postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for the ‘Yazdım I_wrote’ Category

Sahne Arkası // Backstage

leave a comment »

SAHNE ARKASI // BACKSTAGE | ORHAN CEM ÇETİN | SERGİ

2 EKİM-3 KASIM 2018

KÜRATÖR: EDA YİĞİT

Büyük Öpücük // The Big Kiss // Orhan Cem Çetin 2018

Orhan Cem Çetin Evin Sanat Galerisi’nde “Sahne Arkası” isimli kişisel sergisiyle 2 Ekim’de izleyici karşısına çıkıyor. Sanatçı şimdiye kadar ürettiği çalışmaları farklı bir bakışla incelerken, alternatif yöntemlerine yenilerini ekliyor. Ürettiği eserlerin taşıdığı anlam katmanlarını, kurgulanma biçimlerini, oluşum süreçlerini yeniden düşünerek eleştirel ve cesur bir görme biçimini inşa ediyor. Farklı dönemlerde ürettiği yeni ve görülmemiş işleriyle, fotoğrafın dünyasına incelikle dokunuyor. Sanat serüveni içinde hem bir bellek arkeolojisi hem de fotoğraf üzerine kabullenilmiş ya da kabul görmüş anlamları yerinden oynatmaya niyetleniyor.

Uzun zamana yayılan alternatif bir estetik arayışından, güzel ya da çarpıcı bir fotoğraf yapmaktan, anlamlı bir fotoğraf yapmaya uzanan bir yolculuk karşımıza çıkıyor. Bu yolculuk, varoluşla ilgili felsefi bir tartışma, estetiğin gücünden ve çarpıcılığından beslenerek bize ulaşıyor.

Video işlerin de yer alacağı sergi, açılış performansı ve sanatçı söyleşisiyle Ekim ayında sizleri bekliyor. Ayrıca Orhan Cem Çetin’in şimdiye kadar yayınlanmayan TutKeep isimli kitabı ilk kez basılıyor. 2004 yılında basılan ve baskısı tükenen Bedava Gergedan isimli kitabı ise sergi kapsamında yeniden yayınlanıyor.

Saklı çekmecelerden, bir köşede yeniden açılmak üzere bırakılmış dijital arşivden özenle seçilmiş bellek, doğa, varoluş, kader, hüzün, mülkiyet ve zaman gibi ortak kavramlar buluşuyor. Tesadüflerin evreni içine yerleşmiş hikaye ve renklerin bir araya getirilmesi için Eda Yiğit, Orhan Cem Çetin’i mercek altına alarak serginin küratörlüğünü üstleniyor.

Sergi, 2 Ekim’den 3 Kasım 2018 tarihine kadar Evin Sanat Galerisi’nde görülebilir.

Afrika // Africa // Orhan Cem Çetin 2018

Orhan Cem Çetin Hakkında

Fotoğrafçı vs.
1960 yılında İstanbul’da doğan Çetin, fotoğraf alanında kendisini yetiştirdi. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde lisans, İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisans derecesini tamamladı.

İlk kişisel sergisi Tanıdık Şeyler‘i 1988 yılında açtığında, fotoğrafa alternatif yaklaşımı ile dikkat çekti. Çetin, o tarihten bu yana çok sayıda kişisel proje gerçekleştirmiş, farklı disiplinlerden sanatçılar ile birlikte çok sayıda ortak projede yer almıştır. Sanatçı, sergi, gösteri ve performanslarında kavramsal, disiplinlerarası ve cesaretli tutumu ile tanınmaktadır.

Fotoğraf editörlüğü, çevirmenlik ve fotoğraf yazarlığı da yapan, kişisel çalışmaları, denemeleri ve eleştiri metinleri farklı basılı ve on-line mecralarda yer alan Çetin, sanat çalışmalarının yanı sıra hayatını fotoğrafçılık, fotoğraf alanında danışmanlık ve fotoğraf eğitmenliği yaparak kazanmaktadır. Halen Bahçeşehir Üniversitesi Fotoğraf ve Video bölümü eğitmen kadrosundadır. Çetin, Sanatorium Galeri tarafından temsil edilmektedir.

Sanatçının 2000 yılında Karakutu Cep Fotoğraf Albümleri dizisi içinde yer alan bir mini albümü, 2004 yılında ise fotoğraf ve kara mizah içeren metinlerden oluşan kitabı Bedava Gergedan (Okuyanus Yayınevi) yayınlanmıştır.

 

Eda Yiğit Hakkında

Küratör

1984 yılında Ankara’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir Planlama Bölümü’nde lisans, aynı okulda Kentsel Planlama programında yüksek lisans derecesini tamamladı. MSGSÜ Sosyoloji Bölümü Doktora programında kolektif bellek üzerine araştırmalarını sürdürmektedir.

2009 yılında Sabancı Üniversitesi işbirliğiyle Osmanlı Bankası Müzesi’nde sözlü tarih eğitimi alarak, sözlü tarih alanındaki birikimiyle müzecilik ve sanat alanında üretimler gerçekleştirmektedir. 2013 yılından bu yana Karşı Sanat Çalışmaları bünyesinde, 2016 yılından bu yana TÜYAP Sanat Fuarı Artist bünyesinde koordinatörlük görevini yürütmektedir. 2013 yılında “Gezi Direnişi 27 Mayıs-18 Haziran 2013”adında hazırladığı kronolojik belgeleme çalışması kitap olarak yayınlandı.

2015 yılında Evin Sanat Galerisi’nde Nuri İyem 100 Yaşında Portre sergisinde Sözlü Tarih Uzmanı olarak arşiv çalışmasını gerçekleştirmiştir.

 

Evin Sanat Galerisi
Bebek Deresi Sok. No :13
Bebek Beşiktaş İstanbul
0 212 265 81 58
www.evin-art.com 
Pazar günleri hariç her gün 11:00-19:00 saatleri arasında gezilebilir. 

 

Reklamlar

Başkalarının Mutluluğuna Bakmak

leave a comment »

Bir fotoğrafçının herhangi bir nedenle gizli tuttuğu, sergilemediği, kendisine sakladığı, belki fotoğrafların içinde görünen kişilerin üçüncü şahıslarla paylaşılmasına rıza göstermedikleri çalışmalarını sergilemeye hakkımız var mı?

Tayfun Serttaş’ın “Flashblack” başlıklı sergisini son günlerinde ziyaret etme fırsatı buldum. Serginin Twitter duyuruları ilgimi çekmişti. Serttaş’ın yıllardır yaptıkları zaten, tanışmamıza vesile olan Stüdyo Osep’ten bu yana, ilgimi çekiyor.

Serginin başlığı ayrıca davetkar. İyi ki Türkçe versiyonu da kullanılmaya kalkışılmamış. Bu kadar incelikli ve derin bir sözcük oyunu mümkün olmazdı. ‘Flash’ malum, fotoğrafçıların standart ışık kaynağı. Aynı zamanda, ani ve güçlü bir ışık patlaması, ayrıca aniden ortaya çıkartmak, yüzüne çarpmak anlamına da geliyor. ‘Black’ ise malum, fotoğrafın temeli. Fotoğraf, beyazın üzerine siyahın düşürülmesiyle başladı ve mümkün oldu. Karanlığı, karanlıkodayı, kara çalmayı da hatırlatıyor. Tüm bunların toplamının ortasında yükselen ‘flashback’, yani geçmişin tüm şiddetiyle aniden hatırlanması çağrışımından söz etmeye bile gerek yok.

Sergiyi Tayfun Serttaş’la birlikte izleme ve ilk ağızdan motivasyonunu, niyetini, bu işi nasıl konumlandırdığını dinleme fırsatı buldum.

Serginin ana parçası, -Serttaş’ın 2011 yılında insanüstü bir çabayla restore ederek Foto Galatasaray projesiyle ortaya çıkarttığı- stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan arşivinden seçilmiş, kartpostal boyutunda, tam 11 bin adet siyah-beyaz baskıdan oluşan, anıtsal boyutlarda bir duvar yerleştirmesi. Sergiye ev sahipliği yapan PİLEVNELİ’nin üç kattan da izlenebilen yekpare bir duvara sahip olması büyük şans.

Yerleştirmenin İstanbul özelinde Türkiye’nin geçmişine dair neyi görünür yaptığı ve Şahinyan’ın kişiliği hem “Flashblack” hem de Foto Galatsaray hakkında kaleme alınan başka yazılarda yeterince tartışıldı.

Ben fotoğraf disiplini ve sanat bağlamında başka bir noktayı tartışmaya açmak niyetindeyim. Her ne kadar Tayfun Serttaş konuşmamız sırasında “Flashblack” işini Stüdyo Osep ve Foto Galatasaray çalışmalarıyla bu anlamda hiçbir şekilde ilişkilendirmek istemediğini vurgulamış olsa da dışarıdan bir bakış ister istemez bir dizge görüyor. Bana kalırsa, bu dizge üzerinden yürüyerek son işin hangi düzlemde ele alınması gerektiğini daha rahat konuşabiliriz.

Konu, bir fotoğrafçının arşivinin, hatta hayatının, varoluşunun bir sanat mekanında sergileniyor ve altına başkasının imza atıyor olması.

Bu oldukça kafa karıştırıcı bir durum. Stüdyo Osep sergisi sırasında beni özellikle sarsan durum, o tarihlerde hayatta olan ve açılıştan itibaren serginin yer aldığı NON Galeri’den hiç ayrılmayan Osep Bey’in sergiyi kendisi açmış gibidavranıyor olmasıydı. Belki de ben öyle hissettim ama bu duygu bana da sirayet etmiş; sergi vesilesiyle hazırlanan kitabı müellifi olan Tayfun’dan önce Osep Bey’e imzalatmıştım. Hatamı sonradan fark edip Tayfun’dan özür dilediğimi ve kitabını ona da imzalattığımı hatırlıyorum.

Bu arada Serttaş’ın yaptığı işleri olağanüstü kıymetli ve saygıdeğer bulduğumu, özellikle “Flashblack” karşısında yaşadığım izleyici deneyiminin çok ama çok sarsıcı olduğunu belirtmeliyim. Mevcut tartışma kesinlikle işin değeriyle ilgili değil. Daha çok işin nasıl okunacağı ve Serttaş’ın yaratıcı dokunuşunun nerelerde aranacağıyla ilgili.

Fotoğrafın kendi kısa tarihine baktığımızda başkalarının fotoğraflarının sergilendiği vakalar görebiliyoruz. Benim ilk aklıma gelen Sherrie Levine’ın ünlü işi “After Walker Evans” (“Walker Evans’ın Ardından”) oldu. Levine 1981 yılında New York’ta sergilediği seride Walker Evans’ın bir sergisinin katalog sayfalarını fotoğraflayarak elde ettiği röprodüksiyonları, başkaca hiçbir işlem yapmadan kendi imzasıyla sunmuştu.

Sanatçı özellikle orijinallik, sanatçı kimliği, müellif (telif sahibi) ve erkeklerin baskın olduğu bir sanat tarihi dökümünü tartışmaya açmak için takındığı bu tutumu başka fotoğrafçıları kopyalarak sürdürdüğü gibi, resim ve heykel gibi diğer disiplinlerde de tekrarladı. Levine’ı kavramak için onun kimliğiyle birlikte, kopyaladığı isimlerin kimliklerine ve sanat dünyasında işgal ettikleri yerlere bakmak gerek.

Bir başka vaka da son yıllarda çokça konuşulan Vivian Maier külliyatının, belki de fotoğraf tarihinin en sürprizli buluşu olarak ortaya çıkmasıdır. Bir ‘mürebbiye’ olan Maier, bugün hayranlıkla izlenen fotoğraflarını izin gününde sadece çekmiş, çoğunun banyo işlemini bile yapmamış ya da yaptırmamış, dolayısıyla fotoğraflarının büyük bölümünü kendisi hiçbir zaman görmemiş, belli ki sergilemeyi de aklından geçirmemişti. Kirası uzun süre ödenmeyen bir deponun boşaltılması ve içeriğinin mezatla satılması sırasında ortaya çıkan, binlerce makara orta-format negatiften oluşan arşivi görünür yapanlar da başta sanat dünyasından kişiler değildi.

Çağdaş Alman fotoğrafçı Thomas Ruff’un, bilgisayarında spam mail eki olarak biriken jpg görüntüleri ve Google Street View’dan aldığı ekran görüntülerini kendisine mal ederek sergilemesi verimli tartışmaların kapısını aralayan işlerdir.

Bir başka örnek, 1800’lerin sonlarında New Orleans’ta yaşayan ve hayatı boyunca gizlediği seks işçisi portreleri ölümünden sonra ortaya çıkarılan Ernest J. Bellocq’tur. Hayattayken endüstriyel fotoğrafçı olarak bilinen Bellocq’un gizli arşivini bulup titiz bir çalışmayla ortaya çıkaran, yine bir başka fotoğrafçı, Lee Friedlander olmuştu.

Şu soruyu sormamız gerekmez mi; bir fotoğrafçının herhangi bir nedenle gizli tuttuğu, sergilemediği, kendisine sakladığı, belki fotoğrafların içinde görünen kişilerin üçüncü şahıslarla paylaşılmasına rıza göstermedikleri çalışmaları sergilemeye hakkımız var mı?

Fotoğraf alanının dışına çıkacak olursak özellikle hazır-yapıt alanında, sanatçının kendi elinden çıkmamış, sadece bağlamı kaydırılarak ve yeni bir kurgu içinde yeniden sunulmuş nesnelerin, görüntülerin, efemeranın sergilendiği sayısız örnek bulabiliriz.

Türkiye’den de “Flashblack” ile bazı noktalarda paralellikler taşıyan iki işi anmak istiyorum.

Bunlardan ilki, Serkan Özkaya’nın 2000 yılında Yapı Kredi Kazım Taşkent Galerisi’nin cam cephesinde sergilediği, 30 bin adet 35mm diapozitif (saydam) fotoğraftan oluşan “Dünyanın en büyük karma sergisi” işi. Açık çağrı yaparak topladığı fotoğrafları bir görüntü bombardımanı olarak sergileyen sanatçı, bu işi dünyanın başka kentlerinde de tekrarladı. Özkaya’nın “Davut heykeli” gibi röprodüksiyon işleri olduğunu da hatırlayalım.

Bir diğer çalışma yakınlarda Versus’ta sergilenen, bulunmuş fotoğrafların ıslak kolodyon yöntemiyle yeniden üretildiği, Yusuf Murat Şen’in “Fading Away” sergisiydi.

Saydığım örneklerin her biri elbette kritik noktalarda farklılıklar arz ediyor ancak belli noktalarda da Tayfun Serttaş’ın “Flashblack” işine ışık tutabilecek tartışmalara işaret ediyorlar.

Serttaş’ın işini konumlandırmakta güçlük çekiyorsak, bunda etkili olan noktalar arasında öncül ve fotoğraf ağırlıklı sergilerin varlığı (Stüdyo Osep ve Foto Galatasaray), Serttaş’ın sanatçı kimliği, işin bir ticari galeride sergileniyor olması, sergilenen fotoğrafların tek bir fotoğrafçının arşivinden çıkmış olmaları (anonim olmamaları), fotoğraflarda görülen insanların ve Şahinyan’ın kendisinin böyle bir sergilemeye rıza gösterip göstermeyeceklerinin belirsizliği, serginin girişinde yer alan bilgilendirme panolarında Şahinyan ve arşiv hakkında çok fazla bilgi veriliyor olması sayılabilir.

Serttaş’ın bu noktaların tümüne vereceği yanıtlar var. Nispeten yorumsuz birer arşiv dökümü olan önceki sergilerden farklı olarak, “Flashblack” tümüyle Serttaş’ın Şahinyan arşivinden seçtiği fotoğrafları anıtsal bir enstalasyon halinde yorumlamasından oluşuyor. Serttaş’a göre, stüdyo bir kamusal alan türü. Zaten bir yabancının (fotoğrafçının) karşısındalar. Evlerinin gizliliğinden çıkmış durumdalar. Bu nedenle fotoğraflarda görülen bireyler bu fotoğrafları kendileri ve yakınları için çektirmiş olsalar da başkaları tarafından görülebileceğini baştan kabul etmiş oluyor. Maryam Şahinyan’ın, yani başka bir fotoğrafçının üretiminin sergilenmesine gelince; Serttaş, öncelikle kendisinin bir fotoğrafçı olmadığını, fotoğraf disiplini adına bir iş yapmadığını, üstelik Şahinyan’ın da bir sanatçı olmadığını vurguluyor. Bu nedenle, ortaya çıkan işte fotoğrafçının göz ardı edilen bir sanatçı katkısı yok.

Tüm bunlar, üzerinde derinlemesine düşünülmüş bir konsept geliştirme sürecine işaret ediyor. Ancak çok fazla varsayıma dayanılıyor ve özellikle Maryam Şahinyan ile arşivin gün yüzüne çıkması süreci hakkında fazlasıyla ayrıntılı bilgi sunulduğundan, izleyicinin sergilemeyi kişisel bir sanat işi olarak değil, yine bir arşiv dökümü olarak algılaması riski var.

Gerçi bu ne kadar önemli, emin değilim. Tekrar sıradan bir izleyici konumuma geri çekilerek işin karşısında çok güçlü bir tecrübe yaşadığımı, işin son derece etkileyici olduğunu ve Serttaş’ın izleyici deneyimini sergi kurgusuyla bir hayli derinleştirdiğini söyleyebilirim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Yazı ve fotoğraflar: Orhan Cem Çetin
Mayıs 2018 
IstanbulArtNews Haziran-Temmuz-Ağustos 2018 Sayı 53’ten alınmıştır.

Her şeyi bilirdi.

leave a comment »

Çok sessizdi.

O kadar ki, ağzı da sesi gibi küçücüktü.

Hiç soru sormazdı.

Meraklıydı ama, öylesine.

Zaten her şeyi bilirdi.

O kadar yalnızdı ki, tertemizdi.

Ocakta pişen çilek reçelinin buharı kadar hafifti.

O kadar hafifti ki, sahip olduğu hiçbir şey eskimezdi.

Kendisinden başkasıyla göz göze gelmezdi.

O kadar güzeldi ki herkes ondan korkardı.

Ona merhaba demek bile yürek isterdi.

Ya karşılık vermezse? Ya dönüp bakmaya tenezzül etmezse?

Ya o ufacık dudakları aralanmazsa bile?

Bu yüzden soğuktu herkes ona.

Bu onu çok üzüyordu elbette ama,

her şeyi bildiği gibi, bunun da nedenini biliyordu.

Bilmek onu rahatlatıyor, daha da hafifletiyordu.

Hafifledikçe güzelleşiyor, kusursuzlaşıyordu.

O kusursuzlaştıkça, korku büyüyordu.

Korku büyüdükçe o küçülüyor, gözden kayboluyordu.

Sonunda hepten görünmez oldu.

Geriye sadece korku kaldı.

Ama o görünmez oldu diye görmez de olmadı.

O görüyordu, korkmuyordu.

Onu korkutmak mümkün olmasa da,

üzmek mümkündü.


Ağustos 2017
Mono 5 için

Written by Orhan Cem Çetin

06 Ekim 2017 at 22:38

Falcının falına bakılmaktadır aslında.

leave a comment »

Hep böyle düşünmüşümdür. Sonuçta bu bir çağrışım oyunu. Konuşan falcı. Bakış ona ait. Öyküleri o uyduruyor. Şekilleri o benzetiyor. Sözcükleri ve duyguyu o seçiyor. Bunun meşhur mürekkep lekesi testinden ne farkı var? Ne yani, bir klinikte testin uygulandığı kişi terapistin falına mı bakıyor?

Sadece bir fincan kahve içmekle, kaderimiz nasıl oluyor da artıklara karışıyor? Hayır; kesinlikle falcının öyküsüdür anlatılan.

İşte bu içe bakış fırsatı yüzünden, ara sıra kahve falı bakmayı severim. Konuşurken bir yandan kendimi dinler, sözlerimin ne kadarı benim karanlık dehlizlerimi anlatıyor, ne kadarı temennilerimden oluşuyor anlamaya çalışırım. Kendimi kaptırır, sezgilerimi yokuş aşağı salıveririm. Belli ki fena da değilim. Küçük bir şöhretim bile var dostlar arasında; “Çok farklıdır Marek’in fal bakması. Denemelisin mutlaka.”

Falın ciddiye alınması aslında beni korkutur. Zira, bu sözde kehanetlerin bir kez ortalığa döküldükten sonra kendilerini hakikate dönüştürme kabiliyetleri var. Bu yüzden dikkatli konuşmaya da özen gösterir, bazı çağrışımları kendime saklarım.

O gün de, arkadaşlarımın neye yoracağıma karar veremediğim ısrarlarıyla yeni tanıştırıldığım, adı Rita olan neşeli bir hanımefendinin orta şekerli kahve falına bakarken buldum kendimi. Üstelik kahveciye de asla cimri denemezdi. Malzemeden çalmamış, bana muazzam bir resimli roman emanet etmişti.

Hep birlikte başlarımızı yaklaştırıp eğildik ve ben konuşmaya başladım. Elbette en fazla ilgiyi Rita gösteriyordu. Ellerini kavuşturup masanın kenarına dayamış, çenesini ellerinin üzerine yaslamış, ince kaşlarını kaldırmış, hafif bir gülümsemeyle duygularını maskelemeye çalışarak dikkatle beni dinliyordu.

Başlarda neler söylediğimi pek iyi hatırlamıyorum ama sanırım aşılması gereken bir deniz, buna engel olmaya çalışanlar ve denizin ötesinde ilk anda korku ama sonra ferahlık getirecek bir dağ tırmanışı vardı. Her cümlemden sonra gözlerine bakıyor, ilgisinin giderek arttığını memnuniyetle görüyordum.

Sonra başka bir ayrıntı gözüme çarptı. Bir adam. Rita’nın karşısına çıkacak ve… burada duraksadım. Zira bu adam onun hayatını altüst edecek, ona göz yaşı döktürecek, acılar çektirecekti. Bundan emindim. Rita sustuğumu farkederek, “Evet, devam etsenize, şu karşıma çıkacak adamı merak ettim,” dedi.

Ne diyebilirdim? Aklımdan geçenleri söylesem, Rita bugünden itibaren karşısına çıkan her erkeğe kuşkuyla yaklaşacak, yeterince samimi olamayacak, korunaklı davranacak ve ilişkilerinde her erkek onun için potansiyel bir şeytana dönüşecekti. Hayır asla söyleyemezdim.

“Burada kesiliyor,” dedim gülerek. “Devamı bir sonraki kahvede!”

Gülüştük. Bir kez daha görüşmeyi de garantilemiştim böylece. Hala gülümseyerek tekrar telveye, şu adama dikkatle baktım. Bir anda gülümsemem yüzümden silindi. Fincanı yaklaştırıp bir kez daha, dehşet içinde baktım.

O adam, bendim.


Haziran 2017
Mono 4 için

Written by Orhan Cem Çetin

12 Ağustos 2017 at 18:50

Merdiveni tırmandıkça kokunun zayıflayacağını düşünüyorsun ama tam tersi oluyor.

with one comment

“Büyük, gösterişsiz bir demir kapıyı içeri doğru iterek giriyorsun bu mekâna. Bir tamirhaneye girer gibi, kapı içinde kapı.

Arkandan gelip karanlığa doğru uzayan ışığın gösterebildiği hiçbir şey yok, kusursuz düzlükteki gri epoksi zemin dışında. Yavaşça ilerliyorsun. Kapı gürültüyle kapanıyor ve bir süre geriye sadece koku ve serin hava kalıyor.

Yoğun kına ve çok az da gül esansı karışımı. Gözün karanlığa alışmaya başlıyor. Uzaklarda sesler var. Bir kadın, küçük kızına bisiklet sürmeyi ya da buna benzer bir şeyi öğretiyor ve bu sırada çok eğleniyorlar. O tarafa doğru baktığında, yaklaşık 10 adım ötende büyük bir karaltı olduğunu fark ediyorsun.

Yaşlı bir manolya ağacı bu. İnfilak halinde. Yaklaşıp dokunmak istiyorsun ama 3 adım kala dizin sert bir yere çarpıyor. Ağacı çevreleyen bir set var, ahşap oturma yerleri ile örtülmüş. Burada biraz oturuyorsun. Ağaca ve içinden yükseldiği ıslak toprağa dokunup bir yandan da çevreyi algılamaya çalışıyorsun.

Korkuyorsun ama koku seni sakinleştiriyor. Üşüyorsun. Buranın boyutlarını kavramaya çalışıyorsun. Yönünü de çoktan kaybetmiş bulunuyorsun. İleride belli belirsiz bir metal yapı dikkatini çekiyor. Oraya doğru ilerliyorsun. Ayak seslerin yankılanmıyor.

Yapıya yaklaştığında onun uçsuz bucaksız bir duvarın üzerindeki dik bir merdiven olduğunu görüyorsun. Hani büyük yük gemilerinin yanından sarkan merdivenler gibi. Basamakları gözünle yukarı doğru takip ettiğinde, merdivenin bir hayli yukarıda, küçük ama parlak bir ışık noktasıyla son bulduğunu görüyorsun.

Tırmanmaktan başka çıkar yol yok.

Tırmanıyorsun. Molalar alarak. Yukarıdan bakıldığında belki yeni bir şey, farklı bir olasılık görünüyordur diye, dikkatle çevreyi inceliyorsun. Uzaklarda sesler değişmiş. Manolya ağacı bir rüzgâra tutmuş kendisini anlaşılan. Cılız bir su sesi, mırıldanmalar, kısa ve kesik haykırışlar, çalgılarını akort eden bir oda orkestrası. Tek tük parlayan zayıf, sarı pırıltılar, düzensiz.

Duvarın içine açılan bir koridorun ağzı o mavi ışık. Yaklaştıkça tiz kahkahalar duyuluyor. Sonunda merdiven bitiyor ve labirente giriyorsun.

Bu kavisli, nereden geldiği belli olmayan mavi ışıklı çapraşık koridorda sağa sola dönerek ilerledikçe muhteşem bir parti gürültüsü, kahkahalar, derin bas ritimli disko müziği, hayatında görüp görebileceğin en çılgın eğlencenin sesi giderek artıyor. Ne var ki labirent, iki duvarın daralıp buluştuğu dik bir çizgi ile sona eriyor. Sesler üçgen biçimindeki çıkmaz sokakta yankılanıyor.

Duvardaki gizli kapıyı açacak gizli kilidi aramaya kalkışmanın seni daha da küçük düşüreceğini çok iyi biliyorsun. Hemen olduğun yerde dönüyor ve tekrar karanlığa, merdivenlere yöneliyorsun…”

Mimar uzayan sessizliği fark ettiğinde hafifçe titreyerek başını kaldırdı.

Bir süre düşündükten sonra ellerini iki yana açarak, becerebildiği kadar kibar bir sesle, “Bu anlattığınız, tabii ki yapılabilir,” dedi. “Ama biraz uzun sürebilir. Manolyadan dolayı.”

 

Orhan Cem Çetin

Nisan 2017

Mono / Mayıs 2017’den

Written by Orhan Cem Çetin

08 Haziran 2017 at 01:43

İlk önce sesinden, sonra duru bakışlarından etkilenmiştim.

leave a comment »

MONO‘dayım. Aşağıda Mart sayısı. Mayıs sayısını da kaçırmayın. @alacakaranlikoda

 

“Hızlandıkça renk değiştiren araba yapmışlar,” dedi, gözlerini tabletinden ayırmadan.

“Sahi mi?” dedim. “Ben öyle bir maraton koşucusu tanımıştım.”

Küçük bir kahkaha da atmıştım kendi şakamı beğenerek.

Bu özelliğimi sevdiğini söylerdi. Şakalarım o kadar ani oluyordu ki, ben de ilk kez duymuş, başka birisi konuşuyormuş gibi hazırlıksız yakalanıyor, kendimi belki de gerçekte olduğumdan daha komik buluyordum. Dikkatle yüzünü izledim. Gözlerindeki yansımada ekranın sürekli kayması dışında en ufak bir değişim göremiyordum. Elini belli etmemeye çalışan bir poker oyuncusu gibiydi. Zavallı gülümsemem söndükten bir süre sonra kaşlarını kaldırarak bana baktı.

“Bak, bunu dinle,” dedi hayran olduğum tozlu sesiyle. “Ünlü bir pasta şefine, henüz çırakken ustası şöyle demiş: Bir hata yaparsan düzeltmek için uğraşma, daha kötü olur. Onun yerine, üzerine bir gül koy.”

Kaşlarını kaldırma sırası bendeydi. Sanırım ilk kez sesinden çok sözü ilgimi çekmişti. Yanıt vermeden kahvemi alıp zaten bensiz başladığı kahvaltı sofrasından kalktım. O ise ekranından bana doğru sessiz ve görünmez kıvılcımlar fırlatmaya devam etti.

Birlikte yaşamaya başlamamızın yarattığı yegâne fark, bu matrak haberleri eskiden messenger ile gönderirken şimdi –güya– yüzüme, daha doğrusu duyabileceğim bir menzile söylüyor olmasıydı.

Gel gelelim, şu son haber gerçekten ilgimi çekmişti. Birkaç gün önce ilişkimiz hakkında konuştuğumuz o sıcacık ama kısa zamandan bu yana ilk kez bize dair bir ima oluşmuştu söylediklerinde.

Bir hata yaparsan, üzerine bir gül kondur…

“Ben çıkıyorum, akşam görüşürüz,” diye seslendim.

“Ben dışarıda olacağım,” diye karşılık verdi. Sesini yükselttiğinde, konuşmasını süsleyen tozların dağıldığını o an farketmiştim. “Konum atarım,” diye ekledi, “belki birlikte döneriz!”

Birlikte dönmek iyi bir fikir değildi. Yaklaşan sevgililer günü için o an yapmaya karar verdiğim küçük bir hazırlık vardı ve sürprizi bozmak istemiyordum.

Şubat 2017

 

Written by Orhan Cem Çetin

17 Nisan 2017 at 23:53

Fotokopiler bittikten sonra gelenler için. // For those who arrived after all the handouts were gone.

leave a comment »

aile_the_family_80x120cm_orhan_cem_çetin_2016log

Aiile / The family

Tasfiye

Birkaç yıldır gündemimde bu var. Ne çok eşya biriktirmişiz ailece. Onlardan kurtulma işi bana verildi. Ama ne mümkün. Günün birinde işe yarar düşüncesiyle poşetlere, kutulara, çekmecelere, odalara yığılmış irili ufaklı, eski püskü şeyler.

İşe yaradılar. Bu sergiye vesile oldular.

 

Objeler

Onlara çok ama çok yakından bakmak istedim. Değişmiş, tanınmaz hale gelmişler. İşlevlerini, kimliklerini kaybetmişler. Çoğunu tanımıyorum. Yok olma yolundalar. Toz var. Çok fazla toz var. Toz taneciği meğer bir nokta değil bir iplikçik imiş. Tüm bu objeleri de ince lifler, çizgisel sıralanmalar, zincirler oluşturuyor. Toz tanecikleri belli ki böyle eşyalardan, belki canlılardan, cansızlaşarak kopup dağılmışlar. Her yerdeler. Bazıları da  ben objeleri fotoğraflarken, o esnada kurtuluyorlar büyük yapıdan. Toz tekrar eşya oluyor mu?

 

Eski fotoğraflar

Elbette. Çok fazla fotoğrafım var. Eskicilerden gelenlerle ailemden gelenler birbirine karışma yolunda. Kim bunlar? Onlar da atılacak birer eşya olmuş. Bu eski fotoğraflar kartondan, gümüşten, jelatinden ve ışıktan yapıldılar. Şimdi hepsi kaynaklarına geri dönme yolundalar. Bu solma, yok olma sürecini hızlandırmak istedim. Taklit ettikleri insanların yanına yollamak istedim onları ve onları bu hale ben getirdim. Fotoğrafladım ve azat ettim.

 

Videolar

Biri inşa, diğeri imhaya dair. Birini, çarkıfelek bitkisinin bir tutam ölü deliotu içinde yerleşeceği adresi arayışını  hızlandırdım, diğerini, ilk alev söndükten sonra kıvılcımların yanmış kağıt ve pamuk lifleri içinde yakacak yer aramalarını ise yavaşlattım. Gördüm ki, inşa ve imha aynı dansa sahip. İkisinin adımlarını uydurdum.

 

Cem

Şubat 2016

 

 

 

 

Clearance

That is my agenda for the last couple of years. Turns out that we are a family of very efficient gatherers. And now, I am asked to get rid of what has been gathered. No way! A huge pile of old, worn out items that come in all sizes, stacked in plastic bags, boxes, drawers and rooms, assuming that one day we might need them.

Which was right. They sparked this exhibition.

 

Objects

I wanted to observe them very, very closely. They had changed beyond recognition. Lost their functions, identities. Most are unknown to me. They are in the process of total destruction. There is also dust. Too much dust. The dust particle, I found out, is not a particle. It is a tiny length of fibre, a very small strand. And all these objects are compositions of thin fibres, linear constructions, chains and alignments. Apparently, dust is coming from such objects, maybe from living things, separated from them as dead tissue before setting off for their everlasting journey. They are everywhere. Some of them were detached from the bigger construct right in front of my eyes, while I was photographing them. Are dust particles ever recycled into objects again?

 

Old photographs

Of course. I own too many photographs. Those that I acquired second hand and those from my family are slowly mixing together. Who are these people that eventually turned into junk? These prints were made of paper, silver, gelatine and light. Now they are all migrating back to where they originally came from. I wanted to accelerate this process of fading and disintegration. I felt a desire to send them next to the people they mime and I turned them into what you see in my images. I photographed them and I set them free.

 

Videos

One is about construction and the other one is about destruction. I had to accelerate one; the one which shows a passiflora plant looking for its final address within a bunch of dead alyssum. I slowed down the other one, the one which shows sparks looking for further victims, travelling along fibres of already burnt paper and cotton wool. And I saw that, construction and destruction enjoys the same dance. All I did was match their pace.

 

Written by Orhan Cem Çetin

17 Şubat 2016 at 00:10

%d blogcu bunu beğendi: