postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Posts Tagged ‘IstanbulArtNews

Bu yazının orijinali acaba şu anda nerede?

leave a comment »

İstanbul Art News Eylül 2014 sayısında Sinem Yörük’ün “fotoğafta sahtecilik” konusunda hazırladığı kapsamlı dosyasına eşlik eden yazım. İyi okumalar.
Bir sahte Orhan Cem Çetin!

Bir sahte Orhan Cem Çetin!

Fotoğraf, aşamalı bir süreç olduğundan “orijinal” kavramı da yani hangi aşamadaki ürünün orijinal kabul edilebileceği her dönemde tartışmalı bir konu olmuştur. Belki Daguerreotype, Polaroid ya da kamerada pozlanan Cibachrome gibi direkt-pozitif, çoğaltılamayan, tek aşamalı baskı yöntemleri bunun dışında tutulabilir ama böyle tekniklerin sayısı çok az.

Tabii orijinale neden ulaşmak istediğimiz de önemli zira bu, hangi aşamada karar kılacağımızı etkileyebiliyor.

Deneyimli bir fotoğrafçı olmama karşın benim kafam bu konuda karışık ve her geçen gün daha da karışıyor. Bir zamanlar baskılarına sınırlı edisyon garantisi verebilmek için şahitler huzurunda negatiflerini tahrip eden fotoğrafçılar olduğunu hatırlıyorum. Ama şunu da hatırlıyorum ki, çocukluk yıllarımda tanıştığım ilk fotoğrafçılar çoğunlukla vesikalık ve aile portresi çeken semt fotoğrafçılarıydı ve asla negatiflerini müşterilerine vermezlerdi. Zira negatif arşivleri onlara tekrar tekrar iş yaratırdı. Hatta son yıllarda bu sayede önemli sergiler de mümkün oldu, biliyorsunuz. Kısacası negatif sermaye demekti, miras demekti. Neredeyse kutsaldı. Hala öyle.

Bu durumda orijinal negatif. Çok net. Ama negatif kendi başına bir fotoğraf değil. Bir fotoğraf üretme potansiyeli yalnızca. Kendi başına olsa olsa mali veya manevi hak sahibinin kim olduğunu kanıtlamaya yarayabilir ve tek başına kullanılabilecek bir format da değildir. Ancak baskı yapıldığında bir fotoğraftan söz edebiliriz. Örneğin Vivian Maier vakasına bu gözle bakacak olursak, durum hayli karışık.

Geçmişte özellikle basın ve reklam fotoğrafçılarının tercih ettiği diapozitif filmlerin de durumu bir muamma. Polaroid gibi birinci nesil, direkt-pozitif bir görüntü olmasına karşın, saydam ve küçük boyutlu olan diapozitif tıpkı negatif gibi, bir ara aşama olarak kullanılmıştır. Yanılmıyorsam 2005 yılında Steve McCurry İstanbul’u ziyaret etmiş ve Bilgi Üniversitesi’nde bir sunum yapmıştı. Bilgisayardan projeksiyon yapnak yerine, bir Kodak Carousel kullanarak fotoğraflarını doğrudan doğruya 35mm diapozitiflerden gösterdi. Fotoğraflarının gerçek renklerini, keskinliğini de gördük bu sayede diye düşündük. Ünlü “Afgan Kızı” da bu fotoğrafların en başındaydı haliyle. Soru-yanıt bölümünde ben kendisine “Az önce Afgan Kızı fotoğrafının orijinalini mi gördük?” diye sordum. McCurry gülümseyerek, “Tabii ki hayır,” dedi. “Gösterdiğim diaların tümü duplicate (yani dianın diası; iyi birer kopya). Orijinaller National Geographic arşivinden çıkmaz.”

Ben bu soruyu başka bir nedenle sormuştum. Bizi çok etkileyen fotoğrafların; sadece fotoğrafların değil, bir çok yapıtın orijinali ile çoğu kez karşılaşmayız. Yine de onlar hayatımızı kökten değiştirebilir, bizi biz hatta bir başkası yapabilir. Yani sanatın üzerimizdeki şiddetli etkisi çoğu kez kopyalar yoluyla gerçekleşir. Kitap sayfalarındaki, afişlerdeki, katpostallardaki, film sahnelerindeki sorunlu, eksik, cılız temsiller. Bu etkilenmenin şiddeti ve içeriği yapıtın ta kendisi karşısında mutlaka kat be kat artıyor ama kopyaların, röprodüksiyonların gücünü de yabana atmamak gerek. O gün McCurry bile, kendisinden daha ünlü olan fotoğrafının kopyasını bize esas şey niyetine göstermişti ve herkes de perdedeki görüntüyü bu aura ile izlemişti.

Oysa ayağımıza kadar gelen diapozitif, ikinci nesildi. Aslında belki de bu vakada orijinal, söz konusu fotoğrafın ilk kez kullanıldığı dergi kapağı, yani oldukça yüksek tirajlı bir ofset baskı olmalı. Diapozitif ise, çalışmanın kalıbı olarak, olası yeni kullanımlar için saklanıyor. Bizim mahalle fotoğrafçısının tavrından çok farklı değil.

David Hockney’nin, siyah boya kullanarak yaptığı bazı desenleri CMYK matbaa kalıplarına paylaştırıp ürettiği, yapıtın ancak matbaada 4 renk baskı tamamlandığında ortaya çıktığını hatırlayalım. Bu durumda orijinal nerede? Kaç edisyon basılmış oluyor? Bir kitabın sayfalarını bu durumda orijinal bir yapıt olarak kabul edebilir miyiz?

Fotoğrafın, özellikle de Talbot tarafından geliştirilen negatif-pozitif yöntemin heyecan yaratmasının önemli bir nedeni, tek bir negatiften sınırsızca özdeş kopyalar üretilebilecek olmasıydı.

Tıpkı matbaanın bulunması gibi, görsel kültürü, bireysel deneyimi paylaşıma açan, çoğaltan, yayan, demokratikleştiren, herkes için erişilebilir hale getiren devrim niteliğinde bir buluş.

Gelgelelim, sanat alanına girince karşımıza dikilen “biriciklik” meselesini ne yapacağız? Zira auranın önkoşulu olan biriciklik, nadir olma hali, fotoğrafın doğasına, ruhuna aykırı.

Fotoğraf bir belge olarak dolaşıma girdiğinde sorun daha doğrusu söz ettiğim çelişki hafifliyor. Zira bir fotoğrafa sahip olmak istediğinizde, onun tanımlı ve sınırlı koşullar altındaki kullanım hakkını satın almış oluyorsunuz. Size, kullanım amacınıza ve ödediğiniz bedele göre niteliği belirlenen bir kopya geliyor. Siparişinizi de muhtemelen daha kötü bir kopyaya bakarak veriyorsunuz. (Modern toplum için bu büyük bir sorun değil. Satınalma süreci zaten böyle işliyor. Bir yolculuğu bile fotoğrafına bakarak satın alıyor, ürünle ancak ona sahip olduktan sonra karşılaşıyoruz.) Belgesel fotoğraf üreten ajans ve bireyler böyle çalışıyorlar.

Sanatçı iseniz, durum öylesine çapraşık ki (Sanatçı tavrına giren belgeselcilerin durumuna hiç girmeyeceğim). Sanatçı olduğunuzda yukarıdaki yöntemi kullanamıyorsunuz zira sizin satışa çıkarttığınız “şey” kullanım hakkı değil. Sanat ve kullanım sözcükleri zaten birarada iyi durmuyor. Siz fotoğrafı bir görüntü değil, dediğim gibi, bir hak değil, deneyim yaratan bir nesne olarak sunduğunuzdan, tıpkı diğer plastik yapıtlar gibi mevcudiyetini sınırlamanız gerekiyor. Bu zaten herkesçe malum. Ama bu tutum kendi içinde yeni sorunlar doğuruyor.

Örneğin, mevcut edisyonları erişilebilir olmayan ya da sigortalanarak ve gümrükten geçerek yer değiştirmesi hem külfet hem maliyet yaratan büyük parçaların uzak mekanlarda sergilenmesi söz konusu olduğunda, nasıl olsa fotoğraf ya, sergileneceği kentte bir kopya üretiliyor ve o sergileniyor. Teleportasyon gibi! Sergilenen baskının edisyon olmadığı, sadece sergileme amacıyla üretildiği, hatta sergi bitince imha edileceği de belirtiliyor. Özellikle enstelasyonların yıllar sonra farklı mekanlar için yeniden üretildiğini görüyoruz. Başka bir yolu da yok zaten. Ama fotoğrafın durumu farklı. Bu talihsiz baskının, edisyon yani orijinal olduğu söylenen diğer baskılardan en ufak bir farkı yok. Tümüyle özdeş. Bir klon. O nedenle de ömrü kısa ve satılık da değil (Belki kiralanabilir, şu anda aklıma geldi).

Peki ya bu klonlar imha edilmiyorsa? Gizlice bir yerlerde yaşatılıyorsa? Baskıyı yapan kurum bir tane de kendi duvarı için üretiyorsa ne olacak? Hiç önemli değil, zira sertifikası yok. Sanatçı tarafından reddedilmiş, kimliksiz bir evlat o.

Sanatçının çok mu hoşuna gidiyor sanki bu? Kendi işinizin sahtesini üretmiş durumuna düşüyorsunuz ve imha etmek de doğrusu hiç içinizden gelmiyor.

Başıma geldi. Elimde bir hayli sahte Orhan Cem Çetin var; bir kısmını da bizzat ben bastım üstelik. Gerçi sorun değil, benden başka bakan da yok onlara nasıl olsa.

Orhan Cem Çetin

Ağustos 2014

  

Reklamlar

35 senelik kişisel arkeoloji

with 5 comments

İstanbulArtNews / Ocak 2014 / Röportaj: Nilüfer Şaşmazer / Fotoğraf: Işık Kaya
 

Plato Sanat’ın organize ettiği Portfolyo Serisi başlığı altında çalışmaları yer alacak ikinci sanatçısınız ve bu seri biraz da retrospektif yanı olan bir seri. Sizce retrospektif bir sergi açmanın vakti gelmiş miydi?

Bu sergi benim için biraz değil, tam bir retrospektif. Zaten Marcus Graf da ilk öneriyle geldiğinde, sana retrospektif yapmak istiyoruz diye ifade etmişti. Ve, evet, sanırım vakti gelmiş. Sergiyi ziyaret edenler 1978’den bu yana yaptığım çalışmalardan öne çıkan örnekleri görebilecekler. Salonun izin verdiği ölçüde, olabildiğince çok iş sergilemeye çalıştık. Buna karşın bazı seriler yer almıyor. Hepsi dikkate değer olmasa da 35 senenin ürünü günyüzüne çıktı.

Çok küçük yaştan beri fotoğrafın içindesiniz, sayısız fotoğraf çekmişsinizdir, ilk serginizi de 1988’de açmıştınız. Retrospektif niteliği taşıyan bu sergiyi hazırlarken geriye dönüp işlerinize, sergilerinize baktığınızda Orhan Cem Çetin size dışarıdan nasıl göründü?

Kişisel arkeoloji; çok sarsıcı oldu. Naif, dekoratif işlerden daha kavramsala, kişisel öykülere, sadeliğe gittiğimi gördüm. Yine de eskiden çok daha cesaretli, daha atakmışım. Giderek akademikleştiğimi, daha az risk aldığımı, ama bir yandan da çok daha disiplinlerarası bir tavıra yöneldiğimi görüyorum. Bir sanatçı olduğuma karar vermem zaman aldı. Malum, sanat eğitimi almadım. Kendimi yetiştirme sürecimi, sanatın hayatıma nasıl yayıldığını daha iyi gördüm. Eski işlere bir kez daha alıcı gözüyle bakarken “keşke yapmasaymışım” ya da “keşke öyle değil de şöyle yapsaymışım” dediğim de çok oldu ama bu kadar fazla işin arasında tabii ki sadece zincirin bir halkası görevini yapan, kendisi pek dikkate değer olmayan işler ortaya çıkması kaçınılmaz. Şu anda bulunduğum nokta çocukluk hayalim olduğuna göre, pek şikayetçi olmamalıyım. Kendimden bir “Aferin!” aldım sonunda.

Son kişisel serginiz 2011 yılında Sanatorium’da açtığınız ‘Yeni Çağ’ sergisiydi ve adı yanılmıyorsam yalnızca dış dünyaya değil, size de işaret ediyordu (bakış açınızın değişmesi, fotoğrafa kattığınız öğeler.. anlamında) Son sergiden bu yana hayatınızda ve sanatınızda neler değişti? Bu sergide izleyiciler nelerle karşılaşacak? Sergide yeni işleriniz olacak mı ya da sergide izleyiciler ağırlıklı olarak hangi (dönem) eserlerinizi görecek?

Evet, Yeni Çağ hem dünyanın (özellikle Türkiye’nin) hem de benim yeni bir dönemime işaret ediyor, öncesine göre daha ağırbaşlı, daha klasik işlerden oluşuyordu; bu bir açlıkmış sanırım bende. Sonrasında, aynı görsel nitelikleri kullanarak daha şiirsel, daha kişisel, daha cesaretli olan ve metinle, gündelik hayatla, düşünceler dünyasıyla daha girift ilişkiler oluşturmaya çabaladığım Herkes İçin Duvar Kağıtları serisi geldi. Bunların büyük bir bölümü Plato’da görülebilecek. Zamanında fotoğrafçılar dünyasının içinde kapalı kalmış olan erken dönem işleri de göstermek istedik. 1988, Tanıdık Şeyler ve 1993 Renk’arnasyon serilerinden hala çok sevdiğim örnekler var sergide. Bazıları şimdiye dek sadece ekrandan görülebilmiş, bazıları hiç görülmemişti.

Fotoğraf sanatçısı, akademisyen, ayrıca eğitimci, danışman, çevirmen, yazar, blogger, radyo programcısı, müzisyen… yabancıların dediği gibi “birçok şapka” taşıyorsunuz. Bunlar arasındaki dengeyi nasıl tutturuyorsunuz? Bunlar birbirini tamamlayıp besleyen şeyler mi?  

Tutturabildiğimden pek emin değilim. Çok bunaltıcı olabiliyor. Nasıl bu hale geldiğini de pek anlayamıyorum ama sanırım bu bir hayatta kalma, aklını koruma stratejisi benim için. Sürekli kendimi meşgul etmek zorundaymışım gibi geliyor. Üstelik listenizde önemli eksikler bile var. Birbirlerini besliyorlar mı? Evet kesinlikle. Sürekli hayata farklı perspektiflerden bakma, aynı gün içinde defalarca kişilik değiştirme şansım oluyor. Bir alanda elde ettiğim deneyimleri diğerine transfer etmeyi deniyorum.Düşünmek için bolca malzeme topluyorum. Son tahlilde hepimizin yapmaya çalıştığı şey hayatı anlamlı bir bağlama yerleştirmek, yaptıklarımıza anlamlı nedenler bulmak değil mi? Farklı işler yapmak bunun bir tür çapraz sağlamasını yapabilmeyi de sağlıyor.

Hem dijital fotoğraf kullanımı konusunda hem de Türkiye’de internet ortamını fotoğraf sergisi için kullanma anlamında ilklerden birisiniz. Fotoğrafın instagram gibi araçlarla “demokratikleşmesi” ya da kolay erişilebilmesi nedeniyle kavramsal fotoğraflar dahi kolay üretilebilir hale geldi. Sizin hem bu durumu nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum hem de buradan yola çıkarak bir instagram fotoğrafı sanat eserin sayılır mı sorusunu tartışmaya açmak istiyorum. (Mesela sizin de instagram hesabınız var, bunları birer eser olarak görüyor musunuz?)

Kimi zaman evet, kimi zaman hayır. Picasso ayakkabısını boyadığında bu bir sanat eseri mi oluyordu? Bir üretimi ya da davranışı sanat eseri haline getiren onun hangi elden çıktığı ya da formatı değil, arkasındaki niyet ve beyan olduğuna ve dolayısıyla istisnasız her şey bir yapıta dönüşebileceğine göre, Instagram da bu potansiyeli taşıyor. Ben başından beri herkesin fotoğraf çekebiliyor ve paylaşabiliyor olmasını çok ama çok olumlu buluyorum. Herkesin bu yolla sanata bir giriş yapma şansı oldu ve sanat yukarı doğru hızla itiliyor. Ayrıca zaten daha çok insanın yazıp çiziyor, görüntü üretiyor olması öteden beri arzu edilen bir durum değil miydi? Fotoğrafın bulunmasında insanları heyecanlandıran önemli bir nokta da tıpkı matbaanın bulunuşunda olduğu gibi, bir düşünce ürününün artık sınırsızca çoğaltılabilecek olması değil miydi? Sanatın yaygınlaşması bir kültür politikası, bir misyon değil miydi? Şikayetleri samimi bulmuyorum. Sanki mevcut ve müstakbel sanatçıların yerlerini koruma, “sanatçı” payesini korunaklı kılma gibi bir motivasyonları var alttan alta.       

Çalışmalarınızın bir kısmı “belgeleme”ye odaklanırken diğer bir kısmı kavramsal ya da kimileri daha da farklı… Serilerinizin birbirine benzemediğini ve sizi kategoriye sokmanın zor olduğunu siz de belirtmiştiniz ama bana kalırsa sahip olduğunuz mizah duygusu ve araştırmacı yönünüz göze çarpan ortak noktalar, ne dersiniz? 

Kesinlikle katılıyorum. Değişkenliği seviyorum. Farklı formatları denemek çok ilgimi çekiyor. 90’ların sonlarında internet tabanlı edebiyat dergisi Altzine’de “Kurşunsuz Asker” takma adıyla yazarken de her ay farklı bir üslup, farklı bir yapı deniyordum. Ama ortak olan, dediğiniz gibi mizah, hatta kara mizah ve çok katmanlı işler yapma çabasıdır. Mizah, hem sanatçının hem de izleyicinin zekasını parlatıyor. Sürpriz içerdiği için keşif duygusu yaşatıyor. Sanatçı ile izleyici arasında çok daha yoğun, daha sağlam bir köprü kuruyor. Gündelik hayatta da böyle. Yakından tanıyanlar, arkadaşlarım, öğrencilerim iyi bilirler, şakacıyımdır çok. Hayatı yumuşatan da birşey bu belki; varoluşun bedeli olan karamsarlığa karşı incecik bir kalkan.

Bir yerde fotoğrafçılardan çok farklı disiplinlerden sanatçılarla bir arada olmaktan zevk aldığınızı söylemiştiniz, sizin fotoğraf dışında video, film,resim, heykel vb. farklı alanlarda üretimleriniz oldu mu?

Tek tük oluyor. Birkaç örnek görülebilecek Plato’da. Ama özellikle hareketli görüntünün fotoğraftan bütünüyle farklı bir dil olduğunu düşünüyorum ve o alana girmeye çekiniyorum. Fotoğrafı sinemaya geçmek için bir basamak, bir alıştırma, bir aşama olarak görenleri de uyarıyorum. Çok farklı disiplinler. Çok farklı diller ve korkarım aynı zihnin içinde uyumsuzlar. Benim için fotoğrafın yanında önde olan diğer disiplin yazıdır. Kimi zaman da performans. 

Aslında çok uzun zamandır bu işin ve sanatın içinde olmanıza rağmen sizinle aynı dönemden ya da aynı yaşlardaki sanatçılardan daha farklısınız, göz önünde olmayı mı sevmiyorsunuz yoksa diğer meşguliyetleriniz mi sizi engelliyor?

Galiba her ikisi de. Ayrıca ben esasen çok mahçup birisiyim, kimi zaman fobi derecesinde. Tüm sanat üretimim belki de toplumla uzaktan mesajlaşmak gibi benim için. Daha emniyetli, daha kontrollu bir temas. Bilinmek, izlenmek tabii ki bana haz veriyor ama bizzat değil, işlerimle. Kim bilir belki bu da bir “imaj” inşa etme şeklidir. Her alandan birçok sanatçı ile tanıştım, zaman geçirdim, birlikte iş yaptım. Aralarında efsaneleşmiş insanlar da var. Kimileri için, “Keşke hiç tanışmasaymışım,” diye aklımdan geçirdiğim olmuştur. Takdir, itibar arttıkça, onu koruma endişesi de artıyor. Bu da beni yalnızlaştırıyor olabilir.

Eğitimci yanınız çok önemli çünkü yıllardır birçok kurs, dernek ve üniversitede binlerce öğrenciniz olmuştur. Bu eğitimci kimliğinizi ve derslerde teknik mi yoksa daha sanatsal bakış açısına mı ağırlık veriyorsunuz? 

Tekniği önemsiyorum. Fotoğrafçılık ne yapalım ki teknik bir iştir ve bir fotoğrafçının paletini hakim olduğu teknikler oluşturur. Ama teknik, düşüncenin hizmetkarıdır. Öğrencilerime de bunu telkin ediyorum. Deneyin, öğrenin, zamanı gelince kullanabilecek durumda olun ama asla teknikten düşünceye doğru gitmeye çalışmayın. Bana projelerini anlatmak isteyen öğrencilerim ilk iş fotoğraflar tarif etmeye girişiyorlar. Bunu doğru bulmuyorum. Öncelikle önermeyi duymak istiyorum. Bu proje neden yapılıyor? Nerelerden esinlendi? Hayatı nasıl yorumluyor? Kişisel motivasyonlar nelerdir? Yapılmış benzer işlerdeki yaklaşımlar nelerdir, vs. Ancak bu sorular yanıtlandıktan sonra sıra teknik çözümlemeye gelebilir. Teknik nasıl olsa öğrenilir, hatta gerekirse bilen, yapabilen birine yaptırılır. Ama sanatsal ifade kendi içinizden çıkmalıdır ve bu öğrenilmez, keşfedilir.

Bir öğrencime tek bir şey öğretmem gerekseydi, şüpheci olmayı öğretirdim, ışık ayarını değil.

Aralık 2013

Yıldız Hanım ile küçük fotoğrafçının tuhaf hikayesi

leave a comment »

İstanbul Art News / Ocak 2013

İstanbul Art News, Ocak 2014. İster yukarıdan, ister aşağıdan, iyi okumalar.

Çocuktum. Kendimi şişman, dolayısıyla sevimsiz bulmamdan çok daha önemli bir şey çıkmıştı karşıma: fotoğrafçılık. Dört elle sarıldım ve bu güne dek bırakmadım.

Yaşdaş arkadaşım Murad Dunbay (ışıklar içinde yatsın) ile birlikte müthiş bir iştahla, yapmaya, öğrenmeye, anlamaya çalışıyorduk. O günlerde, duvarlara asılmış fotoğraflara da daha büyük bir dikkatle, gıpta ile bakıyorduk. Seçilmişlerdi, göz önünde tutulmayı haketmiş, büyütülmüşlerdi. Acaba bizim fotoğraflarımız da bir gün duvarlara kadar yükselebilecek miydi? Bunun formülü neydi?

Nerede, hangi duvarda karşımıza çıktıklarını hatırlamıyorum ama Murad ile, bir aile dostlarıyla ilgisi vardı galiba. Siyah-beyaz, kusursuz ahşap ev fotoğrafları. Mat kağıda basılmışlardı. Fazla büyük değillerdi. Gösterişsiz çerçeveler içinde, yalnızca birer ev. İçinde bir aksiyon, yükselen bir an, herhangi bir grafik numara vs olmayan, sadece birkaç sessiz ev görüntüsü. Orta format çekimler olduğu da bize bir şekilde söylenmişti sanırım.

Çakılıp kalmış, sessizleşmiştim. Yıldız Moran. Karşımda kişilik bulan, kimin elinden çıktığını -sadece bir isim de olsa (ama ne isim)– bildiğim, nedenini kestiremediğim halde çok ama çok etkilendiğim, hemen aklıma yazdığım işler. “Demek ki iyi fotoğraf böyle oluyormuş, yolum çok uzun.” diye düşünmüş, biraz endişelenmiştim.

Bu gerçekten upuzun, bu bitmez yolun, endişelerimi yendiğim, fotoğraflarımı duvarlarda görmeyi başardığım şu noktasında yine karşıma çıktı Yıldız Hanım. Ona gülümsedim ve “Bakın, başardım!” dedim içimden. Onu o zamanlar hayal etmeye çalışmıştım. Bir kadın olması da beni çok etkilemişti. Mesela annemi düşünmüştüm. Mesleğini laf olsun diye, bir mesleğe sahip olmak lazım diye yapmadığını, inandığı, seçtiği, bunu ille de ve tutkuyla, ve profesyonelce yapmak istediği için yaptığını derinden hissetmiştim. Bu yüzden o fotoğraflara çok daha büyük bir dikkatle, saygıyla, kendime örnek alarak baktığımı çok iyi hatırlıyorum. Hüzünlendiğimi, ama bu hüznün fotoğraflarda görünen yorgun evlerden değil, Yıldız Hanım’ı mükemmel ve fakat haketmediği kadar  yapayalnız bir insan olarak hayal etmemden kaynaklandığını da çok iyi hatırlıyorum. Bu çözümlemeleri şimdi yapabiliyorum. O esnada, çocuk ruhumda sadece çok ağır ama bir o kadar da güzel, terketmek istemediğim bir duygu oluşmuştu. Annemin gardrop çekmecelerine serpiştirdiği lavanta keselerinden birini ara sıra elime alıp, içine burnumu gömerek derin soluklar aldığımda gelen yoğun, yakıcı koku gibi. Neden böyle hissetmiştim? İki üç mütevazı ve ketum fotoğrafa bakıp da onu neden zihnimde bu kadar yalnız ve güçlü bir insan olarak canlandırdım? Hiçbir fikrim yok.

Sonraki yıllarda dergi, sergi, kulüp vs derken Yıldız Moran sanki bana unutturuldu, kaybolup gitti.

Pera Müzesi’ndeki sergiyi sessizce gezdim. Yıldız Moran’ı bir kez daha keşfettim. Biraz kendimden utandım, çokça mutlu oldum, ona gizlice selam verdim. Yanımda küçük oğlum Eflatun vardı. Ona bunlardan bahsetmedim. Kendi hissetsin istedim. Salonun kapkara bir dünyaya dönüşmüş olması ilgimi çekti, o ilk hüznümü hatırladım. Duvardaki hayat hikayesinin makasla kesilmiş gibi bitişi hele, çok canımı sıktı.

Ayrıca şunları hissettim: Yıldız Moran, çok daha modern, çok daha ayrıksı bir fotoğrafçılık yapmak istemiş ama o kadarına cesaret edememişti sanki. Yerine, buna dair ayrıntılar saklamıştı geniş planlarının içine. İlk bakışta o bildik, dönemin her vatansever fotoğrafçısına zorunlu hareketler arasında zerkedilen Anadolu’yu keşfetme vazifesinin sonucu gibi görülen pastoral, erdemli köy sahneleri. Gel gelelim, dikkatle bakınca Rus yapısalcılığı tavrını hatırlatan, altta yatan ya da kıyıya köşeye gizlenmiş çok daha farklı geometri oyunları, soyutlamalar, tertemiz istifler. Israrla siyah-beyaz. Renk beladır. Renk kafa karıştırır, geometriyi çoğu zaman görünmez kılar. Siyah-beyaz ise soyutlamadır, temizliktir, indirgemedir.

Hayatta olsa, bu sergiyi kesinlikle kendisi basmak isterdi diye düşündüm. Hayatta olsa kesinlikle tanışmamızı isterdi diye düşünmek istedim.

Hayatta olsa eminim çok daha minimal, hayalini kurduğum zerafetini çok daha net biçimde ortaya koyan, fotoğrafladıklarından çok kendisini, o çok merak ettiğim ve sanki hiç de şikayetçi olmadığı yalnızlığını anlatan fotoğraflar yapıyor olurdu.

Bunları, sergi ile birlikte tamamlanan kitabın kapağına ara sıra bakarak yazıyorum. Okuduğunuz sözlerin bana ve aklımdaki gizemli kadına dair olduğundan emin kalabilmek için, kapağı henüz aralamadım.

Şimdi kapağı açıp okumaya başlayabilirim. Ya da daha iyisi, o kapağı hiç açmaz, kapağı açsam bile yazılanları okumaz, hayal kurmaya ve onunla aramızdaki hiç bilmediği bağı kendimce yaşatmaya, köpürtmeye devam edebilirim.

Peşimi hiç ve iyi ki bırakmayan çocuk merakımı yenmeyi becerebilirsem, tabii.

Orhan Cem Çetin

Aralık 2013

  

Written by Orhan Cem Çetin

06 Ocak 2014 at 23:53

Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

%d blogcu bunu beğendi: