postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Posts Tagged ‘ölüm

Galip

with one comment

Eda Emirdağ’ın kurguladığı, ayrıntılar için Facebook etkinlik sayfasına ve süreç boyunca güncellenecek bloga göz atabileceğiniz (hatta, şimdi göz atıp sonra buraya geri dönerseniz daha da iyi olur) “Galip” projesi 1 Şubat 2019 tarihinde başladı. Sevgili Eda’nın davetiyle açılış konuşmasını ben yaptım. Proje 17 Mart 2019 tarihinde bir sergiyle sonuçlanacak. Açılış konuşmamın metnini aşağıda bulabilirsiniz.

Ölümlü olduğumuzu bilerek yaşıyoruz. Başetmekte zorluk çektiğimiz en temel bilgi bu. Sanatın ve felsefenin kökenindeki mesele bu belki de. Gelip geçici olduğumuzu, zamanın enginliği içinde çoğunlukla var olmadığımızı ve yine çoğunlukla var olmayacağımızı biliyor olmamız.

Eskiden yoktuk. Bu o kadar can yakıcı değil. Çünkü bundan haberimiz bile yoktu. Ama zamanın tek yönlü akışı içinde, gelecekte var olmayacağımızı biliyoruz. Kaçıracağımız, tanıklık edemeyeceğimiz, tadını çıkaramayacağımız şeylerin ve deneyimlerin muhtemel sonsuzluğu karşısında isyan ediyoruz. Bu bilgi, muazzam bir iştah yaratıyor.

Bir televizyon şovunda, stüdyoda oluşturulmuş bir markete salınan yarışmacılar, kısıtlı süre içinde toplayabildikleri kadar pahalı ürünü telaşla el arabalarına dolduruyorlardı. Kronometremiz geriye doğru sayarken tıpkı bu yarışmacılara benziyoruz. Bir farkla: bizim yarışmamızda kazanmak mümkün değil. Ne kadar doldurursak dolduralım, arabamız marketten dışarı çıkamıyor.

Yarışı terk edenlere de hayretle bakıyoruz. Böyle bir fırsat tepilir mi? Hem, sepete konulanları kasaya ulaşmadan önce tüketmek yasak değil miydi?

İntihar bir tabu.

Hem yasak, hem günah hem de çok hoyratça atılmış bir adım.

Tanrının verdiği canı ancak tanrı alır. Cinayetten farkı yok. Devlet açısından da; bir vatandaşın canına kıymaktan farkı yok. Ne de olsa, canımız, bedenimiz, varlığımız bize ait değil.

Üzerimizde hak iddia eden ne çok merci var. Ailemiz, partnerimiz, çoluğumuz çocuğumuz, dostlarımız, komşularımız, bizi hiç tanımayanlar bile.

Alenen oyunu bozmanın ve böyle bir ihtimalin de olduğunu aklımıza sokmanın alemi var mı?

Yıllar önce “Hayat Öldürür” başlıklı bir fotoğraf akışı, bir slide-show yapmıştım. Akış beklenmedik bir noktada bitiveriyor, perdede en son şu yazıyordu: “Güzel bir ölüm bekleyerek büyük bir kumar oynuyoruz.”

Biz insanlar doğa koşullarıyla -ki buna kendi doğamız da dahil- yetinmiyor, kendi çevremizi inşa ediyoruz. Barınacak bir kovuk aramıyor, o kovuğu meydana getiriyoruz. Yemeğimizin karşımıza çıkmasını beklemiyor, onu kendi kararlaştırdığımız adreste yetiştiriyor, kendi karar verdiğimiz saatte yiyoruz. Ne zaman doğacağımıza bile karar verilebiliyorken, ne zaman öleceğimizi doğa koşullarına, tesadüflere, olayların akışına mı bırakacağız? Bu kadar temel, bu kadar nihai bir olgu üzerinde karar hakkımız neden olmasın?

Akıllara bu ihtimali sokan intihar haberleri insanları ikiye böler: rahmetliyi korkak ve güçsüz, hayata tutunamamış bulanlarla, aksine cesaretli, dirayetli, kararlı, hayatının dizginlerini eline alabilmiş bulanlar. Belki her ikisi de farklı ölümler için doğrudur. Gerçi, kimi intihar girişimlerinin, hatta çoğunun göstermelik olduğunu da unutmayalım. Kararlı olanlar, “gel beni kurtar, iyi durumda olmadığımı, sana ne kadar çok ihtiyacım olduğunu daha nasıl anlatayım,” demeden çekip giderler.

“Galip” projesinin açılış konuşmasını benim yapmamın istenmiş olması bile aslında manidar. Zira ben kendi kendime öğrendiğim ya da öğrenme sürecini kendi çabamla şekillendirdiğim fotoğrafçılığımın yanında, üniversitede psikoloji eğitimi aldım. Elimizde de psikolojik yanı ağır basan bir vaka var. Öyle kabul ediliyor. İntihar patalojik bir vakadır ya her zaman.

Galip’in hayatta olmamasının ötesinde, kendi hayatına son vermiş olması, geriye bıraktıklarının üzerini bir kırağı tabakası gibi örtmüş durumda. Projenin duyurulmasıyla birlikte paylaşılan arşiv fotoğraflarına başka bir gözle bakamıyoruz. Bu kareleri çeken Galip, kendine kıydı.

Birer hafiye gibi her bir ayrıntıyı inceliyoruz. Onu geri getiremeyiz ama belki ibretlik bir öykünün ipuçlarını bulabiliriz. Nerelere gitmiş? Kimlerle zaman geçirmiş? Kendi çehresini nasıl şekillendirmiş? Nasıl çalışmış, nasıl eğlenmiş? Canına kıyacağının belirtileri öteden beri ortalıktaymış da yakınları, hatta kendisi bile bunları önceden görüp önlem almayı becerememiş mi? Kullanmayı seçtiği fotoğraf makinesi, filmlerini sakladığı kutunun nerelerinin aşındığı, kimliğindeki elyazısı ve taktığı gözlük bile biz sıradan insanlarınkinden çok daha farklı, çok daha anlam yüklü görünüyor, o anlamı bulup çıkaramasak bile.

Bu bakımdan, belki de Galip pek umursamadığı için iyi korunmamış olan, talan edildikten sonra geriye kalmış gelişigüzel bir seçki olduğu anlaşılan çalışmaları bana bu projede nispeten tali görünüyor.

Galip’in öyküsünün yarattığı aura çok daha belirleyici.

Biz bugün bir insanı anmak için bir araya geldik. Fotoğraflar üzerinden iz sürmemiz hem az önce belirttiğim nedenle, hem de hiç kimse mesleğine indirgenecek kadar yalınkat olmadığından olanaksız. Galip’in yegane niteliği fotoğrafçı olması mıydı? Bu hangimiz için böyle? Tüm yaşadıkları, sevgileri, tutkuları, düşkırıklıkları, aile bağları, ideal bir dünya tahayyülü fotoğraflarına mı sindi?

Galip arkadaşlarıyla neler konuşurdu? Şakacı mıydı? Nasıl müzik dinlerdi? Çekime gittiğinde insanlarla nasıl bir iletişim kurardı? Sarhoşluğu nasıldı? Dinibütün müydü? En çok neye sevinir, neye üzülür, nelere öfkelenirdi?

Bu soruların yanıtlarını fotoğraflarında bulabilir miyiz?

Her biriniz kendinizi ve uğraştığınız işi düşünün. Bu saydıklarım yaptıklarınıza sirayet ediyor mu ve etmeli mi?

Yanıt evet ise, neden sirayet etmeli?

Biz göçüp gittikten sonra hatıramız yaşasın diye mi?

Belli ki, bedenimiz ve canımız bize ait olmadığı gibi, hatıralarımız, deneyimlerimiz, hissettiklerimiz ve iki kulağımızın arasında, iki gözümüzün arkasında biriktirdiklerimiz de bize ait değil.

 

 

Reklamlar

Written by Orhan Cem Çetin

03 Şubat 2019 at 00:55

Ben şimdi sensiz ne yapacağım?

with one comment

Güncel SANAT Aralık 2014 için, kaygı hakkında kaleme aldığım yazım.
İyi okumalar.

Yakınlarda -kendi isteği ile ve terk eden taraf olarak- uzun süredir birlikte olduğu sevgilisinden ayrılan genç bir arkadaşım, kendisini ziyadesiyle mutsuz hissettiğini, yıkıldığını, çaresizleştiğini, ne yapacağını bilemez halde olduğunu anlatıyordu. Tümüyle gereksiz pahalı eşyalar satın alıyor, hiç adeti olmayan saçma işler yapıyor, kişilik değiştirmiş gibi davranıyormuş. Öyküsünün bir noktasında, “Hafızamın bir bölümünü kaybetmiş gibiyim,” demez mi?

Yıllar önce anksiyete ölçümü hakkındaki bir makalede, insanlarda en yüksek düzeyde kaygıya yol açan travmanın, eşin ölümü olduğunu okumuştum. Şaşırmamak elde değildi. Evlat değil, anne, baba ya da kardeş değil de eşin ölümü.

Öte yanda, birlikte uzun yıllar geçirmiş yaşlı çiftlerden birinin ölmesi halinde diğerinin de kısa süre sonra, hatta kimi zaman saatler içinde hayatını kaybettiğini çokça duymuşuzdur.

Demek ki ayrılık anksiyetesi bu denli güçlü, kimi zaman ölümcül olabilen bir sarsıntı. Acaba neden? Sadece çok sevdiğimiz birini kaybetmenin acısı mı bu? Yoksa temelde daha farklı, derin üzüntüyle açıklanamayacak, hatta onun üzerine binen, yoğun gelecek korkusu ve çaresizlik duygusu yaşatan çok daha yıkıcı bir darbe mi yiyoruz böyle durumlarda?

Cenazenin arkasından, “Ben şimdi sensiz ne yapacağım?” diye feryat edenler aslında sorunun yanıtını vermiş oluyorlar.

Arkadaşım da, sevgilisiyle birlikte hafızasını da kaybettiğini söylerken kendi şiddetli sarsıntısı hakkında çok isabetli bir saptamada bulunmuştu. Ayrılık gerçekten bir hafıza kaybı. Ortak yaşam inşa ettiğiniz kişiyle zaman içinde ortak bir hafıza da oluşturuyorsunuz. Bazı şeyleri bilmeyi, düşünmeyi, yönetmeyi ona bırakıyorsunuz. İşbölümü gereği aynısını o da size yapıyor. Ayrılık, söz konusu bilgiler ve deneyimler bütününden de kopma anlamına geliyor. Ölüm bu kopuşu kesin kılıyor.

Hafıza ve huzur arasındaki derin ilişkiye değinmeyi bir başka yazıya bırakarak, toplumların da çoğu kez birey gibi davrandığını hatırlayalım. Tüm insanlık tarihsel olarak, büyüyen bir bebeğin geçtiği evrelerden geçiyor adeta. Ayağa kalkmak, konuşmaya başlamak, okuma-yazma öğrenmek, farkındalık geliştirmek, benmerkezcilikten sıyrılmak, oyuncu olmak, zeka ve ahlak gelişiminin evrelerinden geçmek vs. dahil.

Şu an kaç yaşındayız bilemiyorum ama, bu benzetmeyi kabul edecek olursak, ayrılık anksiyetesini de toplumsal ölçekte tatmamış olmamız mümkün değil. Toplumsal kopuşlar, tahrip edilen tarihi değerler, erişilmez hale gelen sanat eserleri, eskiden kardeş iken düşmanlaşan topluluklar, izleyicisine küsen sanatçılar, bilime küsen toplumlar.

Bütün bunlar, bu ayrılıklar, terk edişler ve terk edilişler içten içe bizi kahrediyor ve belki de sonumuzu hazırlıyor. Ne dersiniz?

Orhan Cem Çetin

Kasım 2014

 

Written by Orhan Cem Çetin

13 Aralık 2014 at 17:28

Pardon geç kaldım, sanat art, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , ,

Gül yağı // Stinking oil of rose petals.

leave a comment »

Gül yağı.

Bunu hangi aklıevvel icat etmiş?

Ah bu koku bana ölümden başka neyi çağrıştırabilir ki?

ÖIümün parfümü. Son lüksüm.

 

 

Stinking oil of rose petals.

One good reason to be careful with this flimsy bottle.

Who the hell invented this perfume of the dead?

Why am I still keeping it so many years after the funeral?

 

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by Orhan Cem Çetin

17 Ağustos 2014 at 02:40

Ölmek için mükemmel bir an. // A perfect moment to die.

with 2 comments

Written by Orhan Cem Çetin

12 Aralık 2013 at 00:26

çektim i_shot, duvar kağıtları, wallpapers kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

%d blogcu bunu beğendi: