postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Posts Tagged ‘hatıra

Benimsin // I Own You

leave a comment »

benimsin__blue_coin_detail

Mavi Para (Detay) // Blue Coin (Detail)

 

 

Benimsin

Ben de seninim.

İkimizden birini oluşturan örgü tümden çözülüp, yeni sahiplenmeler kaçınılmaz olana dek.

 

 

I Own You

And you own me.

Till the lattice that forms either one of us disintegrates altogether and new appropriations become inevitable.

 

16.02.2016 – 18.03.2016
Sanatorium Gallery
İstanbul

 

 

 

 

 

Written by Orhan Cem Çetin

15 Şubat 2016 at 23:33

Gözbebeği // The eye pupil

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

05 Mayıs 2014 at 00:43

Bu kadar az, bu kadar çok.

with 2 comments

AGOS 16 Ağustos 2013

(AGOS‘a ve Sn. Zeynep Ekim Elbaşı’ya teşekkürlerimle.)
 

İnsanın hayatını, kişiliğini, hayallerini, hedeflerini, becerebildiklerini, vicdanını tümden değiştiren, dönüştüren, inşa eden kişiler vardır. Annesi, babası, ilkokul öğretmeni, sevgilisi, evladı, üniversite hocaları, sırdaş dostları gibi.

Bu kişilerle birlikte geçirdiğimiz zamanları ve onlarla aramızdaki güçlü bağları düşünecek olursak,  bunda şaşacak bir şey yok.

Öte yanda yine bazı insanlar vardır ki, onlarla pek az zaman geçirseniz de zihninize çakılıp kalır, bir yanınızı kendilerine benzetir, ömür boyu sizle gezerler.

Benim için Osep Bey işte böyle biri. Şöyle bir düşündüm. Onu 1987 yılında tanımışım. Birlikte geçirdiğimiz zamanları -telefon görüşmelerimiz ve bana düzenli olarak yolladığı bayram tebriklerini okuduğum süreler dahil- toplasak belki 24 saat etmez. Şaşırtıcı değil mi? Buna rağmen, onu hafızamıza uğurladığımız ve çokça andığımız şu günlerde, onu iyi tanıyanlardan, yakınlarından biri addediliyorum. Ben de zaten böyle hissediyorum.

Yıllara yayılan kısa karşılaşmalarımızda bendeki izi derinleşti, saygım, sevgim, muhabbetim her defasında arttı. Onun hakkında söyleyebileceklerimi, Tayfun Serttaş’ın Stüdyo Osep sergi kitabında yer alma şansı bana bahşedilen başka bir yazımda tükettim. O yazıyı yazarken, ustanın da okuyacağını biliyor, adeta ona gecikmiş bir mektup gönderiyormuş gibi hissediyordum.

Yeni ne söyleyebilirim bilmiyorum. Mesleğindeki üstün seviyesine rağmen asla kimseye büyüklenmemesi, olağanüstü kibarlığı, kulaklarımdan hiç gitmeyecek olan çocuksu konuşma tarzı, bir felaketler zinciri olan hayata asla küsmeyişi ve onca çaresizliğe karşın hırçınlaşmaması, erdemlerini koruması, korumak ne kelime, katlayarak artırmış olması hepimiz için büyük bir derstir.

Osep Bey, şu sözün kanıtıdır:

Bilge kişi diye, hayatı boyunca yalnızca kişiliğine yatırım yapmış olanlara denir. Öyle ki, onlar sahip oldukları herşeyi kaybetseler de değerlerinde en ufak bir azalma olmaz.  

Onunla meslekdaş olduğumuz için tanıştık. Konuşmalarımıza çoğunlukla fotoğrafı bahane ettik. Oysa sanırım aramızdaki en önemsiz, en ıvır zıvır konu fotoğrafçılıktı ve bunu çok iyi biliyorduk. Ben ondan önce hayata şimdi de ölüme dair çok şey öğrendim. Ona herhangi bir şey verebildim mi bilmiyorum. Biliyorum, ara sıra beni düşünürdü. Eğer o sıralarda gülümsüyor idiyse, bu da bana ziyadesiyle yeter.

Orhan Cem Çetin / Ağustos 2013

Written by Orhan Cem Çetin

18 Ağustos 2013 at 20:55

Geçen gün bir yere gittim.

with 5 comments

Written by Orhan Cem Çetin

30 Ocak 2012 at 22:51

çektim i_shot, Yeni Çağ / The New Age kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

Cihangir’de bir gece

with 7 comments

Aşağıdaki yazı, taa 1996 yılında, o zamanlar sevgili Nadir Ede’nin editörü olduğu Fotoğraf Dergisi’ndeki Mayın Tarlası başlıklı köşemde yer almıştı. Hatırlayanlar olacak, Mayın Tarlası daha sonra Geniş Açı dergisinde de sürmüş, 1999 yılında ise sona ermişti. Yazıyı okuyacak olursanız, lütfen 15 yıl öncesinin anlatıldığını dikkate alınız, zira anlatılanların çoğu artık maziye karışıp gitmiş durumda.

Merhaba;

Ben İstanbul’da, Cihangir’de yaşıyorum.

İnsanlar ikiye ayrılır. Cihangir’den iğrenenler ve Cihangir’e önem verenler. Benim hangi kamptan olduğum adresimden belli. Cihangir’de yalnızlık insana başka yerlerden daha çok hüzün verir. Çünkü sokaklardaki yaşam gürültüsü burada hiç kesilmez. Birşeyleri kaçırıyormuş hissi verir evinde tek başına oturanlara. Ben de geçenlerde bir akşam Cihangir’de bir başıma kaldım, sıkıldım, geç vakit dolaşmaya çıktım.

Bizim sokağın ucunda bir otopark var. Orada eski bir ev vardı, yıkıldı, arazisi otopark oldu. Hatta yıkılan evin kim bilir kaç senelik havagazı tesisatının bir bölümü aylarca boş arazinin ortasında garip bir heykel gibi yükselmişti. Sonra onu da koparıp attılar. İşte o otoparkın önünden geçerken, tuhaf bir manzarayla karşılaştım. Otoparkın girişinde, tam da sokak lambasının sahne ışığı gibi aydınlattığı noktada alengirli bir koltuk duruyordu. İhtiyar zengin işi, oymalı moymalı, iri çiçekli, pek süslü birşey. Karşı köşede saygıdeğer bir döşemeci var. Belli ki o vermiş. Tamir ettirilip uzun süre alınmamış, saygıdeğer döşemeci de aradan bir sene geçince sinirlenip koltuğu otoparkçıya bağışlamış. Yalnız, “eve götürülmemek koşuluyla.” Karşı köşeden, akşama kadar emeğinin yavaş yavaş toprağa karışmasını izleyerek intikam alıyor. İşte o koltuğun üstünde, tam da ışığın merkezinde, bir sokak köpeği ile bir sokak kedisi yan yana yatmışlardı. Köpek yarı beline kadar sarkmış, kedi ısınmak için ona sokulmuş, öylece uyuyorlardı. İkisi aynı renkteydi. Sarı-kahverengi tüyleri birbirine karışmış, birinin nerede bittiği, diğerinin nerede başladığı belli değil. Dönüp otoparkçılara baktım nedense. Göz göze gelip gülümsemek istemiştim galiba. Ancak yalnızca sırtlarını gördüm ve bir anlık duraksamadan sonra yoluma devam ettim.

Az sonra adı bile ürkütücü olan, Cihangir’in en tekinsiz sokaklarından biri olarak bilinen “Arslan Yatağı Sokağı”ndan geçiyordum. Yıllar önce bir arkadaşımız gece misafirliğe gelmiş, daha sonra da oturduğu yerde uyuyakalmıştı. Uzak bir semtte yaşıyordu. Ertesi sabah da erkenden bir işi varmış. Uyanıp “Ben gitmeliyim,” diyor, biraz durup tekrar uykuya dalıyordu. Bu birkaç kez tekrar ettikten sonra geceyi bizde geçirmeyi kabul etmişti. Ertesi gün anlattı. Uyku arasında kendisini Arslan Yatağı Sokağı’ndan geçerken hayal edip gitmekten vazgeçiyor, kan ter içinde tekrar uykuya dalıyormuş. Neyse. Bu sokak, bir özel hastanenin arkasına düşer. Hastane duvarının dibinde de bir çöp noktası vardır. Burada her zaman öbek öbek iğrenç çöpler yığılı durur. Neden o nokta, belli değil. Kim atar bu çöpleri, o da bilinmez. Belediye orayı temizleyip kocaman saksılı bitkiler yerleştirdi de yine önleyemedi çöp atılmasını. Bir de baktım ki, bu kez de çöpler tutuşmuş, alevler ağaçlara kadar yükseliyor. Kapkara bir duman. Berbat bir koku. Nasıl anlatmalı; poşet ve kirli çorap yanığı kokuyor. Nefesimi tutarak yaklaşırken, az ötedeki cam şişe kumbarası yerine yasadışı çöp öbeğine atılmış bir rakı şişesi müthiş bir gürültüyle patladı ve parçaları çevreye yayıldı. Ben bu kez burnumla birlikte ikinci bir patlamaya karşı gözlerimi de kapatarak hızla yangın yerinden uzaklaştım.

Tüm sürücülerin gecikmiş, sabırsız veya sarhoş olduğu ya da hasta taşıdığı için çok hızlı otomobil kullandığı Sıraselviler Caddesi’nden geçip sonunda insanların bulunduğu bir yere vardım. Kalabalık, karanlık, gürültülü bir yere. Kimi zaman, canlı müzik dinlemek istediğimde buraya gelirim. Burada herkes birbirine iyi davranır. Hiçkimse gergin değildir çünkü. Minibüslerde daha çok sorun çıkıyor, inanın. Tanıdık yüzler vardır burada ama, gerçekte hiçbiriyle tanışmam. Hiçbiri de beni tanımaz. Kalabalığın arasına karışır, kendimi unutur, yalnızca dinlerim. Kalabalığı ite kaka en arkaya ilerleyip her zamanki yerimi aldım ve sanırım bu satırları da o sırada düşünmeye başladım. Dalıp gitmişim. Aniden sağ tarafımda bir hareketlenme oldu. İnsanlar telaşla açıldılar. Birisi midesini yere boşaltmış. Görevliler hemen koşup geldiler ve kötü manzarayı gazete sayfalarıyla örttüler. Orada ilk kez bir gazete gördüğümü fark ettim. Az önce dans ederek servis yapan ve ayrıcalıklı olduklarını hissettirmeye çalışan genç görevliler şimdi yaptıkları işten nefret ediyor gibi görünüyorlardı. Gözüm yerdeki gazeteye takıldı. Üstünde kocaman harflerle “PKK 6 kişiyi öldürdü” yazıyordu. “Bu nasıl bir gece,” diye düşündüğüm anda sırtımdan hızla itildim. Dönüp baktığımda tanımadığım bir adamla göz göze geldik. Özür diler bir ifadeyle avuç içini bana doğru kaldırdı. Her zaman olan şey. Dans hâkimiyetini kaybetmiş bir sarhoş. Kızamadım. İyi niyetli ve sevimli görünüyordu. Kulağıma bağırarak “Seni iki tane görüyorum şu anda,” dedi bana. Ben de ona, “O halde, aradaki 7 farkı bul bakalım,” diyerek gülümseyip tekrar sahneye doğru döndüm. Böyle bir yerdir burası.

Tekrar düşüncelerime dönmüştüm. Müzik sesi yükselmişti Ben şu anda okuduğunuz cümleleri kafamda evirip çeviriyor ve bir yandan da çevremdeki resimlere bakıyordum. Oradaki herkes gibi. Orada herkes bir diğeri için seyirliktir. Derken, elimdeki kocaman bira bardağının ortamdaki ter buharının da yardımıyla parmaklarımın arasından yere doğru çekildiğini hissettim. Ancak artık çok geçti ve bardak bir anda yere çakıldı. En başta kendim olmak üzere, insanlar bu kez de benim yüzümden hızla birer adım kaçıştılar. Ama nafile. Burada paçalarınızın temiz kalması olanaksızdır. Çok utandığımı hissettim. Herkes benim sarhoş olduğumu düşünüyor olmalıydı. Şöyle bir çevreme baktım. Birisini seçip, ellerimin de yardımıyla ona –duyamayacağını bile bile- “Burada bir tür şeytan üçgeni var galiba,” dedim. Gülümsedi bana, içim rahatladı.

Sonra oradan çıktım. Eve dönmek için. Arslan Yatağı Sokağı’ndaki yangın hala sönmemişti. Ortalıkta benden başka kimse yoktu. Gerçi her zaman karanlık balkonlarda oturan birileri vardır. Onları yalnızca öksürdükleri ya da sigaralarından derin bir nefes çektikleri zaman fark edersiniz.

Böyle gecelerde kendi kendime bir oyun oynarım. Bir tür Rus ruleti. Evimin bulunduğu sokakta ve evime dönerken yaparım bunu yalnızca. Gözlerimi kapatır ve yürürüm. En çok kaç adım atabildiğimi sayarım. Şu ana kadar rekorum 42. Bu oyun genellikle bir otomobile toslamamla son bulur. Deneyin. Seveceksiniz. Çok heyecanlı bir oyun. Gözünüzü açmak için dayanılmaz bir istek duyuyorsunuz. Anlatması çok zor. Birisi o anda sizi izliyorsa, “Acaba ne düşünüyordur,” diye merak ediyorsunuz. Sonra, çok da korkuyorsunuz. Bir arabanın altında kalmanız, bir çöp bidonunun içine devrilmeniz ya da uyuyan bir sokak köpeğinin karın boşluğuna basmanız işten bile değil. Attığınız her adım kendiniz için yarattığınız bilinmezliği katlayarak artırırken bir yandan da size gurur veriyor. Duramıyorsunuz da. Ne anlamı var ki durmanın?

O gece ancak 17 adım atabildim. Gözümü açtığımda, bizim apartmanın önünde bir karaltı olduğunu fark ettim. Yere çömelmiş, bir şeyler yapıyordu. Yaklaşınca tanıdım. Bizden birkaç apartman ötede ve bildiğim kadarıyla yalnız yaşayan bir müzisyen. Benden daha yaşlı bir adam. Bir saksafoncu. Tanışmıyoruz. Adını bile bilmiyorum. Öteden beri göz göze geliyoruz ama, bir komşumuzla arkadaşlık ettiği için yeni yeni selamlaşmaya başladık. Onun evi bizden birkaç kat daha yüksekte. Sabaha kadar da ışığı yanar. Bizim balkondan yukarı doğru bakınca geniş salonunun beyaz, geniş, avizesiz ve aydınlık tavanı görünür. Herhalde bu yüzden, onun evinde saksafonu dışında hiç eşya bulunmadığına inanırım.

Şimdi düşünüyorum da, aslında onun bir müzisyen olduğunu da kesin olarak söyleyemem. Tek bilgim, zaman zaman evinden sokağa yayılan ve herkesin duygularını altüst eden alto saksafon sesi. Onu hiç elinde kutusuyla işe –ya da herhangi bir başka yere- giderken de görmedim. Ama o yine de çizgili bol pantolonları, Woody Allen yürüyüşlü hafif ayakkabıları ve ters uyku düzeniyle gerçek bir cazcı.

İşte oydu karaltı. Arkadaşı olan komşumuz tatile gittiğinden onun görevini devralmış, kırık bir melamin tabaktan sokak kedilerini besliyordu. Büyük bir ciddiyetle kimin az, kimin çok yediğini izliyor, oburları elinin tersiyle alınlarından iterek adalet de dağıtıyordu aynı anda. Yanına çömeldim. Karşılaştığımız için mutlu olmuştum belli belirsiz. Aramızda çok kısa ve yazmaya değmeyecek kadar da yüzeysel bir konuşma geçti. Nicedir beklenen tanışmamız için fazlasıyla sönük bir konuşma. Sonra onu evime davet ettim, bir fincan kahveyi bahane ederek. Hiç gülümsemiyordu. Çok uzun bir cümleyle davetimi geri çevirdi. Bu ciddi bir yenilgiydi benim için. Elimi anahtarlığıma atarak hemen ayrıldım yanından.

Evim sabırla beklemişti beni. Herşey bıraktığım gibiydi. Şükürler olsun. Hemen masama geçip, yaklaşan uykumun gece boyunca biriktirdiğim düşüncelerimi silip süpürmesine fırsat vermeden yazmaya başladım.

Birkaç gün sonra, yazımın son halini yakın bir arkadaşıma okuttum. Hiç sesini çıkartmadan sonuna kadar okudu ve sonra,

– Güzel, dedi. Çok güzel. Ama, bütün bunların fotoğrafçılıkla ne ilgisi var?

– Hiç ilgisi yok, dedim. Olması da gerekmiyor. Hayatta sadece fotoğrafçılık mı var?

– Tamam da, dedi, hatırlatmak bana düşmez ama, bu yazıyı bir fotoğrafçılık dergisi için yazmadın mı sen?

– İyi ya, dedim. Bir fotoğrafçılık dergisi, hayatta sadece fotoğrafçılığın olmadığını söylemenin en doğru yeri değil mi?

Written by Orhan Cem Çetin

29 Ağustos 2011 at 11:48

Kendisinin Tanığı Olarak Fotoğrafçı

leave a comment »

New York City 1966 (c) Lee Friedlander

Farklı profillere sahip öğrenci gruplarıyla yaptığım fotoğraf derslerinin son haftalarında, öğrencilere mutlaka sorduğum bir soru var: “Hayatınızın bundan sonraki bölümünde sadece 3 fotoğraf çekme hakkınız kalsaydı, bu fotoğraflarda ne görünürdü?”

Çok zor bir soru olduğu açık. Amaç, öğrencileri bir gündem belirlemeye, onları en çok ilgilendiren görsel meselenin ne olduğunu bulup çıkartmaya teşvik etmek ve her insanın hayatı boyunca çekebileceği fotoğrafların eninde sonunda -3 gibi korkutucu bir sayı olmasa da- sayılabilir bir sınırı olduğunu hissettirmek.

Öğrenciler böyle bir zorlamaya başta direnç gösterseler de düşünmek zorunda kalıyorlar ve gelen yanıtlar neredeyse istisnasız olarak aşağıdaki listeden çıkıyor:

Kendim

Annem

Ailem

Yakın çevrem, sevdiğim insanlar

Yaşadığım kent

Gitmeyi sevdiğim yerler

Böyle bir zorlama, böyle bir aciliyet kurgusu karşısında fotoğrafçı adaylarının her türlü entelektüel çabayı bir anda ellerinin tersiyle itip kendilerine dönmeleri ve açıkça “hatıra fotoğrafları” çekmek istemeleri manidar. Zira bu aciliyet ortadan kalktığında objektif tekrar başkalarına, başkalarının hayatlarına dönüyor genellikle.

Galax Virginia (c) Lee Friedlander

Oysa fotoğrafın özellikle yakın tarihine baktığımızda, en fazla tartışma yaratan, en çok ilgi çeken, efsaneleşen, koleksiyonlara giren imzaların tıpatıp 3 fotoğraf çekme hakkı kalmış öğrenciler gibi davranmış olduklarını görmek mümkün. Örnek vermek gerekirse, toplum dışına itilmiş yakın çevresini ve kendisini tüm kendiliğindenliği ile içeriden görüntüleyen Nan Goldin, yine yakın çevresini kolajlar haline getiren ve kendi bedeninden bir parçayı da çoğunlukla görüntüye dahil eden David Hockney, kenar mahalle sefaleti içinde yaşayan ailesinin fotoğrafları ile saygın ödüller kazanarak tartışma yaratan Richard Billingham, intiharla sonuçlanan kısa ama parlak kariyerinde sadece kendi bedenini görüntülemiş olan dahi Francesca Woodman, yine neredeyse tüm fotoğraflarında kendi çokkimlikli çehresini sergilemiş olan Cindy Sherman ve fotoğraf çekmek için seyahat eden değil, seyahat ettiği için fotoğraf çeken Martin Parr gibi niceleri sayılabilir.

1934 yılında Washington’da doğan, henüz onlu yaşlarındayken fotoğrafa “âşık” olan ve sonraki yıllarda, şaşırtıcı çalışkanlığı sonucunda oluşturduğu inanılmaz boyuttaki külliyatı ile fotoğraf tarihinde özgün yerini alan Lee Friedlander’ın işlerine de bence bu gözle bakmak gerek.

23 Şubat – 18 Mayıs 2008 tarihleri arasında San Francisco Modern Sanat Müzesi’nde (San Francisco Museum of Modern Art, SFMOMA) açılacak olan Friedlander retrospektif sergisi bu muhteşem külliyatı bir kez daha gözler önüne serecek. Sergi, ilk kez New York’taki Modern Sanat Müzesi’nde (Museum of Modern Art, MoMA) 2005 yılının yaz aylarında açılmış ve MoMA tarafından gezici bir sergi olarak tasarlanmış. Sanatçıya yakışır hacimde bir sergi ortaya koyan Modern Sanat Müzesi Fotoğraf Baş Küratörü Peter Galassi, sergideki sunuş yazısında sergiye alınan 500’den fazla baskının, kitapların, özel edisyon ve portfolyoların tarih, içerik ve üslup kıstaslarına göre kategorize edilmesinin bile başlı başına zorlu bir iş olduğunu aktarıyor.

Serginin bir o kadar muhteşem kitabında yer alan 800’den fazla röprodüksiyon, yukarıda belirttiğim gibi, hiç şüphesiz doğal bir yetenekle, özel bir bakışla dünyaya gelmiş olan Friedlander’ın nasıl bir iştahla fotoğraf çekmiş ve çekmekte olduğunu ortaya koyuyor. Burada kullanılması gereken sözcük belki de “iştah” değil, “acelecilik” olmalı.

Miles Davis (c) Lee Friedlander

1955 yılında New York City’ye yerleşen ve 15 yıl boyunca dergiler ve plak kapakları için ticari çekimler yapan sanatçının bu bağlamda ürettiği müzisyen portrelerinin bir bölümü de sergiye dahil edilmiş. Ancak, çoğunluğu oluşturan işler, 1950’lerden günümüze uzanan kişisel çalışmalar. Bu ayrım çok önemli; zira kendi haline bırakıldığında fotoğrafçının neyin peşine düşeceğini açık seçik ortaya koyuyor.

Fotoğraf disiplininin doğası gereği, çok sayıda fotoğrafçının birden fazla kimlikle yaşadığını, “karar ânı” ile ilgili inisiyatif taşımadığı halde üretmek durumunda kaldığı işlerin altına imza attığını görebiliyoruz. Özellikle editoryal çalışmalar yapan birçok ünlü fotoğrafçının, bu anlamda kafa karıştırıcı işlerini hatırlamak mümkün. Bu tür çalışmalar hiç şüphesiz fotoğrafçının ustalığını ortaya koyarken, aklından geçenleri, başka bir deyişle gündemini aktarmaktan acizdir. Burada verilebilecek en iyi örnek sanırım büyük usta Irving Penn’in işleridir. Son derece güçlü bir üslup, ticari işlerle kişisel işler arasındaki geçişi belirsizleştirmiş, dolayısıyla fotoğrafçının ne zaman başkasının, ne zaman kendisinin sözcüsü olduğunu ayırt etmeyi zorlaştırmıştır.

Friedlander’ın yapıtlarına bakarken bu belirsizlik ortadan kalkıyor. 1960’lardan bugüne doğru gelirken özellikle teknik mükemmelliğin ve fotoğraf dilini kullanmadaki ustalığın arttığını haliyle görüyoruz ama, aynı uçarı bakışın, çocuk merakının, “ben oradaydım” deme dürtüsünün, kısacası son derece kişisel bir kayıt tutma ihtiyacının başından sonuna, hep orada olduğunu ve bunca fotoğrafın arkasındaki temel motivasyon olduğunu görebiliyoruz.

Friedlander 1963 yılında, kendi hedefini “Amerika’nın toplumsal peyzajı” (“the American social landscape”) olarak tanımlar. Burada peyzaj ya da manzara sözcüğünü kullanmış olması da bir hayli anlamlıdır. Sanatçının tipik fotoğraflarında gerçekten de aceleyle çekilmiş gibi görünen kent detayları, yansımalarıyla mağaza vitrinleri, yönlendirme tabelaları, bahçe parmaklıkları, tel örgüler, bakımsız arka bahçeler, sıradan görünüşlü insanların uygunsuz anlarda elde edilmiş portreleri ve çok sayıda özportre, yine çok sayıda “özgölge” yer almaktadır. Friedlander’ın başkaca hatıra fotoğrafları var mı acaba? Pek sanmıyorum.

Father Duffy (c) Lee Friedlander

Bu üsluba daha sonraları “sokak fotoğrafçılığı” (“street photography”) adı verilecektir.

Ortak geçmişleri ve kesişen işlevleri nedeniyle, fotoğraf ve resim disiplinleri çokça karşılaştırılır, ortak platformlarda ele alınır.

Ne var ki, iki disiplin arasında çok büyük farklar da var. Resim geleneği binyıllar içinde evrim geçirmişken, fotoğrafın tarihçesi iki yüz yıl geriye bile gitmiyor. Üstelik, teknoloji tabanlı bir disiplin olan fotoğraf, tıpkı bilişim, otomotiv ve telekomünikasyon gibi en yüksek ivmeyle gelişen, takip etmesi neredeyse olanaksız bir hızla dönüşen endüstrilerle besleniyor. Teknoloji değişirken hem fotoğrafçıların yeni üsluplar geliştirme olanakları hem de izleyicilerin fotoğrafı algılama biçimleri de hızla değişiyor. Resim geleneğinde sanatçılar belli akımların, belli manifestoların çatısı altında toplanma fırsatı bulabilmişken, fotoğrafın hızla değişen dili bu olanağı fotoğrafçılara çoğu kez vermemiştir. Fotoğraf literatüründe anılan akımların çoğu ya sadece tanımlayıcı (“sahnelenmiş fotoğraf” gibi) ya da ilişkilendirildikleri öncül sanat akımlarına referanslıdır (“fütürizm” ya da “konstrüktivizm” gibi). Friedlander’ın işlerindeki çeşitlilik de, herhangi bir sanat akımına dahil olma ya da belli bir kuram ışığında çalışmanın ötesinde (ya da bir hayli gerisinde), sadece insani dürtülerle, bu fotoğrafları sadece ve sadece çekmeden duramadığı için çektiğini gösteriyor gibidir.

Gündelik hayatta çılgınlık haline gelen fotoğraf üretme ve paylaşma eğilimi, bir yandan fotoğrafın sanat olarak değerini düşürüyor, seçkin konumunu sarsıyor gibi görünüyor. Diğer yandan, bu çılgınlık, bu yüksek ivme, fotoğrafa yeni bir gözle bakmamızın gerekliliğini ortaya koyuyor. Kaydetme ihtiyacı; kendi belleğini tekrar tekrar kurgulama, varoluşunu teyit etme, uçucu farkındalık duygusu ile savaşma çabalarından kaynaklanıyor gibi. Aynı çaba, Friedlander’ın fotoğraflarında da görülebiliyor.

Amerikan belgesel fotoğraf geleneği içinde sıklıkla Garry Winogrand ve Diane Arbus ile birlikte anılsa da, bana kalırsa yukarıda saydığım nedenlerle Friedlander külliyatı farklılık gösteriyor. Özellikle Diane Arbus gözden kaçan ya da gözlerin kaçırıldığı yaşamlara bir sosyal sorumluluk gereği -samimi bir ilgiyle- eğilirken, Friedlander çok daha bireysel, çok daha içe dönük bir belgeleme gerçekleştiriyor. Kendi topraklarına dair bir dokümantasyon yapmış olması daha çok bir yan ürün, bir bonus gibi duruyor.

England (c) Lee Friedlander

Fotoğraflarda görülebilen sorunlu kadrajlar, yer yer idealden uzak ışık kullanımı, karmaşık istif anlayışı, yapılan işin “temiz bir dokümantasyon” değil, farklı boyutta hatıra fotoğrafları üretmek olduğunu ortaya koyuyor.

Friedlander’ın yaptığı çok önemli bir başka şey de, çok fazla fotoğraf üretmenin, hatta deyim yerindeyse ifrata kaçmanın, üstelik bunca fotoğrafı çekmekle kalmayıp izleyiciye de sunuyor olmanın her zaman olumsuz bir tutum olmadığını, fotoğrafçıların bundan kaçınmalarının şart olmadığını göstermektir.

Zira dünyada herkes fotoğraf üretirken ve tüm fotoğraflar benzer alet edevatla üretildiğinden en azından biçimsel olarak fazlasıyla birbirine benzerken, bir fotoğrafı sanat mertebesine çıkarabilecek kıstaslar her zaman tartışma konusu olmuş, ipuçları yine resim sanatında aranmıştır. Bu durumda, zorlama kıstaslarla karşılaşmak kaçınılmaz oluyor.

Bu kıstaslardan biri, modernizm öncesinde resim sanatında belirgin olan “içerik”tir. Ivır zıvır resimleri değersizdir. Resim değerli olacaksa, içinde görülen de önemli olmalıdır. Bir diğer kıstas, biricikliktir ki bu zaten resmin doğasında vardır. Bu kıstaslara öykünen fotoğrafçıların da, sıradan ve gündelik olandan kaçındıklarını, çok çalışıp az üretmeye, en azından az sayıda işi gün yüzüne çıkarmaya çabaladıklarını, ortaya çıkanları da az sayıda baskı ile sonsuza dek sınırlayarak koleksiyon değerlerini artırdıklarını görebiliyoruz.

Oysa fotoğrafın temelinde gözlerimizle gördüğümüz herşeyi ama herşeyi kaydedebilme, peş peşe çok sayıda fotoğraf çekebilme ve elde edilen görüntüleri özdeş kopyalar halinde sınırsızca çoğaltabilme yok mudur? Fotoğrafın en önemli ayrıcalığının, resimden en temel farklarından birinin, ressam yerine fotoğrafçı olma tercihinin arkasında yatan nitelikler bunlar değil midir? Bir fotoğrafçının bu nitelikleri görmezden gelmesi, hatta bunlarla bir nefis mücadelesine girmesi, “kusursuz bir fotoğraf” oluşturmaya çalışırken kendisini o sahneden tümüyle dışlayıp yok olmaya çalışması tuhaf değil midir?

Canton (c) Lee Friedlander

Friedlander’ın olağanüstü külliyatı, en sıradan sokak görünüşlerinin, dünyada insanlar kadar çok bulunan alelade yansımaların, düzgün ifadelerden daha sık rastlanan komik, rahatsız yüzlerin, sahnenin orta yerinde boylu boyunca uzanan fotoğrafçı gölgelerinin birer tablo haline gelerek topluca büyük bir koro gibi yepyeni ve büyük bir söz söylüyor olması, fotoğrafın doğasını da kusursuz biçimde ortaya çıkarıyor.

Sanatın, nesnesini idealize etme çabası söylenen yalanı katlayarak büyütürken, fotoğraflardaki “alelacele çekilmiş” duygusu samimiyeti artırıyor; öznelliğin hiç de kötü bir şey olmadığını, fotoğrafın çalışma prensipleri gereği gerçekliği yansıttığı için son derece nesnel olması gerektiği inancının bir mitos olduğunu ortaya koyuyor.

Friedlander’ın fotoğraf çekme iştahını, 1996 yılında söylediği şu sözler özetliyor:

“Ben aslında sadece Vern Amca’yı, yeni arabasının (bir Hudson) yanında dururken çekmek istemiştim. Bunu yaptım da. Ama aynı anda Mary Yenge’nin astığı çamaşırların birazını, bahçenin çitine işemekte olan köpekleri Beau Jack’i, verandada sıralanmış begonya saksılarını, yetmiş sekiz tane ağacı, garaj yolunun üstündeki milyonlarca çakıl taşını ve daha bir sürü şeyi çekmiş oldum. Çok cömert bir malzeme bu fotoğraf.”

Friedlander’ın son yıllarda insanlardan uzaklaşarak, tekniğini 35 mm Leica’dan, taşıması ve kullanması daha zahmetli ama baskı kalitesi çok daha üstün olan orta format Hasselblad’a “terfi” etmesi, üstelik daha çok ünlü meslektaşı Ansel Adams’ın 1920’lerin sonlarından itibaren ürettiği kusursuz siyah-beyaz doğa fotoğraflarını anımsatan manzaralar üzerinde çalışmaya başlaması da manidar.

Yosemite (c) Lee Friedlander

Zira bu tavrı, belki de artık daha dingin düşüncelere çekilmek isteyen başka fotoğrafçılarda da görüyoruz. İki örnek: Yine kent fotoğrafları ile geçen bir ömürden sonra son yıllarında soyut bulut fotoğrafları çeken Alfred Stieglitz ve başlarda söz ettiğim Nan Goldin’in son serilerinde marjinal yaşamlar yerine dingin manzaralar ve kent siluetleri çekiyor olması.

Bunun ne anlama geldiğini çözebilmek için sanırım her birimizin, özellikle benim gibi 50’li yaşlarına merdiven dayamış olanların ve daha yaşlıların, kendi hatıra fotoğraflarımızı önümüzde sıralayarak, bu yolla içimize bakmamız gerekecektir.

Aralık 2007 / Arredamento Mimarlık

Ne Diyorsun Sen Be?

with 7 comments

© Orhan Cem Çetin, 2009

Trendeyim. Yeni bir çekim için yoldayım. Canım kimseyle konuşmak istemiyor. Bir arkadaşımla birlikte yola çıktık. Fotoğrafçılığa meraklı. Benimle vakit geçirmeyi seviyor. Hem, bana da yarenlik ediyor, beklemelerde, yollarda yalnızlığımı gideriyor.

Ama bu defa içimden onunla bile konuşmak gelmiyor. Nedensiz bir sıkıntı var üzerimde. Belki sonraki gün başlayacak çekime konsantre oluyorumdur.

Fotoğrafçılığı kimi zaman taksi şoförlüğüne benzetirim. Bir sonra yanınızda kimin oturacağını, onun sizi kendi meseleleri uğruna nereye savuracağını, başınıza neler geleceğini asla önceden bilemezsiniz. Bu defa da öyle oldu.

Trendeyiz. Gürültülü bir tren yolculuğu. Hava yavaşça kararıyor. Güneş, kompartmanımızın penceresindeki yerini korumaya çalışıyor. Diğer herşey hızla kayıyor önümüzden. Tren, bir film şeridi gibi ilerliyor arazide. Her pencere, bir film karesi.

Alacakaranlıkta, tarlalardan kızaran güneşle aynı renkte isli alevler yükseliyor. Arkadaşım, “Yau Cemcim, manzaraya bak! Çeksene şunu!” diye bana ikram ediyor müthiş manzarayı. “Şimdi üşeniyorum; derinde makine. İstiyorsan sen çek,” diyorum, gözlerimi dışarıdan ayırmadan. Niye o anda bir fotoğraf çekmem gerektiğini pek kavrayamıyorum. Daha fazla da düşünmüyorum zaten.

6 kişiyiz kompartmanda. Dördünü hiç tanımıyorum. Karşımda, benim gibi pencere yanında oturan yaşlı bir adam var. Yola çıkarken ricası üzerine yer değiştirmiştik. Yüzünü trenin gittiği yöne dönerek oturması gerekiyormuş. Yoksa rahatsızlanıyormuş. Benim için sorun değil. Hatta, dışarı bakarken manzaranın sürekli benden uzaklaşıyor olmasını daha anlamlı, hayatın gerçeğine daha yakın buluyorum galiba.

Bu defa arkadaşım istiyor yerimi. İlle fotoğraf çekecek. Ben yine gözlerimi dışarıdan ayırmadan, oturduğum yerde kayarak pencere yanını boşaltıyorum. Bizimki hemen cama yapışıp ayar yapmaya başlıyor. Birkaç teknik soru soruyor. Sonra camdaki yansımasından şikayetçi oluyor. Diğer yolculardan izin alıp birkaç dakikalığına kompartmanın ışıklarını söndürüyorum. Dışarıdaki anız yangınları daha da muhteşem görünüyor şimdi. Arkadaşım peşpeşe deklanşöre basarken, karşısındaki yaşlı adam, “Aaaah!” diyor aniden. “Şimdi ne çok börtü böcek, köstebek ölüyordur orada!”

Sessizleşiyoruz hepimiz. Irak savaşının ilk günlerinde, TV’den  gece saldırıları naklen verilirken bir muhabirin izli mermilerin gökyüzünde oluşturduğu ışık selini ne kadar muhteşem bulduğunu anlatışını anımsıyorum. Biz fotoğrafçılar, bunu ne çok yapıyoruz aslında. Çoğu kez farkına bile varmadan.

Muhteşem görünüşler. Çarpıcı sahneler. Unutulmaz ifadeler. Etrafıma bakıyorum. Burası da onlarla dolu aslında. Camdan dışarı bakıp, kömürleşen börtü böceğe hayıflanan amca ve yanında oturan, elleri göbeğinin altında birleşmiş, başı ve sarkık dudakları sağa sola sallanarak uyuyan memleketlisi. Amca, hiç şüphesiz biraz daha beklesem küçücük el yapımı basma bir kesenin içinde sakladığı Serkisof ya da Hislon marka köstekli saatini çıkarıp gözlerinden şöyle biraz daha uzaklaştırarak toprağa basmasına kaç saat kaldığına bakacaktır. İşte sana çarpıcı bir fotoğraf. Peki ama bunu neden çekmeli? Ben bu amcayla şu anda konuşmak bile istemezken, onun bir fotoğrafını çekmeye hakkım var mı? Hele o fotoğrafı sergilemeye, bu görüntü üstünde, elimde bir kadeh beyaz şarapla bir sergi açılışında ahkam kesmeye hakkım var mı? Ne biliyorum ben bu amca hakkında? Tesadüfen aynı kompartmana düşmemiz dışında ne gibi bir ortak yanımız var? Ben acaba onu ilgilendiriyor muyum?

“Amca,” diyorum aniden, “kaç yaşındasın?”

“Yetmişbeş” diyor, tereddütsüz. Galiba yuvarlıyor bu sayıyı birkaç yıldır. “Ş” harflerinde uyumsuz bir total protezin akustiği var.

“Maşallah,” diyorum. “Kaç torunun var?”

“Dört çocuktan on yedi torun.”

“Ooo! Çokmuş. Ne güzel, yalnız bırakmıyorlardır seni.”

Sessizce gülüyor. Dışarı çeviriyor bakışlarını yine. “Herkes kendi derdinde oğlum,” diyor sonra. “Bizi unuttular. Üç sene önce hanım öldü. Biraz toprağımız, hayvanımız vardı. Hep sattım, çoluk çocuğa, torunlara okul harçlığı olsun, evlenenlere yardım olsun. Hepsi çekip büyük şehirlere gitti. Ben kaldım dımdızlak. Duramıyorum evde. Kimsem yok. Konu komşu hep benden genç. Arkadaş yok. Hepsi sizlere ömür. Kahvede duramıyorum. Akşama kadar meşgale arıyorum. Şimdi bu trenlerle dolaşıyorum. Sabah erkenden biniyorum. Çok uzağa gitmiyorum. Akşama da gerisin geri dönüyorum. Ne yapayım oğlum, böyle gide gele sonunda bizim de nereye gideceğimiz belli. Günümü dolduruyorum işte.”

“Öyle deme amca!” diyorum ani bir refleksle. Peki öyle demesin de ne desin? Var mı bir önerim acaba? Çok kötü hissediyorum. Adeta onu bakımsız tren kompartmanlarında yabancılarla sonuçsuz sohbetlere terkeden evlatlarından biri benmişim gibi suçlu sayıyorum kendimi. “Onlar da özlüyorlardır seni ama, hayat kavgası işte,” diyorum.

“Öyle, öyle,” diyor. “Canları sağolsun. İyi olduklarını bileyim yeter. Üç beş kuruş para yolluyorlar ara sıra. Mektup yolluyorlar. Ara sıra telefon.” Elini ceketinin cebine sokuyor. Epey uğraştıktan sonra, derinlerden ufacık, şişkin bir defter çıkarıyor. Bu amcanın, …

“Amca adın ne?”

“Serhat oğlum.”

Bu Serhat amcanın yanından ayıramadığı, her daim yorgun kalbinin üzerinde taşıdığı şu küçücük hazinesinde neler var acaba.

Bana defterinin arasından fotoğraflar çıkarıp gösteriyor. Defteri kadar küçük fotoğraflar. Kimilerinin de, oraya sığsın diye “gereksiz” yerleri eğri büğrü kesilmiş. Rahmetli eşi, bir balkon kenarında, kocaman açmış cinsi belirsiz bir saksı çiçeğinin yanında, belirsiz bir geleceğe gülümsüyor. Serhat amca, bir ortaokul öğrencisi olarak beden eğitimi dersinde, arkadaşlarıyla. “Bak, şu benim,” diye ön saftakilerden birini gösteriyor. Fotoğraf o kadar küçük, Serhat amcanın tırnakları çatlak kuru parmakları o kadar büyük ki, fotoğraftaki hayallerden hangisini işaret ettiğini anlamak mümkün değil. Hele sürekli sarsılan kompartmanın cılız ışığında. Zaten ne farkeder ki. Bu daha çok onu ilgilendiriyor. Fotoğrafta yedi çocuk var. O halde bu fotoğraftan altı tane daha “tabedilmiş” zamanında. Serhat amcadan da altı tane daha varmış. Onlar kimbilir neredeler şimdi. Her biri bu fotoğrafı kalbinin üzerinde taşıyor ve bir yabancıya göstermek için fırsat mı kolluyordur? Yoksa çoktan Serhat amcanın bir an önce ulaşmaya çalıştığı son durağa ulaşmış, bu toprak kokan fotoğraf da bir torunun çekmecesini boylamış mıdır?

Aniden yüreğim sıkışıyor. Hırslanıyorum. “Amca, bu fotoğrafı bana versene,” deyiveriyorum.

Serhat amca yüzüme bakıyor. Diğer yolcular da başlarını kaldırıp şaşkın, sessizce bizi izliyorlar. Bir süre bakışıyoruz amcayla. Sonra, “Al,” diyor ve biraz daha uzatıyor fotoğrafı bana doğru. Vermeden önce son bir kez çevirip arkasına bakıyor. Aramızda gizli bir ittifak oluyor. O beni anlıyor. Daha fazla konuşmamıza gerek kalmıyor.

Fotoğraf el değiştiriyor. İkimiz de yavaşça arkamıza yaslanıyoruz. Benim elimde hazinenin en değerli parçası, Serhat amcanın elinde ise artık kimin için sakladığını bilemediği geri kalan evrak-ı metruke, bir süre bakışıyoruz. İfadesiz. Daha fazla konuşmaya korkuyoruz adeta. Neden aldım ben bu fotoğrafı onun elinden?

Bu fotoğrafı ben Serhat dedenin torunlarından daha fazla hakettiğime inandım da ondan aldım. Bunu o da anladı da ondan bana verdi. Daha doğru dürüst tanışmadık  bile. Adımı bilmeli. Ona minnettar olduğumu da. Demeli ki bu akşam başını yastığına koyduğunda, “Cem adında bir adam, çocukluğumu aldı benden; benden daha iyi saklayacak onu.”

Tam kendimi tanıtmak için ağzımı açarken, yanımda oturan arkadaşım aniden bana doğru dönüp kolumu sıkıca kavrıyor. “Cemcim ya, sence dijital, filmin yerini tamamen alacak mı?”

İçimden, “Ne diyorsun sen be?” diyorum arkadaşıma ve bir sigara yakıp çocukların hangisinin Serhat amca olduğunu bulmak üzere koridora atıyorum kendimi.

negatifadam

Kasım 2003 / Photoline

Written by Orhan Cem Çetin

08 Kasım 2010 at 05:46

eksizaman minustime, negatifadam, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

%d blogcu bunu beğendi: