyan yolcuların inecekleri durağı kaçırmalarına yol açan halüsinasyonlar oluşmuyor mu zihinlerinde? Tiyatro sahnesinde olup bitenler kontrollü ve zamanlanmış bir şizofreni atağı değil de nedir? Koltuklarında oturan ve karşılarında -kimi zaman defalarcakişilik değiştiren oyuncuları izlerken gülen, ağlayan, öfkelenen izleyiciler de birer pasif şizofrene dönüşüyorlar bence iki perde arasında. Bunu en iyi kavrayabileceğiniz nokta, oyuncuların topluca kulisten selama çıkışlarıdır. Yüzlerinde, eski ve daha az enteresan kimliklerine geri dönüşlerinin bezginliği okunur. Seyirci onları alkışlarken, onlar da seyirciyi alkışlarlar. Oyun birlikte oynanmış, delilik paylaşılmıştır zira.

Deliliğe övgüler yağdıran ve sanat üretimi için deliliği kavramaya, kullanmaya, yapay biçimde oluşturmaya çalışan, bu uğurda madde kullanan sanatçılar olmuştur. Ama hakiki deliliğin çok
önemli bir özelliği var: Bebekleşmek.

Yani, edepsizleşmek, pasaklı olmak, sezgilerle ve bir serçe kadar kendiliğinden davranmak, ihtiyaçlarını ertelememek, her fırsatta soyunmak, hayvanlarla iyi anlaşmak ve onları insandan ayırmamak, eşyayla konuşmak ve iletişimde kural koyucu olmak, bedenini oluşturan parçalar arasında hiyerarşi oluşturmayıp, hepsini bir ve kıymetli saymak, onlara sahip çıkmak, asla söz dinlemeyip bütünüyle başına buyruk olmak. Bunlara, çok uyumayı, gerçek ile rüyayı ayırt etmemeyi (edememeyi değil), kendisi ile dış dünya arasındaki sınırı kaldırmayı da ekleyebiliriz. Bütün bunlar, delilerin ve bebeklerin ortak özellikleri. Bu manzaranın hangi anlama geldiği çok belli: Delilik, size öğretilen her şeyi külliyen reddedip başlangıç noktasına, yani aslına dönme halidir… (Danışıklı Deli”, Güncel SANAT, Ocak 2015)

Ben Roger Ballen’ın yapıtlarında işte tıpatıp bu manzarayı görüyorum. Tıpkı Diane Arbus’un “gerçek aristokratlar” diye tanımladığı toplum dışına itilmiş insanlar
gibi, Ballen’ın sahne arkadaşlarında da müthiş bir kendini var etme cesareti, daha da ötesinde, var etme yaratıcılığı görüyorum. Bu insanlardan öğrenecek çok şeyimiz var. Onlar, tıpkı birer meddah gibi, çok az malzeme ile, küçücük sahnelerinde, çok büyük öyküler anlatıyor, insan olmaya dair korkutucu ama göz açıcı ipuçları veriyorlar.

Bize aslında ne olduğumuzu, içimizdeki o hep sızlayan ve zaman zaman köpürerek bizi telaşlandıran hayvansı nüveyi bulup çıkartmanın, onun serpilmesine izin vermenin kıymetini hatırlatıyorlar. Bunu bir oyun halinde gerçekleştiriyorlar. Belki bebekliğe dönüşün en keyifli, en zevkli yanı bu. “Homo Ludens”, yani oyunbaz insan olmak. Oyun hayatın provasıdır. Daha az risk alınan, ortaya bir ürün koyma mecburiyeti olmayan, deneme-yanılma fırsatları yaratan ve aslında yanılma şansı da olmayan bir süreç.

Ballen’ın bu sergide izleyeceğiniz çalışmalarında, 1980’lerde “Platteland” ve “Dorps” ile mesafeli ve kurallı başlayan oyunun, “Outland” serisinde daha samimi ve sade bir boyut kazandığını, duvar/sahnenin oluştuğunu ancak sanatçının hâlâ büyük ölçüde bulduğu ile yetindiğini görmek mümkün. “Shadow Chamber”dan itibaren ise oyun, biz dışarıdan bakanlar için zorlaşıyor, oyuncular için ise, belli ki birbirlerini cesaretlendirmeleri sonucunda büyük bir maceraya dönüşüyor, prova olmaktan çıkıp hayatın ta kendisi haline geliyor. Dekor şekilleniyor. Yukarıda saydığım teller, evcil hayvanlar, masklar, çıplaklık, uyku ve saklanma hali nakarata, diğer her şey kulise, sahne arkasına dönüşüyor.

“Boarding House”daki kreşendo, başka bir aşamanın yaklaştığına işaret ediyor: “Asylum of the Birds”. Ballen artık oyun arkadaşı istemiyor ve bana kalırsa onları artık kendi içinde taşıyor. İnsanlar yavaşça gözden kaybolurken, çok daha yalnız ve çok daha kişisel sahneler bize oyunun finaline yaklaştığımızı bildiriyor. Nitekim, “The Theatre of Apparitions” ile birlikte tüm oyuncular ve sonunda uçucu bir yerleştirmeye dönüşmüş olan dekor da ortadan kalkıyor, geriye sadece sahne/duvar ve üzerine sinip canlanan çizgiler kalıyor. Sahne bize, Ballen’ın bunca külfet ile biriktirdiği bilgeliğin damıtılmış şifresini sunuyor.

Alışkanlıkla, içimizden Roger Ballen’ın fotoğraflarındaki insanlar için üzülmek gelebilir. Evet, onlar da herkes gibi çok daha konforlu yaşamayı hak ediyor. Evet, onlar da belki sahnele(n)dikleri belki oldukları gibi aktar(ıl)dıkları bu kesitlerin, bu zoraki çerçevenin içinden çıkmak istiyorlar. Olabilir. Ama ben onlara baktığım zaman işte bütün bu saydığım nedenlerle, daha çok, kendime acıyorum.

Bu noktada, Roger Ballen’a teşekkür etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Fotoğrafladığı insanların hayatını değiştirdiği ve karşılığında o insanlar tarafından değiştirildiği çok açık. Ben de, çalışmalarına bu kadar yakından baktıktan sonra artık aynı kişi değilim. Ve izin verirse, aralarına katılmak istiyorum.

Orhan Cem Çetin
Kasım 2016

Written by Orhan Cem Çetin

23 Ağustos 2019 at 22:49

Çağla Köseoğulları ile Sohbet / IAN Ocak 2019

leave a comment »

 

Fotoğraf: Serkan Eldeleklioğlu  

Orhan Cem Çetin: Bana ilginç gelen bir konuyla başlamak istiyorum konuşmamıza; senin aslında sahne sanatları, dekor ve kostüm eğitimi almış olmanla. Demek ki başta ilgin farklıymış, sonra başka bir alana kaymışsın. Aslında tam anlamıyla kaymışsın da diyemeyiz. Mesela, ben de farklı bir alandan geldim gibi görünüyor. Önce fotoğrafla başladım ama sonra psikolojiye yöneldim sonra tekrar fotoğrafa döndüm. Psikoloji alanını tam anlamıyla terk ettiğim söylenemez, bu birikimimi ister istemez sanat işlerimde kullanıyorum. Neyse; temelde yüzey sanatlarıyla uğraşıyoruz ve bir çerçevenin içini dolduruyoruz. Bu anlamda fotoğraf tiyatro sahnesine çok benziyor çünkü olay bir dikdörtgenin içinde cereyan ediyor ve sen bu alanı kurguluyorsun. İzleyicinin sahnenin dışını görmemesini sağlıyorsun ve olup biteni oraya indirgiyorsun. Senin için de kullandığın kanvas, kağıt ya da o alan her neyse, orayı bir tiyatro sahnesi gibi kullanıyor ve kurguluyorsun. Mesela bazı işlerin gölge oyunlarını hatırlatıyor. Senin için, yaptığın çalışmalar bir çeşit tiyatro sahnesi olabilir mi? 

Çağla Köseoğulları: İlk işlerim belki, ilk sergimdeki işler. 

O.C.Ç.: Evet, yarı saydam malzemeler kullanman bunu hissettiriyor bana. Mesela Karagöz perdesini hatırlatan, figürün yakınlaşmasıyla veya uzaklaşmasıyla gölgenin belirginleşmesi, büyümesi, küçülmesi gibi biçimsel hiyerarşiler var çalışmalarında. 

Ç.K.: Tam anlamıyla bilemiyorum. Senin olabileceğini söylediğin gibi, insanları sadece kağıt üzerinde gördükleri şeye indirgemeyi asla istemiyorum. İstediğim şey, gördüklerinden duygusal olarak nasıl etkilendikleri ve o resimden nasıl yeni dünyalar yarattıkları. Yaptığım resmi onlara gösterdiğimde tamamıyla onların olabilsin ve tüm kadrajlardan sıyrılıp yepyeni bir resim olabilsin istiyorum. Bu arada şunu da ekleyeyim okuldaki tercihimi yapma aşamasında annem etkili olmuştur. Bu bölümde okursam daha çok para kazanabilirim diye düşünüp beni etkilemiştir. O zamanlar para kazanmak değil ama hem üç boyutlu bir dünya yaratmak hem de aynı zamanda iki boyutlu çalışmak ve bir konuyu, hikayeyi dramaturjik olarak ele almak ilgimi çekmişti. Yaptığım şeye çok boyutlu bakabilecektim. Bu bölümde okumuş olmak elbette şu anda çok işime yarıyor. 

O.C.Ç.: Annen de mi sanatla ilgili? 

Ç.K.: Aslında hayır, değil. Ama çocukluğumdan beri resme ve sanata olan ilgimi bildiği için benim Mimar Sinan’a girmeme vesile olmuştur…

O.C.Ç.: Biz fotoğrafta da resimde de bir sınır çekiyoruz ama bir yandan da o sınırın dışını ima ediyoruz. Çünkü aslında çerçevenin içindekiler, dışında kalanlar sayesinde bir anlama ulaşıyor, kadrajın dışında kalanlarla beraber içinde kalanlara bir anlam verilebiliyor. Hatta, makineyi eline alıp bir fotoğraf çekeceğin zaman, karşında kâinatın tamamı var… Hayal edilebilecek her şey karşında duruyor ve sen bu sonsuzluğun içinden sadece bir ayrıntı seçiyorsun. Bu çok iddialı bir tercih. 

Ç.K.: Kişisel dünyamda, gündelik hayat akışında ve toplumsal olaylar karşısında gördüklerimin, algıladıklarımın ve hissettiklerimin kağıt üstünde nasıl forma dönüştüğüyle ilgileniyorum. Ve bunu yaparken de algıladıklarımı, çoğu kez kelimelere dökmeksizin, mürekkep ile düşünmeye, hislerime kulak vererek anlamaya, anlatmaya çalışıyorum. Yani çoğu kez sessizlik içinde, defalarca evirip çevirip, karmaşa yaratıp, belki ters yüz edip düşündüklerimi, kağıt üstünde defalarca aynı formu çalışırken, kendime dönüp tekrar tekrar bakıyorum, neler oluyor diye. Ve oluşmakta olanı kelimelere dökmek istemiyorum çünkü bütün bunları yaparken bir şeyi dile getirdiğimde, ağzımdan çıktığı andan itibaren bir çerçevesi olmuş oluyor. Bu yüzden ne kendimi ne de kimseyi sınırlamak istiyorum. Konuşmak her zaman zor benim için. Umarım anlatabilmişimdir dille… 

O.C.Ç.: Gayette güzel anlatıyorsun hiç merak etme. Dili iyi kullananlara dilbaz denir ya hani, dilbazlıkla ilgili hiçbir sorunun yok ama dilin nitelikleriyle ilgili bir meselen olabilir. 

Ç.K.: Evet var, haklısın. 

O.C.Ç.: Benim de böyle bir problemim var. Bunu daha da açarsak, bence görsel disiplinlerle uğraşan herkesin dille ilgili bir problemi olmak durumunda. Şöyle ifade etmeye çalışıyorum bu problemi: Resim, -ki fotoğrafa resim denilince tepki gösterenler var. Bence resim daha büyük bir havuz, daha büyük bir küme. Fotoğraf bir resimdir ama resim bir fotoğraf değildir. Dolayısıyla bence ikimiz de resim yapıyoruz.- Ne diyorduk, resim gösterir ama anlatmaz. Yazı ise anlatır ama göstermez. Hak verir misin buna? 

Ç.K.: Evet, hak veriyorum. Tam da bunu ifade etmeye çalışıyordum aslında. 

O.C.Ç.: Belki gösterilip de anlatılmayan bir şey daha çok hoşumuza gidiyor. Neyi anlattığını insanlar bulmak ya da sezgilerle bir yolculuk yapma durumunda ve bu iyi bir şey çünkü böylece izleyici sürece dahil oluyor. Ama sen meseleni sözle anlatmaya çalıştığın zaman o yolculuk kısalıyor, kısıtlanıyor, indirgeniyor. 

Ç.K.: İndirgeniyor, kısıtlanıyor ve altını çizmiş oluyorsun söylemek istediklerinin. Bazen ne söylemek istediğimi ben bile bilmiyorum resim yaparken. Yalnızca bir şeyler hissediyorum o kadar. Sonra demin söylediğim gibi bırakıyorum kendimi kağıda ve başlıyor yolculuk. Hatta çoğu kez, çok sonra anlıyorum kendimi, neden öyle yapmayı tercih ettiğimi. Benim için mesafeler olaylara bakabilmek, kavrayabilmek için çok önemli. Bir şeyin içindeyken, çok yoğun bir duyguya bakarken bazen kayboluyorsun içinde, sonra nefeslenip tekrar bakınca görmediklerin, kavrayamadıkların tekrar beliriyor yüzey üstünde. Hem plastik olarak hem de kavramsal olarak. O yüzden hiç konuşmayayım ben. Sergi zamanları, metin yazmak gerektiğinde de hep sorun benim için.

O.C.Ç.: Ama en azından bir bağlam oluşturmak istemez misin? Mesela inanılmaz şiirsel bir sergi başlığın vardı. Hatırlatır mısın? 

Ç.K.: “Akışkan Olan Her Şeyim Katılaştı Dün Düşümde” sergisinden bahsediyorsun. 

O.C.Ç.: Evet, mesela bu çok iddialı bir cümle değil mi? 

Ç.K.:  Bir arkadaşımın şiiri, bir şarkı sözü (Eren Kazım Akay). Bazen sergi ismi, işler bitmiş ama hala yok, bazen de en başta beliriyor aynı bu sergideki gibi. Çalışmaya başlamadan zaten öyle hissettiğim, olan olaylar karşısında ağlamaktan gözyaşlarımın tükendiği, kanımın donduğu Gezi zamanında çıkan sergimin ismi.

O.C.Ç.: Çok zengin bir cümle. Aslında pek çok şeyi söylemek için yanıp tutuşuyoruz ama bir yandan da dilimizin ucuna kadar gelenleri kamufle ediyoruz. İlişkilerde de böyle değil midir? Bir şey vardır içinde, keşke bunu dile getirebilsem dersin ama açıkça söyleyemezsin, ima edersin, konunun muhatabı da bunu bir türlü görmez. 

Ç.K.:  İlişkilerde ima etmek bayağı problem yaratıyor. Açık açık konuşmak daha iyi. Ama daha çok anlaşılmayı bekliyoruz o başka tabii. 

O.C.Ç.: Kalkıp sen söylediğin zaman kıymeti kalmaz diye düşünüyoruz, kendisinin görmesi gerekir. Eserle izleyici arasında da böyle bir gönül ilişkisi olabilir mi. Ben söylemeden anlaması daha kıymetli sanki. Zira seni kavramak için, seninle bir bağ kurmak için çaba gösteriyor, seni önemsiyor, izliyor demektir.  

Ç.K.:  Benim için seyirci işlerimle bir bağ kurabiliyorsa bu bana yeter. İlla söylemeye çalıştığım şeyi anlamak zorunda değil ve hatta başka bir yerden bakabiliyorsa yaptığım şey o kadar zenginleşir diye düşünüyorum. Ama ilişkilerimizde iş başka, ima ettiğimiz ve anlaşılmayı beklediğimiz zaman hep problemler çıkıyor. Senin ima ettiklerin, karşındakinin geçmiş tecrübelerinde başka bir şeye denk geliyorsa bambaşka bir yere gidebiliyor. Çoğunlukla ilişki kırılmaya, bozulmaya başlıyor. Sen hep bir şey ima ediyorsun, o hep başka şey anlıyor ve sonrası hazin. O yüzden kendini, söylemeye çalıştıklarını ne kadar net ifade etmeye çalışırsan o kadar iyi. Tekrarlarına, alışkanlıklara göz atmak gerekiyor her seferinde. Buradan konuyu bağlayacak olursam, hem resim yapma pratiğim hem de arkadaşlıklarımda kendimle kurduğum ilişki daha çok psiko-analiz tadında. Yaptığım şeyi neden yaptığımı anlayabilmek için her seferinde kendime dönüp bakmak benim için önemli. Resim yaparken anlatmak istediğim şeyi açığa çıkarabilecek bir leke peşinde koşarken, defalarca, saatlerce ve hatta günlerce aynı form üzerinde çalışırken, söylemek istediğim söz, fikir, leke her şey anlamını yitirmeye başlıyor. Bir kelimeyi arka arkaya söylediğinde anlamını yitirip ona tamamıyla yabancılaştığın zamanlardaki gibi. İşte tam burada çok garip bir şey oluyor, sana öğretilmiş tüm bilgilerden arınmış oluyorsun. Bu bir tür meditatif bir durum, saflaşma hali. 

O.C.Ç.: Soyutlama dediğimiz şeyin tam da gerçekleştiği an. Soyutlama sözcüğü de bence çok yanlış anlaşılıyor. Sanatla yeni tanışan ya da sanatla gündelik ilişki içerisinde olanlar soyutu, bakınca anlayamadıkları, herhangi bir varlığa karşılık gelmeyen, anlamı tümüyle kendinden menkul, hiçbir şey ifade etmeyen olarak yorumluyorlar. Oysa öyle bir şey değil. “Abstract”, ekstre gibi, içindeki en temel, özünde olan, esas şey. Senin anlattığın tam da o noktaya ulaşmaya çalışmak aslında. 

Ç.K.: Zaman geçtikçe kendi değişimine tanıklık etmek de heyecan verici. İlk sergim ya da önceki işlerimde daha figüratif, somut, sembolik anlatımlar kullanırken şimdi biraz da soyut işler çıkıyor. Bundan sonra yoluma buradan devam edeceğim diyemem. Yollar nereye çıkar bilinmez.

O.C.Ç.: Kimi zaman regresyon, geriye gidiş de olabilir. Bir de şuna değinmek istiyorum; sanatçının aslında gayet sıradan bir insan olmasına rağmen ne kadar yüceltildiğine. Sanatçıyı fazlasıyla yüceltmek, pek çok sanatçıda kibir ve hoyratlık doğuruyor. Bu çok yanlış bir tavır esasen. İzleyiciyi de çok fazla ezen bir tavır bu aynı zamanda. Sanatçılığın yalnızca bir davranış biçimi olduğunu düşünüyorum, bir beyin cerrahından çok daha önemli bir şey yapmıyoruz sonuçta. Demek istediğim şu ki, ölümcül bir iş yapmıyoruz. Birisini sadece sanatçı diye yerlere göklere sığdıramama durumu olmamalı. 

Ç.K.: Herkes sanatçı olabilir zaten, bir üstünlük durumu yok. 

O.C.Ç.: Özellikle çağdaş sanatla beraber, zanaat vurgusu ya da gerekliliği azaldığı için, bu pek daha olası dediğin gibi. Zaten günümüzde çağdaş sanatçılar kendilerini bir tanımla, disiplinleriyle, artizanlığa dair bir kalıba sokarak ifade etmekten geri duruyorlar, heykeltıraşım ya da ressamım yerine sanatçıyım demeyi tercih ediyorlar. 

Ç.K.: Ne söylemeye çalıştığın ile doğru orantılı olarak, iş kendini en iyi ifade edeceği malzemeyi çağırıyor zaten. O yüzden sınırlara, tanımlara hiç gerek yok diye düşünüyorum. Yalnızca resim yaparak sergiler açan birisi olarak yalnız resim yaparak düşünmüyorum. Bazen fotoğraf, bazen bir ses, bazen çamur ile üç boyutlu formlar üzerinde, bazen de video çekerek düşünüyorum. Ve bir sonraki işim bunların karışımından ortaya çıkan bir sergi olabilir.

O.C.Ç.: Belki izleyiciye de daha fazla erk, daha fazla özgürlük tanırsak bu bizim açımızdan da iyi olur. Mesela cep telefonuyla fotoğraf çekimi yaygınlaştığında fotoğrafçı kitlede çok büyük tepkiler yükseldi. “Her eline telefon alan fotoğrafçı oldu,” dendi. Ama aslında bu kötü bir şey değil. Eline telefon alanın fotoğraf çekebilmesi zaten bir özgürlük ve ayrıca bu biz profesyonellerin lehine oldu. Kimse gidip, telefonuyla çektiği fotoğrafın bir benzerini müzede ya da galeride görmek istemiyor. Aksine bu noktada sanatçıyı takdir etmek, hayranlık duymak istiyor. Birilerinin iyi ve üstün şeyler yapabildiğini görmek insanları her zaman umutlandırır. Spor izleyicisi olmanın arkasında bu yatıyor olabilir mesela. Kendinden daha iyisini görmek istiyor insan. Bu da doğal olarak sanatçıyı yukarı iten bir etki. 

Ç.K.: Kendi alanlarına girildiği zaman nedense bir “Aaa olmaz!” tepkisi veriliyor. Sonuçta her şey bir fikirdir. Dünya değişiyor, yeni bakış açılarına ve her şeye çok çabuk ulaşabildiğimiz bir dünya var avuçlarımızın arasında. Bu değişimle gelen sese kulak vermek, yeni, evrilen dünyaya bakmak hoşuma gidiyor. Çoğu kez çokluk yüzünden yorulsam da benzer şeyler görürken farklı olan şeye de tanıklık edebilmek, ilişki kurabilmek ufkumu genişletiyor. 

O.C.Ç.: Tanıklık, zamanla fikre dönüşür. Her deneyim, hızla içinde bulunduğumuz “an”dan, yani “hal”den, bir fikre yani hatıraya, hatırlanana dönüşür. Yaptığımız resimler, izlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar, istisnasız her şey. Biz kendimiz bile. 

Ç.K.: Bahsetmiştim ya araya bir mesafe koyuyorum yaptığım şeyle diye, o an içerisinde bir duyguyla karmaşa yaşıyorum ve kağıdın üstüne ne ise onu bırakıyorum, sonra bir vakit geçtikten sonra tekrar dönüp baktığımda zamanla ne söylemeye çalıştığımı kavrayabiliyorum. 

O.C.Ç.: Ne kadar çok uğraşıyorsun kendinle. 

Ç.K.: Evet bir hayli uğraşıyorum. 

O.C.Ç.: Peki bunu problemli buluyor musun? 

Ç.K.: Bulduğumu söyleyemem. 

O.C.Ç.: Bence de bulmamalısın. Lafı insanın kendisinden fazla söz etmesine getirmeye çalışıyorum. Dünyanın doğusunda olduğumuz için, bizi sarmalayan kültürde, kendiyle meşgul olmak pek de istenmez, sevilmez. Bu bir erdemsizlik, şımarıklık sayılır. Kendinden pek fazla söz etmemelisin, hatta kendini ezip yok etmelisin.

Ç.K.: Aslında kendimi anlamaya çalışmak diyebilirim. Ne yapıyorum, ne söylüyorum, ne hissediyorum, neye meylediyorum…

O.C.Ç.: Ne yapacaksın bu bilgiyi? Yani dönüşünce ne olacak?

Ç.K.: Hareket kazanmak, yani oradan başka bir ivme almak. İlla ki büyük sözler ya da daha büyük resimler yapmak veya acayip işler çıkarmak değil amacım. Bir döngü aslında. Resim yaparken anlatmaya çalıştığım şey üzerinden kendime bakmak ve dönüştükçe oluşanı kağıda aktarmak.

O.C.Ç.: Herhangi bir sanatçının sergilerine baktığımız zaman şöyle düşünmek mümkün; bir sergi bir cümle. Onun içindeki işler birer sözcük. Tüm cümleleri ardı ardına sıralayınca da bir öykü, bir roman görebiliyorsun. Tabii her sanatçı da kendi geçmişine dönüp bakıyor. Ben nerden başladım? Nereye kadar geldim ve nasıl bir dizge izliyorum? Genel olarak evrimin algılanışında ve herhangi bir sanatçının külliyatına bakışta, sürekli ileriye doğru gidiş gözetiliyor. İleri ne demekse. Oysa böyle bir gereklilik ya da yön yok. Evrim konusu da böyle değil mi? Evrim kuramcıları hep dile getirir, evrimin bir niyeti ve hedefi yoktur diye. Yani hep ileri gidilecek diye bir şey yok. Zaman zaman retro davranışlar sergilenebilir. İlk dönemine geri dönebilirsin. Ben kendi işlerimde bunu görebiliyorum. Bir işi yapıp algılamak, kavramak, o konunun kapandığı anlamına gelmiyor. O sadece senin repertuarında yer almış oluyor.

Ç.K.: Tabii, bazı konular demleniyor, sonra çekmeceyi açıyorsun, tekrardan bakıyorsun ve gördüğün şeye yeniden dokunmak istiyorsun.

O.C.Ç.: Müzik de yaptığını öğrendim bugün; özellikle müzisyenler bunu daha çok yapar. Müziğin tekrar tekrar üretilmesi gerektiği için belki, işin doğası gereği. Mesela King Crimson’ın ya da herhangi bir başka grubun 70’lerde yaptığı bir müziği 80’lerde bir konser kaydında dinlediğinde, yorum farkı görebiliyorsun. Müzik aynı müzik oysa. Bir sesi güncelliyorlar aslında. Senin bir resmi birkaç defa yaptığın oluyor mu?

Ç.K.: Müzik değil de şarkı söylüyorum bu arada. Defalarca aynı şeyi yaptığım oluyor, sonuçta içlerinden birini seçip sergiliyorum. Hangisini seçtiğimden öte esas ilgimi çeken işi asma aşamasına gelene kadar olanlar. Boyayla, kağıtla defalarca tanışıyorum. Her seferinde ne kağıdı tanıyorum ne de boyayı. Defalarca aynı formu sürmüş olsam bile içinde hep yeniden yeni bir deneyim.

O.C.Ç.: Anlattığın şeyi şuna benzetiyorum, İstiklal Caddesi’nde defalarca yürürsün ama başını kaldırıp binaların tepesine baktığında gördüğün, ilk kez farkettiğin bir şey oraya farklı, yeni bir gözle bakmana sebep olur. Her şeye şaşırabilmek, her seferinde yeniden tanışabilmek, bir çocuk şaşkınlığını koruyabilmek önemli galiba. 

Ç.K.: O an değil belki ama daha sonrasında görebiliyorsun. Daha önce başka bir şeye takılmış olduğun için fark edememiş olduğun şeye bu sefer denk geliyorsun.  

O.C.Ç.: Peki tutarlılık konusunda ne düşünüyorsun? 

Ç.K.: Tutarsız olmak istiyorum. Altında imzası olmasa bile bunu kesin Çağla Köseoğulları yapmıştır denilecek çalışmalar yapmıyorum. 

O.C.Ç.: Bu iyi bir şey mi peki? Çoğu sanatçı bununla övünür çünkü. Bakar bakmaz eserin kime ait olduğunun anlaşılmasına önem verilir. 

Ç.K.: Bunun gerilimini çok yaşadım ilk işlerimi yaparken. Kimsenin anladığı şekilde doğru olmak ya da tutarlı olmak zorunda değilim halbuki. 

O.C.Ç.: Bu esasen fotoğrafçılar için daha kolay çözülebilir bir mesele. Fotoğrafta özel bir çaba göstermezsen zaten bütün işler birbirinin aynısı oluyor. Endüstriyel bir arayüz kullandığımız için. Üslup oluşturmak çok güç ve bunu yapamadığında da, yani herkes gibi olduğunda kimse sana niye yapamadın demiyor. Buna rağmen benim için üslubu yok denmiştir, bana kalırsa üslup çeşitliliğimden dolayı. Bu bir kararsızlık gibi algılanıyor. 

Ç.K.: Her şeyin bir tanımlama üzerinden anlam buluyor olması bayağı bir dert. İlişki kurabilmenin ön koşulu aşinalık oluyor çoğunlukla. Tanıyabildiğimiz şeyi seviyoruz, anlamadığımızdan kaçınıyoruz. 

O.C.Ç.: Biz seninle aynı galerinin sanatçılarız. Bir galeri tarafından temsil edilmeyi nasıl yorumluyorsun? 

Ç.K.: Ey galeri bugün benim için ne yaptın.:)

O.C.Ç.: Felsefe, bilim ve din. Bunların hepsi varoluşu açıklamak, varoluşa anlam katmak için rekabet halinde ve hepsi meseleye farklı yerlerden yaklaşıyor. Biz ise aynı sorunu sanat yoluyla ele alıyoruz. Öncelikle de kendimizi anlamamız gerekiyor bu yüzden. 

Ç.K.:  Anlamak da zor, anlatması da. 

O.C.Ç.: Bir genetik miras var ve bu sadece göz ya da saç rengimizi belirlemiyor. Bazı eğilimler, hazlar, korkular da beraberinde geliyor. Bazı davranışlarımızı istemsiz yapıyoruz. Ancak diğer türlerden önemli bir farkımız var: Genetik mirasa karşı çıkabiliyoruz. Mesela doğum kontrolü böyle bir şey. Ama genetik mirasımıza bilinçli olarak karşı koymak hiç kolay bir şey değil. Farkındalık ve irade gerektiriyor. 

Ç.K.: Haklısın. O farkındalığı muhafaza etmek o kadar zor bir şey ki. Hayatında her an çok fazla şey oluyor ve daha önce ayırdına vardığın şeyleri kendine hatırlatmak zorunda kalıyorsun. Bir olay gerçekleşirken hep aynı davranış pratiğiyle cevap veriyorsun ve durumun farkına varıp bunu kırdığın, farklı bir ilişki kurabildiğin noktada genetik miras gereği senin hayatına kötü etki edebilecek davranışları ortadan kaldırmış oluyorsun. İrade ve bu bilinci hep diri tutmak gerçekten çok zor. 

O.C.Ç.: Bilinçli olarak bir mutasyon geçirmekten bahsediyorsun aslında. O sert kabuklu sürecin içinde bir yandan kendi reflekslerini algılayıp tepki verebiliyor olmak zor ve önemli. 

Ç.K.: Bir yandan da alışık olmadığın durumlara maruz kaldığında gösterdiğin tepkiler sende var oldugunu bilmediğin suretlerini açığa çıkarıyor. Bu da garip. Mesela Gezi döneminde bir başka ben ile tanıştım, böyle bir zeminde nasıl tepkiler verebildiğimi ilk defa görmüş oldum.

O.C.Ç.:  Senin iraden dışında bir durum gelişti ve sen de kendini görebildin ama bunun için yine Gezi ya da benzer şiddette başka koşullar  oluşmasını mı bekleyeceğiz? Mesela şunu yapan sanatçılar da var: kendine bir travma yaratıp onu gözlemliyor. Kendi krizini kendi yaratıp bir kobay gibi orada gözlemliyor kendisini. 

Ç.K.: Herhangi bir çıkmazda kendini o çıkmazı yaratan şeye maruz bıraktığında onunla ilişkin form değiştiriyor. İzlediğim bir programda çok ileri düzeyde temizlik hastası bir adam vardı. Son derece kısıtlı ve bunaltıcı bir hayat yaşıyor ve haliyle bundan şikayetçi. Doktoru da adamı sakındığı şeylere kademe kademe yoğunlaşan bir şekilde maruz bırakarak onun durumuyla yüzleşmesini sağlıyor. Maruz kaldıkça alışıyor ve durumla başka bir ilişkiye geçmeye başlıyor. Demin söylediğine istinaden o zorluğu yaratıp ona bir cevap aramak aslında sanırım önemli bir şey. 

O.C.Ç.: Kendimizi turnusol kağıdı gibi kullanıp, dışarıdan görmek, tekrar kendine bakmak. O zaman bunu başkalarıyla paylaşmakta da bir sakınca olmuyor. 

Ç.K.: Evet, ben denedim, sen de bir bak. Benim baktığıma sen nasıl bakıyorsun, dokunuyor mu sana? 

O.C.Ç.: Bu nitekim olmuyor mu? İnsanlar başka sanatçıların -özellikle sinemada- davranışlarını kopyalıyorlar. Kurmaca olduğunu bilmesine rağmen, anlatıları gerçekten yaşanmış gibi algılayan pek çok insan biliyorum ki, bilimsel panellerde bile film sahneleri kimi zaman örnek gösteriliyor. Ama bu yanılgı aynı zamanda kendini gerçekleştirme potansiyeline sahip. Birisi hayal ürünü olan davranışı kopyalıyor ve gerçek oluyor böylece. 

Diğer sanatçılarla ilişkin nasıl? Ben bazen şöyle hissediyorum; başka fotoğrafçıların benim işlerim için yaptığı yorumlara bakıyorum ve, “ben olsam nasıl yapardım,” yaklaşımıyla konuyu ele aldıklarını görüyorum. Bu bende giderek bir tepkiye yol açtı. Diğer sanatçıların ne düşündüğünü dikate alarak çalışmalar üretmiyor, sergiler açmıyorum. Ama bir yandan da hep birlikte dayanışma ve paylaşım ile bir cephe oluşturmak, sanatçılar arasında diyalog kurmak büyük önem kazandı. Şu anda seninle yaptığımız şey de bunun bir parçası. Sen nasıl yaklaşıyorsun bu duruma? Ya da sanatçı diye bir tanıma, bir sınıfın içine koyuyor musun kendini? 

Ç.K.: Hiçbir şeyin içine koymuyorum aslında kendimi. Sanatçı mıyım, o muyum, bu muyum bilmem. Algıladığım bir şeyin benden nasıl çıktığına bakıyorum ve insanlara nasıl dokunuyor, benzer şeyler hissettirebiliyor muyum? Tamamen bununla ilgileniyorum, kimin ne söylediğiyle değil. Diğer sanatçılar da benzer şeyler hissediyordur gibi geliyor bana. Çok güzel bir sergi görünce gözlerim doluyor, heyecanlanıp inanılmaz mutlu oluyorum. Herkese değen şey, bundan ötesi olamaz.

 O.C.Ç.: Çok kıymetli bu söylediğin şey. Bu biraz kaybedilmiş bir duygu günümüzde. Özellikle dijital medyanın unsurlarıyla üretimlerde doğal olarak arana bir mesafe giriyor çünkü bir algoritmayla ilişki kuruyorsun. Senin dile getirdiğin şey ise çok daha dipte, zor edinilen ve kıymetli bir şey. Senin işlerinin izleyiciyi kavrayıştan ziyade duygular üzerinden bir iletişime davet ettiğini düşünmek istiyorum.

Ç.K.: Umarım bunu yapabiliyorumdur.

 O.C.Ç.: Ben bir sergiye gittiğim ve işlere baktığım zaman, ardı sıra hala aynı kişiysem, yani bir sergiye gidip oranın kapısından çıktığımda başıma hiçbir şey gelmediyse ve hala aynı adamsam boşuna gittim demektir oraya. Mesela senin işlerin bana bu değişimi yaşatıyor. Sanattan beklediğimiz zaten bu değil mi? Ben bir film izlediğimde, bir roman okuduğumda biraz olsun başka birisine dönüşmeliyim. Eğer bu başıma gelmiyorsa, büyük bir zaman kaybı yaşandı demektir. Umarım ben bunu kendi izleyicime de hissettirebiliyorumdur. Sanatla kurduğumuz ilişkinin bu doğrultuda olması gerektiğini düşünüyorum. 

Ç.K.: Evet, aynı fikirdeyim. Şunu da söylemek istiyorum, çok entelektüel olmaya, çok bilgi sahibi olmaya gerek yok sanatla ilişki kurmak veya sanat yapmak için. İyi bir sergi gördüğünde zaten çok saf bir şekilde tutuluyorsun. 

O.C.Ç.: Son olarak senin işlerinden bir cümleyle bahsedecek olursak, tüy gibi narin, çok kırılgan ve incelikli işler olarak yorumluyorum. İçinde zamanın biriktiği, bir trans haliyle üretildiği, bir ritüel gerçekleştirir gibi çalışıldığı… Karşı tarafa sadece bir resim olarak değil bir süreç olarak geçiyor. Malzemenle kurduğun ilişki, resminde fazlasıyla hissediliyor… 

Ç.K.: Teşekkür ederim.

O.C.Ç.: Ben de çok teşekkür ederim sana.

 


 (Bu söyleşi Istanbul Art News Ocak 2019 sayısında yer almış, derginin izniyle burada paylaşılmıştır.) 

 

 

Written by Orhan Cem Çetin

20 Mart 2019 at 22:51

Bookbound

leave a comment »

2 Ekim – 15 Kasım 2018 tarihleri arasında Evin Sanat Galerisi‘nde izlenen, küratörlüğünü Eda Yiğit’in yaptığı solo sergim Sahne Arkası‘nı oluşturan işleri paylaşmaya devam ediyorum.

Aşağıdaki seri, Türkiye’nin önde gelen matbaalarından Ofset Yapımevi‘nin sipariş ettiği yaratıcı bir çalışmadır. Fotoğrafların her birinde, Ofset Yapımevi’nin MoMA, Aperture, ve Magnum gibi prestijli yayıncılar için basmış olduğu kitap veya dergilerden biri kullanılarak, içeriğin ve tasarımın çağrışımları doğrultusunda oluşturulmuş mikro sahneler görülmektedir. 2015 yılında üretilmiş olan seri daha önce Frankfurt Kitap Fuarı ve ArtIstanbul Sanat Fuarı’nda görülmüştür. Sahne Arkası’nda yalnızca ilk 6 iş sergilenmiştir.

I continue to share works from my latest solo Backstage at Evin Art Gallery, curated by Eda Yiğit between 2 October – 15 November 2018)

The below series (Bookbound / 2015) is a creative project commisioned by Ofset Yapımevi, one of the leading printing companies in Turkey. In each photograph, there is a micro scene created using one of the books or magazines printed by Ofset for prestigious publishers such as MoMA, Aperture and Magnum and inspired by the content and design of the publication. Only the first 6 works have been shown at Backstage.

 

 

 

 

 

 

 

 

İstanbul’un Fosilleri // Fossils of Istanbul

leave a comment »

İstanbul’un zeminine yapışıp fosilleşmiş çöplerin kendilerinden daha ömürsüz Polaroid transfer kopyalarının kopyalarıdır. (1994)

Polaroid transfer copies of copies of trash, stuck and fossilized on Istanbul’s surface, which are much less durable than what they depict. (1994)

 

(2 Ekim – 15 Kasım 2018 tarihleri arasında Evin Sanat Galerisi‘nde izlenen, küratörlüğünü Eda Yiğit’in yaptığı solo sergim Sahne Arkası‘nı oluşturan işleri paylaşmaya devam ediyorum.)

I continue to share works from my latest solo Backstage at Evin Art Gallery, curated by Eda Yiğit between 2 October – 15 November 2018) 

 

 

 

 

Written by Orhan Cem Çetin

17 Ocak 2019 at 13:18

Ayak6 18 yıl sonra Evin’de. // Ayak6 is now at Evin 18 years after it was first performed.

leave a comment »

 

 

Ayak6 / Orhan Cem Çetin / 2018

İlk kez 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sanat Bayramı sırasında iki farklı noktada gerçekleştirdiğim, asfalt yol üzerine Polaroid T59 emülsiyon transferi eylemini 2 Ekim akşamı Evin Sanat Galerisi‘nde, Sahne Arkası başlıklı sergimizin açılışında tekrarladık. Kullandığımız fotoğraf da yine 2000 yılında, Maslak’taki stüdyom Hezarfen Fotografya’da Sinar F2 ile çektiğim, ilk eylemde kullandığım fotoğrafla aynı seriden 4×5″ boyutunda bir Polaroid T59 idi. Fotoğrafta tabii ki Figen Evren oynamıştı. Bu iş de ilki gibi kısa sürede yok olacak, zira galerinin zeminine uygulandı. 3 Kasım 2018’e kadar, geriye ne kaldıysa görebilirsiniz. Neyse ki görecek, dinleyecek ve okuyacak başka şeyler de var.

Sahne Arkası / Backstage / 02.10 – 03.11.2018

Sahne Arkası // Backstage

leave a comment »

SAHNE ARKASI // BACKSTAGE | ORHAN CEM ÇETİN | SERGİ

2 EKİM-3 KASIM 2018

KÜRATÖR: EDA YİĞİT

Büyük Öpücük // The Big Kiss // Orhan Cem Çetin 2018

Orhan Cem Çetin Evin Sanat Galerisi’nde “Sahne Arkası” isimli kişisel sergisiyle 2 Ekim’de izleyici karşısına çıkıyor. Sanatçı şimdiye kadar ürettiği çalışmaları farklı bir bakışla incelerken, alternatif yöntemlerine yenilerini ekliyor. Ürettiği eserlerin taşıdığı anlam katmanlarını, kurgulanma biçimlerini, oluşum süreçlerini yeniden düşünerek eleştirel ve cesur bir görme biçimini inşa ediyor. Farklı dönemlerde ürettiği yeni ve görülmemiş işleriyle, fotoğrafın dünyasına incelikle dokunuyor. Sanat serüveni içinde hem bir bellek arkeolojisi hem de fotoğraf üzerine kabullenilmiş ya da kabul görmüş anlamları yerinden oynatmaya niyetleniyor.

Uzun zamana yayılan alternatif bir estetik arayışından, güzel ya da çarpıcı bir fotoğraf yapmaktan, anlamlı bir fotoğraf yapmaya uzanan bir yolculuk karşımıza çıkıyor. Bu yolculuk, varoluşla ilgili felsefi bir tartışma, estetiğin gücünden ve çarpıcılığından beslenerek bize ulaşıyor.

Video işlerin de yer alacağı sergi, açılış performansı ve sanatçı söyleşisiyle Ekim ayında sizleri bekliyor. Ayrıca Orhan Cem Çetin’in şimdiye kadar yayınlanmayan TutKeep isimli kitabı ilk kez basılıyor. 2004 yılında basılan ve baskısı tükenen Bedava Gergedan isimli kitabı ise sergi kapsamında yeniden yayınlanıyor.

Saklı çekmecelerden, bir köşede yeniden açılmak üzere bırakılmış dijital arşivden özenle seçilmiş bellek, doğa, varoluş, kader, hüzün, mülkiyet ve zaman gibi ortak kavramlar buluşuyor. Tesadüflerin evreni içine yerleşmiş hikaye ve renklerin bir araya getirilmesi için Eda Yiğit, Orhan Cem Çetin’i mercek altına alarak serginin küratörlüğünü üstleniyor.

Sergi, 2 Ekim’den 3 Kasım 2018 tarihine kadar Evin Sanat Galerisi’nde görülebilir.

Afrika // Africa // Orhan Cem Çetin 2018

Orhan Cem Çetin Hakkında

Fotoğrafçı vs.
1960 yılında İstanbul’da doğan Çetin, fotoğraf alanında kendisini yetiştirdi. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde lisans, İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisans derecesini tamamladı.

İlk kişisel sergisi Tanıdık Şeyler‘i 1988 yılında açtığında, fotoğrafa alternatif yaklaşımı ile dikkat çekti. Çetin, o tarihten bu yana çok sayıda kişisel proje gerçekleştirmiş, farklı disiplinlerden sanatçılar ile birlikte çok sayıda ortak projede yer almıştır. Sanatçı, sergi, gösteri ve performanslarında kavramsal, disiplinlerarası ve cesaretli tutumu ile tanınmaktadır.

Fotoğraf editörlüğü, çevirmenlik ve fotoğraf yazarlığı da yapan, kişisel çalışmaları, denemeleri ve eleştiri metinleri farklı basılı ve on-line mecralarda yer alan Çetin, sanat çalışmalarının yanı sıra hayatını fotoğrafçılık, fotoğraf alanında danışmanlık ve fotoğraf eğitmenliği yaparak kazanmaktadır. Halen Bahçeşehir Üniversitesi Fotoğraf ve Video bölümü eğitmen kadrosundadır. Çetin, Sanatorium Galeri tarafından temsil edilmektedir.

Sanatçının 2000 yılında Karakutu Cep Fotoğraf Albümleri dizisi içinde yer alan bir mini albümü, 2004 yılında ise fotoğraf ve kara mizah içeren metinlerden oluşan kitabı Bedava Gergedan (Okuyanus Yayınevi) yayınlanmıştır.

 

Eda Yiğit Hakkında

Küratör

1984 yılında Ankara’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir Planlama Bölümü’nde lisans, aynı okulda Kentsel Planlama programında yüksek lisans derecesini tamamladı. MSGSÜ Sosyoloji Bölümü Doktora programında kolektif bellek üzerine araştırmalarını sürdürmektedir.

2009 yılında Sabancı Üniversitesi işbirliğiyle Osmanlı Bankası Müzesi’nde sözlü tarih eğitimi alarak, sözlü tarih alanındaki birikimiyle müzecilik ve sanat alanında üretimler gerçekleştirmektedir. 2013 yılından bu yana Karşı Sanat Çalışmaları bünyesinde, 2016 yılından bu yana TÜYAP Sanat Fuarı Artist bünyesinde koordinatörlük görevini yürütmektedir. 2013 yılında “Gezi Direnişi 27 Mayıs-18 Haziran 2013”adında hazırladığı kronolojik belgeleme çalışması kitap olarak yayınlandı.

2015 yılında Evin Sanat Galerisi’nde Nuri İyem 100 Yaşında Portre sergisinde Sözlü Tarih Uzmanı olarak arşiv çalışmasını gerçekleştirmiştir.

 

Evin Sanat Galerisi
Bebek Deresi Sok. No :13
Bebek Beşiktaş İstanbul
0 212 265 81 58
www.evin-art.com 
Pazar günleri hariç her gün 11:00-19:00 saatleri arasında gezilebilir. 

 

Cem & Cem

leave a comment »

Art unlimited Yaz 2018 sayısı için şahane insan Çınar Eslek‘in başlattığı bir süreç sonunda Cem Akaş ile buluştuk ve sohbetimiz kayıt altına alındı. Buluşmamızı belgeleyen bir de fotoğraf olması gerekiyordu; ben de yukarıdaki işi yaptım. Bir tarafta maydanoz, diğer tarafta küpe çiçeği.

Written by Orhan Cem Çetin

10 Temmuz 2018 at 23:50

%d blogcu bunu beğendi: