postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Archive for the ‘Yazdım I_wrote’ Category

Her şeyi bilirdi.

leave a comment »

Çok sessizdi.

O kadar ki, ağzı da sesi gibi küçücüktü.

Hiç soru sormazdı.

Meraklıydı ama, öylesine.

Zaten her şeyi bilirdi.

O kadar yalnızdı ki, tertemizdi.

Ocakta pişen çilek reçelinin buharı kadar hafifti.

O kadar hafifti ki, sahip olduğu hiçbir şey eskimezdi.

Kendisinden başkasıyla göz göze gelmezdi.

O kadar güzeldi ki herkes ondan korkardı.

Ona merhaba demek bile yürek isterdi.

Ya karşılık vermezse? Ya dönüp bakmaya tenezzül etmezse?

Ya o ufacık dudakları aralanmazsa bile?

Bu yüzden soğuktu herkes ona.

Bu onu çok üzüyordu elbette ama,

her şeyi bildiği gibi, bunun da nedenini biliyordu.

Bilmek onu rahatlatıyor, daha da hafifletiyordu.

Hafifledikçe güzelleşiyor, kusursuzlaşıyordu.

O kusursuzlaştıkça, korku büyüyordu.

Korku büyüdükçe o küçülüyor, gözden kayboluyordu.

Sonunda hepten görünmez oldu.

Geriye sadece korku kaldı.

Ama o görünmez oldu diye görmez de olmadı.

O görüyordu, korkmuyordu.

Onu korkutmak mümkün olmasa da,

üzmek mümkündü.


Ağustos 2017
Mono 5 için
Reklamlar

Written by Orhan Cem Çetin

06 Ekim 2017 at 22:38

Falcının falına bakılmaktadır aslında.

leave a comment »

Hep böyle düşünmüşümdür. Sonuçta bu bir çağrışım oyunu. Konuşan falcı. Bakış ona ait. Öyküleri o uyduruyor. Şekilleri o benzetiyor. Sözcükleri ve duyguyu o seçiyor. Bunun meşhur mürekkep lekesi testinden ne farkı var? Ne yani, bir klinikte testin uygulandığı kişi terapistin falına mı bakıyor?

Sadece bir fincan kahve içmekle, kaderimiz nasıl oluyor da artıklara karışıyor? Hayır; kesinlikle falcının öyküsüdür anlatılan.

İşte bu içe bakış fırsatı yüzünden, ara sıra kahve falı bakmayı severim. Konuşurken bir yandan kendimi dinler, sözlerimin ne kadarı benim karanlık dehlizlerimi anlatıyor, ne kadarı temennilerimden oluşuyor anlamaya çalışırım. Kendimi kaptırır, sezgilerimi yokuş aşağı salıveririm. Belli ki fena da değilim. Küçük bir şöhretim bile var dostlar arasında; “Çok farklıdır Marek’in fal bakması. Denemelisin mutlaka.”

Falın ciddiye alınması aslında beni korkutur. Zira, bu sözde kehanetlerin bir kez ortalığa döküldükten sonra kendilerini hakikate dönüştürme kabiliyetleri var. Bu yüzden dikkatli konuşmaya da özen gösterir, bazı çağrışımları kendime saklarım.

O gün de, arkadaşlarımın neye yoracağıma karar veremediğim ısrarlarıyla yeni tanıştırıldığım, adı Rita olan neşeli bir hanımefendinin orta şekerli kahve falına bakarken buldum kendimi. Üstelik kahveciye de asla cimri denemezdi. Malzemeden çalmamış, bana muazzam bir resimli roman emanet etmişti.

Hep birlikte başlarımızı yaklaştırıp eğildik ve ben konuşmaya başladım. Elbette en fazla ilgiyi Rita gösteriyordu. Ellerini kavuşturup masanın kenarına dayamış, çenesini ellerinin üzerine yaslamış, ince kaşlarını kaldırmış, hafif bir gülümsemeyle duygularını maskelemeye çalışarak dikkatle beni dinliyordu.

Başlarda neler söylediğimi pek iyi hatırlamıyorum ama sanırım aşılması gereken bir deniz, buna engel olmaya çalışanlar ve denizin ötesinde ilk anda korku ama sonra ferahlık getirecek bir dağ tırmanışı vardı. Her cümlemden sonra gözlerine bakıyor, ilgisinin giderek arttığını memnuniyetle görüyordum.

Sonra başka bir ayrıntı gözüme çarptı. Bir adam. Rita’nın karşısına çıkacak ve… burada duraksadım. Zira bu adam onun hayatını altüst edecek, ona göz yaşı döktürecek, acılar çektirecekti. Bundan emindim. Rita sustuğumu farkederek, “Evet, devam etsenize, şu karşıma çıkacak adamı merak ettim,” dedi.

Ne diyebilirdim? Aklımdan geçenleri söylesem, Rita bugünden itibaren karşısına çıkan her erkeğe kuşkuyla yaklaşacak, yeterince samimi olamayacak, korunaklı davranacak ve ilişkilerinde her erkek onun için potansiyel bir şeytana dönüşecekti. Hayır asla söyleyemezdim.

“Burada kesiliyor,” dedim gülerek. “Devamı bir sonraki kahvede!”

Gülüştük. Bir kez daha görüşmeyi de garantilemiştim böylece. Hala gülümseyerek tekrar telveye, şu adama dikkatle baktım. Bir anda gülümsemem yüzümden silindi. Fincanı yaklaştırıp bir kez daha, dehşet içinde baktım.

O adam, bendim.


Haziran 2017
Mono 4 için

Written by Orhan Cem Çetin

12 Ağustos 2017 at 18:50

Merdiveni tırmandıkça kokunun zayıflayacağını düşünüyorsun ama tam tersi oluyor.

with one comment

“Büyük, gösterişsiz bir demir kapıyı içeri doğru iterek giriyorsun bu mekâna. Bir tamirhaneye girer gibi, kapı içinde kapı.

Arkandan gelip karanlığa doğru uzayan ışığın gösterebildiği hiçbir şey yok, kusursuz düzlükteki gri epoksi zemin dışında. Yavaşça ilerliyorsun. Kapı gürültüyle kapanıyor ve bir süre geriye sadece koku ve serin hava kalıyor.

Yoğun kına ve çok az da gül esansı karışımı. Gözün karanlığa alışmaya başlıyor. Uzaklarda sesler var. Bir kadın, küçük kızına bisiklet sürmeyi ya da buna benzer bir şeyi öğretiyor ve bu sırada çok eğleniyorlar. O tarafa doğru baktığında, yaklaşık 10 adım ötende büyük bir karaltı olduğunu fark ediyorsun.

Yaşlı bir manolya ağacı bu. İnfilak halinde. Yaklaşıp dokunmak istiyorsun ama 3 adım kala dizin sert bir yere çarpıyor. Ağacı çevreleyen bir set var, ahşap oturma yerleri ile örtülmüş. Burada biraz oturuyorsun. Ağaca ve içinden yükseldiği ıslak toprağa dokunup bir yandan da çevreyi algılamaya çalışıyorsun.

Korkuyorsun ama koku seni sakinleştiriyor. Üşüyorsun. Buranın boyutlarını kavramaya çalışıyorsun. Yönünü de çoktan kaybetmiş bulunuyorsun. İleride belli belirsiz bir metal yapı dikkatini çekiyor. Oraya doğru ilerliyorsun. Ayak seslerin yankılanmıyor.

Yapıya yaklaştığında onun uçsuz bucaksız bir duvarın üzerindeki dik bir merdiven olduğunu görüyorsun. Hani büyük yük gemilerinin yanından sarkan merdivenler gibi. Basamakları gözünle yukarı doğru takip ettiğinde, merdivenin bir hayli yukarıda, küçük ama parlak bir ışık noktasıyla son bulduğunu görüyorsun.

Tırmanmaktan başka çıkar yol yok.

Tırmanıyorsun. Molalar alarak. Yukarıdan bakıldığında belki yeni bir şey, farklı bir olasılık görünüyordur diye, dikkatle çevreyi inceliyorsun. Uzaklarda sesler değişmiş. Manolya ağacı bir rüzgâra tutmuş kendisini anlaşılan. Cılız bir su sesi, mırıldanmalar, kısa ve kesik haykırışlar, çalgılarını akort eden bir oda orkestrası. Tek tük parlayan zayıf, sarı pırıltılar, düzensiz.

Duvarın içine açılan bir koridorun ağzı o mavi ışık. Yaklaştıkça tiz kahkahalar duyuluyor. Sonunda merdiven bitiyor ve labirente giriyorsun.

Bu kavisli, nereden geldiği belli olmayan mavi ışıklı çapraşık koridorda sağa sola dönerek ilerledikçe muhteşem bir parti gürültüsü, kahkahalar, derin bas ritimli disko müziği, hayatında görüp görebileceğin en çılgın eğlencenin sesi giderek artıyor. Ne var ki labirent, iki duvarın daralıp buluştuğu dik bir çizgi ile sona eriyor. Sesler üçgen biçimindeki çıkmaz sokakta yankılanıyor.

Duvardaki gizli kapıyı açacak gizli kilidi aramaya kalkışmanın seni daha da küçük düşüreceğini çok iyi biliyorsun. Hemen olduğun yerde dönüyor ve tekrar karanlığa, merdivenlere yöneliyorsun…”

Mimar uzayan sessizliği fark ettiğinde hafifçe titreyerek başını kaldırdı.

Bir süre düşündükten sonra ellerini iki yana açarak, becerebildiği kadar kibar bir sesle, “Bu anlattığınız, tabii ki yapılabilir,” dedi. “Ama biraz uzun sürebilir. Manolyadan dolayı.”

 

Orhan Cem Çetin

Nisan 2017

Mono / Mayıs 2017’den

Written by Orhan Cem Çetin

08 Haziran 2017 at 01:43

İlk önce sesinden, sonra duru bakışlarından etkilenmiştim.

leave a comment »

MONO‘dayım. Aşağıda Mart sayısı. Mayıs sayısını da kaçırmayın. @alacakaranlikoda

 

“Hızlandıkça renk değiştiren araba yapmışlar,” dedi, gözlerini tabletinden ayırmadan.

“Sahi mi?” dedim. “Ben öyle bir maraton koşucusu tanımıştım.”

Küçük bir kahkaha da atmıştım kendi şakamı beğenerek.

Bu özelliğimi sevdiğini söylerdi. Şakalarım o kadar ani oluyordu ki, ben de ilk kez duymuş, başka birisi konuşuyormuş gibi hazırlıksız yakalanıyor, kendimi belki de gerçekte olduğumdan daha komik buluyordum. Dikkatle yüzünü izledim. Gözlerindeki yansımada ekranın sürekli kayması dışında en ufak bir değişim göremiyordum. Elini belli etmemeye çalışan bir poker oyuncusu gibiydi. Zavallı gülümsemem söndükten bir süre sonra kaşlarını kaldırarak bana baktı.

“Bak, bunu dinle,” dedi hayran olduğum tozlu sesiyle. “Ünlü bir pasta şefine, henüz çırakken ustası şöyle demiş: Bir hata yaparsan düzeltmek için uğraşma, daha kötü olur. Onun yerine, üzerine bir gül koy.”

Kaşlarını kaldırma sırası bendeydi. Sanırım ilk kez sesinden çok sözü ilgimi çekmişti. Yanıt vermeden kahvemi alıp zaten bensiz başladığı kahvaltı sofrasından kalktım. O ise ekranından bana doğru sessiz ve görünmez kıvılcımlar fırlatmaya devam etti.

Birlikte yaşamaya başlamamızın yarattığı yegâne fark, bu matrak haberleri eskiden messenger ile gönderirken şimdi –güya– yüzüme, daha doğrusu duyabileceğim bir menzile söylüyor olmasıydı.

Gel gelelim, şu son haber gerçekten ilgimi çekmişti. Birkaç gün önce ilişkimiz hakkında konuştuğumuz o sıcacık ama kısa zamandan bu yana ilk kez bize dair bir ima oluşmuştu söylediklerinde.

Bir hata yaparsan, üzerine bir gül kondur…

“Ben çıkıyorum, akşam görüşürüz,” diye seslendim.

“Ben dışarıda olacağım,” diye karşılık verdi. Sesini yükselttiğinde, konuşmasını süsleyen tozların dağıldığını o an farketmiştim. “Konum atarım,” diye ekledi, “belki birlikte döneriz!”

Birlikte dönmek iyi bir fikir değildi. Yaklaşan sevgililer günü için o an yapmaya karar verdiğim küçük bir hazırlık vardı ve sürprizi bozmak istemiyordum.

Şubat 2017

 

Written by Orhan Cem Çetin

17 Nisan 2017 at 23:53

Fotokopiler bittikten sonra gelenler için. // For those who arrived after all the handouts were gone.

leave a comment »

aile_the_family_80x120cm_orhan_cem_çetin_2016log

Aiile / The family

Tasfiye

Birkaç yıldır gündemimde bu var. Ne çok eşya biriktirmişiz ailece. Onlardan kurtulma işi bana verildi. Ama ne mümkün. Günün birinde işe yarar düşüncesiyle poşetlere, kutulara, çekmecelere, odalara yığılmış irili ufaklı, eski püskü şeyler.

İşe yaradılar. Bu sergiye vesile oldular.

 

Objeler

Onlara çok ama çok yakından bakmak istedim. Değişmiş, tanınmaz hale gelmişler. İşlevlerini, kimliklerini kaybetmişler. Çoğunu tanımıyorum. Yok olma yolundalar. Toz var. Çok fazla toz var. Toz taneciği meğer bir nokta değil bir iplikçik imiş. Tüm bu objeleri de ince lifler, çizgisel sıralanmalar, zincirler oluşturuyor. Toz tanecikleri belli ki böyle eşyalardan, belki canlılardan, cansızlaşarak kopup dağılmışlar. Her yerdeler. Bazıları da  ben objeleri fotoğraflarken, o esnada kurtuluyorlar büyük yapıdan. Toz tekrar eşya oluyor mu?

 

Eski fotoğraflar

Elbette. Çok fazla fotoğrafım var. Eskicilerden gelenlerle ailemden gelenler birbirine karışma yolunda. Kim bunlar? Onlar da atılacak birer eşya olmuş. Bu eski fotoğraflar kartondan, gümüşten, jelatinden ve ışıktan yapıldılar. Şimdi hepsi kaynaklarına geri dönme yolundalar. Bu solma, yok olma sürecini hızlandırmak istedim. Taklit ettikleri insanların yanına yollamak istedim onları ve onları bu hale ben getirdim. Fotoğrafladım ve azat ettim.

 

Videolar

Biri inşa, diğeri imhaya dair. Birini, çarkıfelek bitkisinin bir tutam ölü deliotu içinde yerleşeceği adresi arayışını  hızlandırdım, diğerini, ilk alev söndükten sonra kıvılcımların yanmış kağıt ve pamuk lifleri içinde yakacak yer aramalarını ise yavaşlattım. Gördüm ki, inşa ve imha aynı dansa sahip. İkisinin adımlarını uydurdum.

 

Cem

Şubat 2016

 

 

 

 

Clearance

That is my agenda for the last couple of years. Turns out that we are a family of very efficient gatherers. And now, I am asked to get rid of what has been gathered. No way! A huge pile of old, worn out items that come in all sizes, stacked in plastic bags, boxes, drawers and rooms, assuming that one day we might need them.

Which was right. They sparked this exhibition.

 

Objects

I wanted to observe them very, very closely. They had changed beyond recognition. Lost their functions, identities. Most are unknown to me. They are in the process of total destruction. There is also dust. Too much dust. The dust particle, I found out, is not a particle. It is a tiny length of fibre, a very small strand. And all these objects are compositions of thin fibres, linear constructions, chains and alignments. Apparently, dust is coming from such objects, maybe from living things, separated from them as dead tissue before setting off for their everlasting journey. They are everywhere. Some of them were detached from the bigger construct right in front of my eyes, while I was photographing them. Are dust particles ever recycled into objects again?

 

Old photographs

Of course. I own too many photographs. Those that I acquired second hand and those from my family are slowly mixing together. Who are these people that eventually turned into junk? These prints were made of paper, silver, gelatine and light. Now they are all migrating back to where they originally came from. I wanted to accelerate this process of fading and disintegration. I felt a desire to send them next to the people they mime and I turned them into what you see in my images. I photographed them and I set them free.

 

Videos

One is about construction and the other one is about destruction. I had to accelerate one; the one which shows a passiflora plant looking for its final address within a bunch of dead alyssum. I slowed down the other one, the one which shows sparks looking for further victims, travelling along fibres of already burnt paper and cotton wool. And I saw that, construction and destruction enjoys the same dance. All I did was match their pace.

 

Written by Orhan Cem Çetin

17 Şubat 2016 at 00:10

Selfie Selfie Güzel Selfie

leave a comment »

Bilinen en eski sanat eserinin bir “selfie” olduğunu söylemek yanlış olmaz. O günlerden bu güne insan elinden çıkan istisnasız her şeyde onu var eden insandan bir iz olduğunu söylemek de mümkün.

Ara Güler, bir röportajında en ünlü fotoğrafı olan “Allah ve kadınlar” işini eline alıp yüzünün önüne tutarak, “İşte ben,” diyordu. “Yüzümü ne yapacaksınız, beni bununla hatırlayın, ben buyum,” der gibiydi usta.

“İşte ben,” diyerek gölgesinin fotoğrafını sunanlar da çok. Lee Friedlander, Nuri Bilge Ceylan, Aramis Kalay ve başkaları. Bu da oldukça anarşist bir tavır, öyle değil mi? Işık ile kompozisyonun arasına girmek, çalışmana gölge düşürmek.

Eskiden, yeni başlayanlara “Mutlaka güneşi arkana al,” denirdi. Yani, çektiğin her neyse, ki muhtemelen bir başka insandır, böylece bol ışık alsın. Gölge tarafından çekme. Ancak, güneşi arkana alınca, hele sabah erken ya da akşamüstü saatleri ise, gölge uzar ve fotoğrafa girerdi. Yabancılaştırıcı bir etkisi olan bu gölgeye bir beceriksizlik, acemilik gözüyle bakılır, “enayi gölgesi” adı verilirdi. Başka bir deyişle, çekilen fotoğraflarda fotoğrafçının kendisini göstermesi, hatta sadece hissettirmesi bile makbul karşılanmıyordu.

Neden acaba? Bu kadar bireysel bir eylem sırasında neden kendimizi dışarıda bırakmamız bekleniyordu? Herhalde “edep” ile ilgili. Tıpkı kendinden fazla söz etmenin hoş karşılanmaması gibi.

Yıllar geçti ve şimdi, inadına özçekim! Sokaklarda özellikle turistler telefonlarını bir çubuğun ucunda taşıyorlar. Birisi o an arasa, telefonu kulağına denk getirmeye çalışırken yanındakinin gözünü çıkartma pahasına. Fotoğraf upuzun saplı, gerçek bir sihirli aynaya dönüştü. Her köşede telefonunu havaya uzatmış, kendisiyle flört eden, dudaklarını büzen birisi. Satın aldığım son telefonun ön kamerası, pardon selfie kamerası, arkadaki “asıl” kamera ile aynı çözünürlükte. Yakında asıl kamera öndeki olacak herhalde. Bu kamerayla çekilen fotoğraflar da otomatik olarak ayrı bir klasörde toplanıyor, fotoğraf galerisi açıldığında ilk o klasör açılıyor, “selfielerim” jeneriği ile.

Ne değişti?

Eskiden fotoğraf çekebilmek için bir mentorunuz olması gerekiyordu. Size birisinin bu işin raconlarını anlatması gerekiyordu ve yazılı olmayan kurallar belki de böylelikle aktarılıyordu. Oysa bugün mobil cihazlar amatör fotoğraf makinelerinin yerini aldıktan sonra, mentor da ortadan kalktı. Kullanım kılavuzlarından da fazla bir şey beklemeyin. Endüstri her zaman insanların zaaflarını körüklemiş, sonuna kadar suistimal etmiştir. Bu durumda, herkes birbirinin mentoru, rol modeli.

Gerçi, mağara duvarlarına el izleri bırakan insanlara bir başkası yaklaşıp homurdanmamıştır herhalde, “Hiç olmadı, kendi elini değil bir başkasının yüzünü yapıştıracaktın oraya,” manasında.

Zaaf dedik. İz bırakmayı seviyoruz. Buna ihtiyaç duyuyoruz. Yıllar önce Irak’a insan kalkan olarak giden fotoğrafçı arkadaşlarımız, döndüklerinde savaşın eşiğindeki Bağdatlıların, tahminlerin aksine, fotoğraflarının çekilmesini ısrarla talep ettiklerini anlatmışlardı. O kadar ki, yanlarında götürdükleri film miktarı sınırlı olduğundan kimi zaman çekiyormuş gibi yapmak zorunda kalmışlardı. Takip eden günlerde hayatta kalacağından emin olmayan insanların bir yabancının çektiği fotoğraflarda da olsa, cılız da olsa, kendisi o fotoğrafı asla göremeyecek ve sahip olamayacak da olsa, herhangi bir iz bırakma çabasıydı bu.

Bir fotoğrafta görünme isteği çocuklarda da oldum olası güçlüdür. Belki hızla değiştiklerinden, belki henüz hayatın acemisi olduklarından ve işgal ettikleri daha doğrusu kendilerine biçilen kimliği iyice anlamak, bir performans değerlendirmesi yapmak istediklerinden.

Bu çaba tabii ki yıllar geçtikçe karmaşıklaşan gündem ile birlikte zihnimizde arkalara atılsa da, hiç bitmez. Kim olduğumuzu her zaman merak eder, her fırsatta, asansör aynalarıyla, yeni tanıştığımız insanlarda yarattığımız ve delice merak ettiğimiz izlenimle, tezgahtarların bize yakıştırdığı kıyafetlerle bile sağlamasını yaparız.

Galiba çoğu kez de düşkırıklığı yaşarız. Tıpkı filmi çekilen romanlar gibi. Otoportre ise kendi uyarlamamızı çekme fırsatını, hem de memnuniyet garantisi ile veriyor bize.

Sanatçılar bunun çoktan farkındaydılar. Sanatçının anlatacak hiçbir şeyi kalmasa bile en azından kendisi vardır ve bazı sanatçılar zaten sadece kendilerinden söz etmiş, bazı fotoğrafçılar ömür boyu sadece kendilerini görüntülemişlerdir.

Nitekim kendinden söz etme hakkı, edepsizlik muafiyeti, önemli bir ayrıcalık olarak sadece sanatçılara verilir. Zira sanatçılar, bizim yerimize, bizmişiz gibi kendilerinden bahsederler. Kendilerinden söz eder, kimi zaman da kendilerinden söz ediyormuş gibi yaparken, aslında bizden söz eder, bizim sözcümüz olurlar. Yoksa niye “ben” diye başlayan şarkılar hit olsun, klasikleşsin? Bağıra çağıra kendisinden ve sevgilisiyle yaşadığı sorunlardan ya da hadi neyse, kusursuz aşklarından bahseden şarkıcılar baştacı edilsin, hikayeleri müzik videoları halinde her yerde karşımıza çıksın?

Fotoğrafta da, cep telefonları ile başladığı düşünülse de, gerçekte hatırı sayılır bir selfie geleneği var. Yukarıda saydığım gölgecilere ek olarak tabii ki fotoğraflarında binbir kılığa, binbir kimliğe giren Cindy Sherman’dan, kısa ömründe en çok kendisi ile uğraşan Francesca Woodman’ın dokunaklı karelerinden, bir türlü kim olduğuna karar veremeyen Yasumasa Morimura’dan ve hatta Man Ray’den, son yıllarda Picasso, Andy Warhol, Salvador Dali gibi ünlü sanatçıların kimliğine girdiği işlerine sık sık bir yenisini ekleyen Genco Gülan’dan  söz etmeliyiz.

Bir sanatçının selfie ya da Türkçesiyle özçekim yapması elbette birçok bakımdan daha farklı. Oyuncular, mutlaka biraz narsist, biraz teşhirci olmak zorundadır. Bunu ben kendilerinden duydum. Mahçup birisinin sahnede ne işi olabilir? Tragedyalar döneminin maskeli oyuncuları hariç tabii. Holywood’un kanun kaçağı palyaço klişesinde olduğu gibi, kimliğinizi gizleyebildiğiniz sürece orta yerde olmak belki de en iyi saklanma stratejisidir.

Örneğin benim gibi müzmin Cindy Sherman hayranları onun çehresini, fotoğraflardaki hallerini, oturmasını, kalkmasını, farklı saç modellerini, kısacası onu ezbere biliriz. Peki onun kim olduğu hakkında gerçek bir fikrimiz var mı? Acaba onunla tatile çıkmak nasıldır? Cimri midir, cömert midir? Uykusunda kötü rüyalar görür ve uyandığında nemrut mu olur? Mizacı nasıldır? Kolay öfkelenir mi? Şakacı mıdır? Gerçekten de güzel midir? Vücudunda sevmediği, dolayısıyla fotoğraflarında gizlediği bir yeri var mıdır?

Şimdi bu ve benzeri soruları sadece fotoğraflarda gördüğümüz insanların tümü için soralım. İster özçekim olsun ister başkasından rica edilmiş olsun, öznenin kontrolu altında çekilmiş olan tüm portrelerin aslında onun kendisine dair tahayyülünü ortaya koyma niyetiyle üretilmiş olduğunu görürüz.

Kısacası, her insan için kendisi ömür boyu süren bir sahne performansının yıldızıdır ve kulis aslında bambaşkadır. Sahnede akan oyun çoğu zaman yanıltıcıdır. Ama oynanan oyunun inandırıcı olabilmesi için, oyuncunun içine girdiği kimliğe önce kendisinin inanması gerekir. (Bakın bunu da oyunculardan öğrendim.) Bu yüzden kimse kuliste fotoğraf çekilsin istemez ve hayat karşıdan, sopanın ucundan nasıl göründüğüne bakılarak kurgulanır.

İyi görünmekte de yarar var, zira selfie sopası da olsa, sopa sopadır ve bakarsınız bir gün sırtınıza iniverir.

 

Orhan Cem Çetin, Ekim 2015

Bu yazı, FotoAtlas Kış 2015 sayısından derginin izni ile alınmıştır. 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sen benim biricik bahanemsin // You are my only excuse

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

19 Haziran 2015 at 07:54

%d blogcu bunu beğendi: