postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Posts Tagged ‘Marcus Graf

Ruh Halimi Belgeliyorum

leave a comment »

postparalax varken başka mecralardan gelen yazı taleplerine hemen evet diyemiyorum. Geçtiğimiz yıl, uzun süre benden içerik isteyen bir dergiye de -sağolsunlar- sadece bu refleks nedeniyle bir türlü evet demediğimi farkettim ve “Çağdaş Fotoğraf” başlığı altında hazırladıkları dosyada işlerimle yer almaya, kendi görüşümü kaleme almaya razı oldum. Böylece aşağıdaki kısa yazı ortaya çıktı.
İlke gereği, başka mecralar için yazdığım yazıları, henüz yayınlanmadan burada paylaşmıyorum. Bu bir periyodik ise, genellikle bir sonraki sayının çıkmasını bekliyor, sonra izin alıp buraya da koyuyorum. Ancak bu kez işler biraz ters gitti. Yazıyı gönderdikten sonra iletişim kesildi. Dergiyi o ay piyasada bulamadım. Genelde nezaketen bir kopya adresime yollanır. O da gelmedi. E-postalarım yanıtsız kaldı. Dergi çıktı mı, yazı yayınlandı mı, asla öğrenemedim. Bu nedenle blogda paylaşma koşulları bir türlü oluşmadı. Sonra da gündemim değişti ve bu konuyu doğrusunu isterseniz unuttum, gitti.
Ancak son zamanlarda hakkımda aynı vesile ile üretilen iki çalışma, (önce Ali Taptık’ın yazdığı sergi değerlendirmesi, daha sonra Cemre Yeşil’in yakında basılacak kitabı; ikisine de minnettarım) beni çok duygulandırdı ve aslında röportajlar dışında kendi çalışma pratiğim hakkında net ve kalıcı bir söz söylemediğimi farkettim. Sonra şu yazı aklıma geldi. Neredeyse bir manifesto olduğunu gördüm ve paylaşmanın zamanı geldi diye düşündüm.
İyi okumalar. 

Önce çağdaş fotoğraf dendiğinde ne anlamamız ve ne anlamamamız gerekir, buna değinmek doğru olacak. 

Günümüz sanatı, güncel sanat, çağdaş sanat etiketlerini biliyorsunuz. Başta biraz tartışılmıştı. Günümüz ne demek? İçinde yaşadığımız mevcut gün, günümüz oluyor ve bu sürekli kendisini güncelliyor. O halde günümüz sanatı demek fazlasıyla değişken bir eksende, esasen olanaksız, beyhude bir tanım çabası ortaya koyuyor.

Kendisini güncelliyor dedik. Güncel sanat da işte aynı nedenle tanımlama yeteneği olmayan bir tanım. Keza çağdaş sanat. İstisnasız her yapıt, tanım gereği üretildiği esnada çağdaştır. O halde çağdaş sanat yeterince ayrıştırıcı değil.

Çağdaş fotoğraf lafının da ne kadar tanımlayıcı olduğu böylelikle ortaya çıkıyor.

Yani, demeye çalıştığım şu ki, bu tanımları çözümlemek için içerdikleri sözcüklere değil, çevrelerindeki uzlaşıya bakmak gerekiyor. Zira esasen herkes neden bahsedildiğini gayet iyi biliyor. Bazı kavramlar böyledir. Tanımlamak olanaksızdır ama onun ne olduğu hakkında kesin bir mutabakat vardır. Örneğin orgazm.

Neyse, laf nereye geldi. Hepinizin malumu olan bu konuyu gündeme getirdiğim için bağışlayın. Ama, çağdaş sözcüğü öylesine pozitif yüklü ki, birileri için “Çağdaş fotoğraf yapıyor” dendiği anda diğerleri, “Ne yani bizimki çağdışı mı? Modası geçmiş mi? Ne?” diye ayağa kalkıyor.

Bu noktada, aşağıda asıl tanımı yapacağımı bekliyorsanız, aldanıyorsunuz. Zira bu benim işim değil. Ben bir pratisyenim. Daha çok kendi üretimimden, kendi pratiğimden, kendi dünyamdan söz edebilirim, kendimi tanımlamayı deneyebilirim, ki aslında ihtiyacım olan da budur:

Başka fotoğrafçılar için söylenen sözleri kişisel almadım. Hatta, benim için söylenen sözlerin bile bir kısmını kişisel almadım.

Bir fotoğrafçı olduğumu hiç unutmadım. Bu işi meslek olarak da yaptım, bu sayede hayat hakkında çok şey öğrendim.

Fotoğrafın gücüyle ilgilendiğim kadar güçsüzlüğüyle de ilgilendim. Aynısını kendime de yaptım. Bu sayede başka sanatları da deneyebildim. Bu deneylerden öğrendiklerimi birbirine kaynaştırmayı da denedim.

Başka alanlardan gelen sanatçılarla ortak çalışmalar yapmaktan çok büyük bir haz aldım. Onlardan çok şey öğrendim.

Hayatın ve fotoğraf teknolojisinin ivmeli değişimine karşı koymadım. Bu değişimi işlerime ister istemez yansıttım. Hem de patinaj yapmamış oldum.

Dünyayı izledim ama yerel olmayı da önemsedim.

İzleyiciyi çok önemsedim. Her zaman izleyici ile birlikte ürettiğimi hissettim.

Vb.

Bütün bunları da çağdaş fotoğrafçı olayım diye yapmadım. Hatta, herhangi bir şey olayım diye değil, sadece yapmadan duramadığım için, iyi kötü bir varolma stratejisi izlediğim için yaptım.

Ne iyi ki yaptıklarım mecrasını buldu, insanlar beni yüreklendirdi. Bu cesaretle de değişmeye devam ediyorum.

Çağdaş fotoğraf konusuna dönecek olursak; yukarıda yazdıklarımın ışığında, içine sokulduğum kategori ile herhangi bir sorunum olmadığını, aksine işlerimin çağdaş sanatın şemsiyesi altında ele alınıyor olmasının çabamı daha anlaşılır kıldığını belirtmeliyim.

Zira ben ruh halimi belgeliyorum ve aranan tanım da belki budur.

 

Orhan Cem Çetin
Eylül 2013
Reklamlar

Written by Orhan Cem Çetin

22 Mart 2014 at 00:03

35 senelik kişisel arkeoloji

with 5 comments

İstanbulArtNews / Ocak 2014 / Röportaj: Nilüfer Şaşmazer / Fotoğraf: Işık Kaya
 

Plato Sanat’ın organize ettiği Portfolyo Serisi başlığı altında çalışmaları yer alacak ikinci sanatçısınız ve bu seri biraz da retrospektif yanı olan bir seri. Sizce retrospektif bir sergi açmanın vakti gelmiş miydi?

Bu sergi benim için biraz değil, tam bir retrospektif. Zaten Marcus Graf da ilk öneriyle geldiğinde, sana retrospektif yapmak istiyoruz diye ifade etmişti. Ve, evet, sanırım vakti gelmiş. Sergiyi ziyaret edenler 1978’den bu yana yaptığım çalışmalardan öne çıkan örnekleri görebilecekler. Salonun izin verdiği ölçüde, olabildiğince çok iş sergilemeye çalıştık. Buna karşın bazı seriler yer almıyor. Hepsi dikkate değer olmasa da 35 senenin ürünü günyüzüne çıktı.

Çok küçük yaştan beri fotoğrafın içindesiniz, sayısız fotoğraf çekmişsinizdir, ilk serginizi de 1988’de açmıştınız. Retrospektif niteliği taşıyan bu sergiyi hazırlarken geriye dönüp işlerinize, sergilerinize baktığınızda Orhan Cem Çetin size dışarıdan nasıl göründü?

Kişisel arkeoloji; çok sarsıcı oldu. Naif, dekoratif işlerden daha kavramsala, kişisel öykülere, sadeliğe gittiğimi gördüm. Yine de eskiden çok daha cesaretli, daha atakmışım. Giderek akademikleştiğimi, daha az risk aldığımı, ama bir yandan da çok daha disiplinlerarası bir tavıra yöneldiğimi görüyorum. Bir sanatçı olduğuma karar vermem zaman aldı. Malum, sanat eğitimi almadım. Kendimi yetiştirme sürecimi, sanatın hayatıma nasıl yayıldığını daha iyi gördüm. Eski işlere bir kez daha alıcı gözüyle bakarken “keşke yapmasaymışım” ya da “keşke öyle değil de şöyle yapsaymışım” dediğim de çok oldu ama bu kadar fazla işin arasında tabii ki sadece zincirin bir halkası görevini yapan, kendisi pek dikkate değer olmayan işler ortaya çıkması kaçınılmaz. Şu anda bulunduğum nokta çocukluk hayalim olduğuna göre, pek şikayetçi olmamalıyım. Kendimden bir “Aferin!” aldım sonunda.

Son kişisel serginiz 2011 yılında Sanatorium’da açtığınız ‘Yeni Çağ’ sergisiydi ve adı yanılmıyorsam yalnızca dış dünyaya değil, size de işaret ediyordu (bakış açınızın değişmesi, fotoğrafa kattığınız öğeler.. anlamında) Son sergiden bu yana hayatınızda ve sanatınızda neler değişti? Bu sergide izleyiciler nelerle karşılaşacak? Sergide yeni işleriniz olacak mı ya da sergide izleyiciler ağırlıklı olarak hangi (dönem) eserlerinizi görecek?

Evet, Yeni Çağ hem dünyanın (özellikle Türkiye’nin) hem de benim yeni bir dönemime işaret ediyor, öncesine göre daha ağırbaşlı, daha klasik işlerden oluşuyordu; bu bir açlıkmış sanırım bende. Sonrasında, aynı görsel nitelikleri kullanarak daha şiirsel, daha kişisel, daha cesaretli olan ve metinle, gündelik hayatla, düşünceler dünyasıyla daha girift ilişkiler oluşturmaya çabaladığım Herkes İçin Duvar Kağıtları serisi geldi. Bunların büyük bir bölümü Plato’da görülebilecek. Zamanında fotoğrafçılar dünyasının içinde kapalı kalmış olan erken dönem işleri de göstermek istedik. 1988, Tanıdık Şeyler ve 1993 Renk’arnasyon serilerinden hala çok sevdiğim örnekler var sergide. Bazıları şimdiye dek sadece ekrandan görülebilmiş, bazıları hiç görülmemişti.

Fotoğraf sanatçısı, akademisyen, ayrıca eğitimci, danışman, çevirmen, yazar, blogger, radyo programcısı, müzisyen… yabancıların dediği gibi “birçok şapka” taşıyorsunuz. Bunlar arasındaki dengeyi nasıl tutturuyorsunuz? Bunlar birbirini tamamlayıp besleyen şeyler mi?  

Tutturabildiğimden pek emin değilim. Çok bunaltıcı olabiliyor. Nasıl bu hale geldiğini de pek anlayamıyorum ama sanırım bu bir hayatta kalma, aklını koruma stratejisi benim için. Sürekli kendimi meşgul etmek zorundaymışım gibi geliyor. Üstelik listenizde önemli eksikler bile var. Birbirlerini besliyorlar mı? Evet kesinlikle. Sürekli hayata farklı perspektiflerden bakma, aynı gün içinde defalarca kişilik değiştirme şansım oluyor. Bir alanda elde ettiğim deneyimleri diğerine transfer etmeyi deniyorum.Düşünmek için bolca malzeme topluyorum. Son tahlilde hepimizin yapmaya çalıştığı şey hayatı anlamlı bir bağlama yerleştirmek, yaptıklarımıza anlamlı nedenler bulmak değil mi? Farklı işler yapmak bunun bir tür çapraz sağlamasını yapabilmeyi de sağlıyor.

Hem dijital fotoğraf kullanımı konusunda hem de Türkiye’de internet ortamını fotoğraf sergisi için kullanma anlamında ilklerden birisiniz. Fotoğrafın instagram gibi araçlarla “demokratikleşmesi” ya da kolay erişilebilmesi nedeniyle kavramsal fotoğraflar dahi kolay üretilebilir hale geldi. Sizin hem bu durumu nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum hem de buradan yola çıkarak bir instagram fotoğrafı sanat eserin sayılır mı sorusunu tartışmaya açmak istiyorum. (Mesela sizin de instagram hesabınız var, bunları birer eser olarak görüyor musunuz?)

Kimi zaman evet, kimi zaman hayır. Picasso ayakkabısını boyadığında bu bir sanat eseri mi oluyordu? Bir üretimi ya da davranışı sanat eseri haline getiren onun hangi elden çıktığı ya da formatı değil, arkasındaki niyet ve beyan olduğuna ve dolayısıyla istisnasız her şey bir yapıta dönüşebileceğine göre, Instagram da bu potansiyeli taşıyor. Ben başından beri herkesin fotoğraf çekebiliyor ve paylaşabiliyor olmasını çok ama çok olumlu buluyorum. Herkesin bu yolla sanata bir giriş yapma şansı oldu ve sanat yukarı doğru hızla itiliyor. Ayrıca zaten daha çok insanın yazıp çiziyor, görüntü üretiyor olması öteden beri arzu edilen bir durum değil miydi? Fotoğrafın bulunmasında insanları heyecanlandıran önemli bir nokta da tıpkı matbaanın bulunuşunda olduğu gibi, bir düşünce ürününün artık sınırsızca çoğaltılabilecek olması değil miydi? Sanatın yaygınlaşması bir kültür politikası, bir misyon değil miydi? Şikayetleri samimi bulmuyorum. Sanki mevcut ve müstakbel sanatçıların yerlerini koruma, “sanatçı” payesini korunaklı kılma gibi bir motivasyonları var alttan alta.       

Çalışmalarınızın bir kısmı “belgeleme”ye odaklanırken diğer bir kısmı kavramsal ya da kimileri daha da farklı… Serilerinizin birbirine benzemediğini ve sizi kategoriye sokmanın zor olduğunu siz de belirtmiştiniz ama bana kalırsa sahip olduğunuz mizah duygusu ve araştırmacı yönünüz göze çarpan ortak noktalar, ne dersiniz? 

Kesinlikle katılıyorum. Değişkenliği seviyorum. Farklı formatları denemek çok ilgimi çekiyor. 90’ların sonlarında internet tabanlı edebiyat dergisi Altzine’de “Kurşunsuz Asker” takma adıyla yazarken de her ay farklı bir üslup, farklı bir yapı deniyordum. Ama ortak olan, dediğiniz gibi mizah, hatta kara mizah ve çok katmanlı işler yapma çabasıdır. Mizah, hem sanatçının hem de izleyicinin zekasını parlatıyor. Sürpriz içerdiği için keşif duygusu yaşatıyor. Sanatçı ile izleyici arasında çok daha yoğun, daha sağlam bir köprü kuruyor. Gündelik hayatta da böyle. Yakından tanıyanlar, arkadaşlarım, öğrencilerim iyi bilirler, şakacıyımdır çok. Hayatı yumuşatan da birşey bu belki; varoluşun bedeli olan karamsarlığa karşı incecik bir kalkan.

Bir yerde fotoğrafçılardan çok farklı disiplinlerden sanatçılarla bir arada olmaktan zevk aldığınızı söylemiştiniz, sizin fotoğraf dışında video, film,resim, heykel vb. farklı alanlarda üretimleriniz oldu mu?

Tek tük oluyor. Birkaç örnek görülebilecek Plato’da. Ama özellikle hareketli görüntünün fotoğraftan bütünüyle farklı bir dil olduğunu düşünüyorum ve o alana girmeye çekiniyorum. Fotoğrafı sinemaya geçmek için bir basamak, bir alıştırma, bir aşama olarak görenleri de uyarıyorum. Çok farklı disiplinler. Çok farklı diller ve korkarım aynı zihnin içinde uyumsuzlar. Benim için fotoğrafın yanında önde olan diğer disiplin yazıdır. Kimi zaman da performans. 

Aslında çok uzun zamandır bu işin ve sanatın içinde olmanıza rağmen sizinle aynı dönemden ya da aynı yaşlardaki sanatçılardan daha farklısınız, göz önünde olmayı mı sevmiyorsunuz yoksa diğer meşguliyetleriniz mi sizi engelliyor?

Galiba her ikisi de. Ayrıca ben esasen çok mahçup birisiyim, kimi zaman fobi derecesinde. Tüm sanat üretimim belki de toplumla uzaktan mesajlaşmak gibi benim için. Daha emniyetli, daha kontrollu bir temas. Bilinmek, izlenmek tabii ki bana haz veriyor ama bizzat değil, işlerimle. Kim bilir belki bu da bir “imaj” inşa etme şeklidir. Her alandan birçok sanatçı ile tanıştım, zaman geçirdim, birlikte iş yaptım. Aralarında efsaneleşmiş insanlar da var. Kimileri için, “Keşke hiç tanışmasaymışım,” diye aklımdan geçirdiğim olmuştur. Takdir, itibar arttıkça, onu koruma endişesi de artıyor. Bu da beni yalnızlaştırıyor olabilir.

Eğitimci yanınız çok önemli çünkü yıllardır birçok kurs, dernek ve üniversitede binlerce öğrenciniz olmuştur. Bu eğitimci kimliğinizi ve derslerde teknik mi yoksa daha sanatsal bakış açısına mı ağırlık veriyorsunuz? 

Tekniği önemsiyorum. Fotoğrafçılık ne yapalım ki teknik bir iştir ve bir fotoğrafçının paletini hakim olduğu teknikler oluşturur. Ama teknik, düşüncenin hizmetkarıdır. Öğrencilerime de bunu telkin ediyorum. Deneyin, öğrenin, zamanı gelince kullanabilecek durumda olun ama asla teknikten düşünceye doğru gitmeye çalışmayın. Bana projelerini anlatmak isteyen öğrencilerim ilk iş fotoğraflar tarif etmeye girişiyorlar. Bunu doğru bulmuyorum. Öncelikle önermeyi duymak istiyorum. Bu proje neden yapılıyor? Nerelerden esinlendi? Hayatı nasıl yorumluyor? Kişisel motivasyonlar nelerdir? Yapılmış benzer işlerdeki yaklaşımlar nelerdir, vs. Ancak bu sorular yanıtlandıktan sonra sıra teknik çözümlemeye gelebilir. Teknik nasıl olsa öğrenilir, hatta gerekirse bilen, yapabilen birine yaptırılır. Ama sanatsal ifade kendi içinizden çıkmalıdır ve bu öğrenilmez, keşfedilir.

Bir öğrencime tek bir şey öğretmem gerekseydi, şüpheci olmayı öğretirdim, ışık ayarını değil.

Aralık 2013

Çağdaş Türkiye Fotoğrafının Kısa Tarihi

leave a comment »

(English version further below)

Türkiye’de çağdaş fotoğraf sanatının birden fazla kökü olduğunu ve bu köklerin de ne yazık ki fazla derinlere gitmediğini söylemek yanlış olmaz.

Teknolojiye, teknoloji tarihinin en kritik buluşlarından birine yaslanan bu sanatın, fotoğraf endüstrisi bulunmayan bir ülkede yol alması kolay olmamıştır. Her ne kadar fotoğraf bu topraklara bulunuşundan çok kısa bir süre sonra, önemli bir heyecan ile girmişse de, aynı hızla ivmesini yitirmiş, 1920’lerden sonra neredeyse sadece resmi tarihe hizmet edecek biçimde seçili dokümantasyon için kullanılmıştır.

Fotoğrafın sanat eğitimi içinde bağımsız bir bölüm, kendi başına bir diploma programı olarak ortaya çıkışı, adı şimdi Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde, ancak 1977 yılında gerçekleşmiştir.

Bir sanat disiplininin bu kadar geç disiplin altına girişi haliyle üzücüdür. O tarihlere kadar yapılanları tabii ki görmezden gelmemek gerekir ama, kurumlaşamayan bir sanatın mecra bulması, pazarının oluşması, evrim geçirmesi, teorisinin ve eleştirisinin oluşması da geç ve yavaş olmuştur.

Türkiye’de fotoğrafın çağdaş sanat içinde kabul görmeye başlaması bu nedenlerle 1980’lerden itibaren göze çarpar. Bu tarihlerin öncesinde fotoğraf ne yazık ki kendini yetiştirmiş, otodidakt profesyonel fotoğrafçılar ve fotoğrafla uğraşan –profesyonel fotoğrafçı adayı- amatörler arasında paylaşılan, nispeten kapalı devre bir üretime tanık olmuştur. Genel sanat platformundan uzak kalan, hatta dışlanan bu üretim sanat kuramı ile yeterince beslenemediği, kendi içinde kriterler üretmek zorunda kaldığı ve en güçlü etkiler basın fotoğrafçılığı ile ülkenin dört bir yanında, farklı kentlerde amatörlerin örgütlenerek oluşturduğu irili ufaklı derneklerden geldiği için, fotoğrafta ana eğilim dokümantasyon, başarı/beğeni ölçüsü ise güzellik ve maharet olmuştur.

Dünyada, devrimlerde bile değişim bugünden yarına, aniden olamaz. Fotoğrafta da 80’lerden sonra Türkiye’de görülen değişim hiçbir şekilde hızlı olmamıştır. Fotoğrafın akademik yapı içinde kendisine yer bulması, sanat eğitimi almış fotoğrafçıların yetişmeye başlaması bir yenilikti. Gel gelelim, benzer bir eğitimden geçmiş hocaların sayısı yok denecek kadar az olduğundan, sahada fotoğrafçılık mesleğini icra eden kişiler birinci kuşak fotoğraf öğrencilerinin hocaları oldular. Bu okulların kendi hocalarını yetiştirmeleri, güzel sanatlar fakültelerinde fotoğraf bölümlerinin sayısının artması, sahadaki “alaylı” fotoğrafçıların sayısının azalması tabii ki zaman aldı. Yine de, ilk “okullu” fotoğrafçıların varlığının, 80’ler öncesindeki dışa kapalı fotoğraf pratiği ile, Türkiye’de çok daha uzun süredir var olan, mecra, kaynak, mekan, yayın sorunları ile daha uzun süredir haşır neşir olan plastik sanatlar dünyası arasında bir temas noktası oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Doksanlara gelindiğinde bir başka gerilim ortaya çıktı. Fotoğraf tüketiminin gündelik hayattaki yeri sağlamlaşmış, sayısal devrim sonrasında tüm dünyada fotoğrafa erişim olağanüstü kolaylaşmış, görüntülerle iletişim kuran, daha önemlisi görüntülerle cümle kuran bireyler artmıştı. Bu kültür, haliyle sanatın içeriğine yansıdı. Çalışmalarında fotoğraf kullanan ama fotoğrafçı formasyonu olmayan, resim ya da başka alanlardan gelen sanatçılar daha çok görülmeye başladı. Çoğunlukla gündelik fotoğraf estetiği içeren bu işler çok güçlü bir “sahicilik” duygusu taşırken, sergilenen görüntüler geçmişten gelen fotoğraf izleyicileri için şokedici denebilecek kadar maharetten yoksundular.

Bu işlerin saygın galerilere kolaylıkla girebilmesi, sanat haberlerinde yer bulması, bu işler hakkında eleştirmenlerin yazıp çiziyor olması, fotoğrafçılara acı veriyordu. Bunca yıldır tekniklerini geliştirmeye çalışan, “çok güzel eserler” üreten usta fotoğrafçılar galerilerin kapısından dönerken, tüm çabalarına, tüm ustalıklarına, kendilerine “fotoğraf sanatçısı” demelerine karşın bir türlü bekledikleri itibarı göremezken, birileri yanlarından hızla geçip, görece zayıf çalışmalarla çok daha saygın konumlara gelmişlerdi.

Fotoğrafçıların gözardı ettikleri nokta tabii ki yıllardır büyük ölçüde güzelleme yapmanın ötesine gitmeyen, daha çok fotoğrafçılık mesleğinin ölçüleri içinde kalan, güzel olduğu kadar anlamlı olamayan işler üretmiş olmalarıydı. Ve ne yazık ki, plastik sanatlar dünyasının nezdinde oluşan güçlü ve haklı önyargı, bu zinciri kırabilen, daha ilerici işler yapan, fotoğrafı içine hapsolduğu kapalı devrenin dışına taşıyabilecek sanatçıların da hayatını olağanüstü düzeyde zorlaştırıyordu.

Bu yazıda, yazarın kendisinin de bir fotoğrafçı olması, nihayet son 20-30 yıldaki dinamiklerden söz ediliyor olması ve yukarıda ima edilen gerilimin henüz tam anlamıyla son bulmamış olması nedeniyle, tek bir isim bile anmadan, sadece durumu tarif etmekle yetinilecektir. Ancak, söz konusu dönemde fotoğraf üretimleriyle öne çıkan sanatçıların geçmişlerine ve tabii ki geçmişlerinin ışığında sergilenen işlerine bakarak, 1990’lara dek dünyanın ne yazık ki çok gerisinden gelen Türkiye fotoğrafının son 20 yılının bir barışma ve arayı kapatma dönemi olduğunu görmek mümkün olacaktır.

Son 20 yıl içinde, bir tarafta farklı sanat disiplinlerinde yetişip fotoğrafın kendine özgü güçlü ifade olanaklarını farkeden ve bu alanda ürün veren sanatçılar, diğer tarafta da kendini yetiştirmiş ya da formal fotoğraf eğitimi almış, ancak bu birikimi mesleki, ticari üretimin ötesine taşıyarak sanatçı deneyimine dönüştürebilen isimler, birbirlerine doğru adımlar attılar, birbirlerine görünürlük sağladılar. 1980’lerin sonlarından bu yana tek tük de olsa, sadece fotoğraf sergileyen galeriler görülmeye başladı. Diğer saygın galeriler de haklı olarak çok seçici davransalar da fotoğrafa yer vermeye, sanatçılarının arasına fotoğrafçıları katmaya, sanat eleştirmenleri fotoğraf işlerine yeni bir gözle bakmaya başladılar.

Bunda tüm dünyada fotoğrafın giderek daha etkili, daha gözde bir sanat disiplini haline gelmesinin de tabii ki payı büyük. Fotoğraf ilk ortaya çıktığında resim sanatının sonu geldi diyerek hayıflanan ressamların aslında boşuna telaşlandığı, fotoğrafın resim sanatına tam tersine büyük bir iyilik yaparak onu özgürleştirdiği bilinen bir gerçektir. Ama, değişimin zaman aldığını söylemişken, 19. yy ressamlarının korktuklarının da ancak şimdilerde gerçekleştiğini öne sürmek mümkün. Öyle görünüyor ki, fotoğrafın resim sanatının yerini alma süreci son yıllarda tamamlanmıştır, özellikle de sayısal devrimden sonra. Fırça ile yapılabilecek herşeyi ve fazlasını yapabilen fotoğraf, vazgeçilmez ve en önemli bileşeni olan gerçeklik yanılsaması ile birlikte bugün hem sanatçıya hem de sanat izleyicisine önemli bir tatmin yaşatmaktadır. Üstelik, yapısının güncel iletişim kanallarına uyumu ile, hızla paylaşılabilmekte, etkisini kısa sürede ve yaygın olarak gösterebilmektedir.

Türkiye’de resim sanatının Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yani 1920’lerde resmi batılılaşma stratejisi içinde ani ve tanımlı bir rotaya girerek, sonrasında da bitmeyen bir biçem arayışını sürdürdüğü söylenebilir. Güncel sanatta bugün öne çıkan fotoğraf ise, bu anlamda belki de Türkiye’de köklü bir geçmişinin olmayışını avantaj haline getirmektedir. Görüntülerle yüzyıllardır mistik, hatta animistik, yoğun duygusal ilişkiler kurmuş olan bu toplum, fotoğrafçıların sanatçı, sanatçıların da fotoğrafçı gibi davranabildiği, yeni, taze bir başlangıca tanık olan günümüzde, hızla özgün bir dil geliştirmeyi başarmaktadır. Zira fotoğraf esasen alabildiğine kişiseldir. Kendisini, kentini, toplumunu anlamaya, eleştirmeye çalışan bir sanatçı samimi olduğu ölçüde özgünleşebilir, sesini hızla duyurabilir. Fotoğrafı sadece kuru gözlemler yapmak için değil, gündelik hayata politik, psikolojik, estetik, felsefi yorumlar getirmek için kullanabilen yeni sanatçı profili Türkiye’de bunu başarabilmekte, sözü edilen barışma sayesinde fotografik dili bu yolda ustalıkla kullanabilmektedir.

Son yıllarda öne çıkan ve çağdaş Türk fotoğrafını farklı mecralarda temsil eden sanatçıların geçmişlerinin farklılığı tam olarak yukarıda sözü edilen uzlaşmaya işaret etmektedir.

Orhan Cem Çetin, MFA

İstanbul, Mart 2010

(Marcus Graf‘ın küratörlüğünde Haziran 2010’da Portekiz, Evora’da, Galeri Forum Eugenio Almeida’da  açılan Mercek Değil Prizma sergisinin kataloğunda yer alan aynı başlıklı yazıdan uyarlanmıştır.)

 

 


A Short History of Contemporary Photography in Turkey

It would not be wrong to claim that contemporary fine art photography in Turkey has multiple roots and unfortunately these roots do not reach very deep.

It was never easy for an art discipline which relies very much on technology, on one of the most significant inventions in the history of technology, to develop, to keep advancing in a country that lacked any industry in this field. Although photography had entered this land with great enthusiasm immediately following its invention, it has lost its thrust as quickly and 1920’s saw its use almost only limited to selective documentation, serving to the official rendering of history.

The emergence of photography as an independent department, a separate graduation programme in art education was as late as 1977, at today’s Mimar Sinan Fine Arts University, then called İstanbul State Academy of Fine Arts.

It is sad that an art discipline was put into discipline with so much delay. One of course should not overlook the efforts shown until then but without the patronage of an institution, it was not possible for photography to penetrate venues and media, develop a market, evolve and create its own theory and criticism with the desired pace.

For all these reasons, it was not before 1980’s that photography was able to find any place within contemporary art in Turkey. Before then, photography had unfortunately witnessed a rather closed circuit production, shared among autodidact professionals and advanced amateurs -to be professionals- dealing with photography. Unable to approach or maybe kept at a distance from the art world, this production, lacking proper input from art theory, having to devise its own criteria and under heavy influence mainly from press photography and numerous amateur clubs spread around the country, developed a mainstream approach which was purely documentation and the measure of success and appreciation was based on beauty and mastery of professional skills.

Even after revolutions, one should not expect sudden, overnight changes to take place. The change in photography in Turkey after 1980’s was not an exception. Photography securing its place within the academic world and emergence of photographers who were trained in art were novelties; however, simply because the number of instructors with a similar background was next to nil, photographers actually practising in the field became the teachers of the first generation of photography students. It of course took a while before these schools produced their own academic staff, the number of photography departments in fine art faculties increased and the number of “self made” photographers in the field decreased. Still it could be stated that the first academically trained photographers served as an initial connection point between the hard shelled photography practice before the 1980’s and the fine arts world which had existed in Turkey for a much longer time, thus had to deal earlier with problems related to venues, media, resources, spaces and publications.

1990’s witnessed the emergence of a new issue. The use of photography had boomed to a very strong position in daily life; access to photographic images had become extremely easy after the digital revolution and the number of individuals communicating through images, in fact building phrases through images had significantly increased. This new culture was naturally reflected in art content. More artists were seen, who had no background in photography but were using photographic images in their works although they were trained in painting or other areas. Usually utilizing snapshot, amateur photography aesthetics, these images were able to convey a very strong feeling of “genuineness” but they lacked any photographic skills to the extent that photography enthusiasts from the past were shocked to see what was being exhibited.

It was painful for photographers to see that these works could easily penetrate reputable galleries, were covered in art news and that art critiques took the trouble of writing about them. While doors were closed to the faces of master photographers with “beautiful pieces of art”, who had spent years for improving their technical skills, who could never get the reputation they deserved despite all their efforts, all their mastery, and although they called themselves “photography artists”, others had quickly overtook and had reached higher levels of appreciation with relatively weak works.

The point photographers missed was of course the fact that for years, they had kept producing images which did not go beyond beautification and were confined within the framework of the profession, images that were not meaningful as much as they were visually pleasing. And unfortunately, the art world’s strong and valid prejudice against photography made life extremely difficult for the few photographers who were able to break the walls, creating avant-garde works, taking photography to a level beyond the confinement of the above mentioned closed circuit.

In this article, due to the fact that the author himself is a practising photographer, as the dynamics of the last 20 – 30 years are under question and the said tension is yet to be relieved completely, there will be no mentioning of names and only an attempt will be made to describe the situation. However, by observing the artists who emerged with their photographic works during the said era  and by further looking at their works with reference to their backgrounds, it can be seen that the last 20 years of Turkish photography -which was way behind world photography until the 90’s- is a period of make-peace and recovery.

During the last 20 years, both artists trained in other areas but aware of photography’s strong and in many ways unique potential of expression, therefore producing photographic images, and either self or formally trained photographers who were able to transcend their profession to artistic experience, made moves towards each other, helped each other have more visibility. By the end of the 1980’s, it was possible to see a few galleries exclusively exhibiting photography. Other major galleries, although understandably picky, did begin including photography and photographers to their portfolios and art critiques reconsidered photographic works.

There is of course also a huge contribution from the fact that photography is, all around the world, becoming a much stronger and popular art form. It is a known fact that when the invention of photography was first announced, painters had wrongly reacted thinking that this marked the end of the art of painting, as in the contrary this resulted with the liberation of painting, thanks to the photographic depiction of the world. However, having said that changes take time, one may also claim that what the 19th century painters feared is actually taking place right now. It seems that the process of photography replacing painting has come to a completion during the recent years, with further acceleration especially after the digital revolution. Photography, being able to do everything that can be done with a brush plus others, together with its most critical ingredient being the illusion of reality, has the potential of strong satisfaction for both the artist and the viewer. Furthermore, with its physical properties readily compatible with today’s communication networks, it can be rapidly shared and shows its impact quickly and in a widespread manner.

One may also claim that painting in Turkey was encouraged into an abrupt change of route during the early years of the Republic, namely the 1920’s , as a result of the official strategy of westernization and a never-ending quest for style has prevailed ever since. On the other hand, photography being in the front of contemporary art in Turkey today, in this context probably enjoys the absence of any deep roots. In a society where individuals have for centuries developed mystical, even animistic and strong emotional ties with images, it is now possible to rapidly develop an original visual language today, with a fresh new beginning with photographers learning to behave as artists and artists learning to behave as photographers. Photography is essentially an extremely personal experience. An artist, who strives to understand and criticize his/her own self, town and community, can be original and visible to the extent he/she can be sincere. The new artist profile in Turkey, who uses photography not for simple surveillance but as a tool of interpreting daily life with political, psychological, aesthetical and philosophical references, is able to achieve this and thanks to the above mentioned collaboration, the photographic language is skilfully utilized.

The diversity of the backgrounds in contemporary Turkish photography perfectly mark the points argued above.

Orhan Cem Çetin, MFA

İstanbul, March 2010

(Adapted from the article with the same title that appeared in the exhibition catalogue for the show Not a Lens But a Prism curated by Marcus Graf, at Forum Eugenio Almeida, Evora, Portugal, June 2010.)

 

 

%d blogcu bunu beğendi: