postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Posts Tagged ‘Orhan Cem Çetin

Ayak6 18 yıl sonra Evin’de. // Ayak6 is now at Evin 18 years after it was first performed.

leave a comment »

 

 

Ayak6 / Orhan Cem Çetin / 2018

İlk kez 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sanat Bayramı sırasında iki farklı noktada gerçekleştirdiğim, asfalt yol üzerine Polaroid T59 emülsiyon transferi eylemini 2 Ekim akşamı Evin Sanat Galerisi‘nde, Sahne Arkası başlıklı sergimizin açılışında tekrarladık. Kullandığımız fotoğraf da yine 2000 yılında, Maslak’taki stüdyom Hezarfen Fotografya’da Sinar F2 ile çektiğim, ilk eylemde kullandığım fotoğrafla aynı seriden 4×5″ boyutunda bir Polaroid T59 idi. Fotoğrafta tabii ki Figen Evren oynamıştı. Bu iş de ilki gibi kısa sürede yok olacak, zira galerinin zeminine uygulandı. 3 Kasım 2018’e kadar, geriye ne kaldıysa görebilirsiniz. Neyse ki görecek, dinleyecek ve okuyacak başka şeyler de var.

Sahne Arkası / Backstage / 02.10 – 03.11.2018

Reklamlar

Sahne Arkası // Backstage

leave a comment »

SAHNE ARKASI // BACKSTAGE | ORHAN CEM ÇETİN | SERGİ

2 EKİM-3 KASIM 2018

KÜRATÖR: EDA YİĞİT

Büyük Öpücük // The Big Kiss // Orhan Cem Çetin 2018

Orhan Cem Çetin Evin Sanat Galerisi’nde “Sahne Arkası” isimli kişisel sergisiyle 2 Ekim’de izleyici karşısına çıkıyor. Sanatçı şimdiye kadar ürettiği çalışmaları farklı bir bakışla incelerken, alternatif yöntemlerine yenilerini ekliyor. Ürettiği eserlerin taşıdığı anlam katmanlarını, kurgulanma biçimlerini, oluşum süreçlerini yeniden düşünerek eleştirel ve cesur bir görme biçimini inşa ediyor. Farklı dönemlerde ürettiği yeni ve görülmemiş işleriyle, fotoğrafın dünyasına incelikle dokunuyor. Sanat serüveni içinde hem bir bellek arkeolojisi hem de fotoğraf üzerine kabullenilmiş ya da kabul görmüş anlamları yerinden oynatmaya niyetleniyor.

Uzun zamana yayılan alternatif bir estetik arayışından, güzel ya da çarpıcı bir fotoğraf yapmaktan, anlamlı bir fotoğraf yapmaya uzanan bir yolculuk karşımıza çıkıyor. Bu yolculuk, varoluşla ilgili felsefi bir tartışma, estetiğin gücünden ve çarpıcılığından beslenerek bize ulaşıyor.

Video işlerin de yer alacağı sergi, açılış performansı ve sanatçı söyleşisiyle Ekim ayında sizleri bekliyor. Ayrıca Orhan Cem Çetin’in şimdiye kadar yayınlanmayan TutKeep isimli kitabı ilk kez basılıyor. 2004 yılında basılan ve baskısı tükenen Bedava Gergedan isimli kitabı ise sergi kapsamında yeniden yayınlanıyor.

Saklı çekmecelerden, bir köşede yeniden açılmak üzere bırakılmış dijital arşivden özenle seçilmiş bellek, doğa, varoluş, kader, hüzün, mülkiyet ve zaman gibi ortak kavramlar buluşuyor. Tesadüflerin evreni içine yerleşmiş hikaye ve renklerin bir araya getirilmesi için Eda Yiğit, Orhan Cem Çetin’i mercek altına alarak serginin küratörlüğünü üstleniyor.

Sergi, 2 Ekim’den 3 Kasım 2018 tarihine kadar Evin Sanat Galerisi’nde görülebilir.

Afrika // Africa // Orhan Cem Çetin 2018

Orhan Cem Çetin Hakkında

Fotoğrafçı vs.
1960 yılında İstanbul’da doğan Çetin, fotoğraf alanında kendisini yetiştirdi. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde lisans, İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisans derecesini tamamladı.

İlk kişisel sergisi Tanıdık Şeyler‘i 1988 yılında açtığında, fotoğrafa alternatif yaklaşımı ile dikkat çekti. Çetin, o tarihten bu yana çok sayıda kişisel proje gerçekleştirmiş, farklı disiplinlerden sanatçılar ile birlikte çok sayıda ortak projede yer almıştır. Sanatçı, sergi, gösteri ve performanslarında kavramsal, disiplinlerarası ve cesaretli tutumu ile tanınmaktadır.

Fotoğraf editörlüğü, çevirmenlik ve fotoğraf yazarlığı da yapan, kişisel çalışmaları, denemeleri ve eleştiri metinleri farklı basılı ve on-line mecralarda yer alan Çetin, sanat çalışmalarının yanı sıra hayatını fotoğrafçılık, fotoğraf alanında danışmanlık ve fotoğraf eğitmenliği yaparak kazanmaktadır. Halen Bahçeşehir Üniversitesi Fotoğraf ve Video bölümü eğitmen kadrosundadır. Çetin, Sanatorium Galeri tarafından temsil edilmektedir.

Sanatçının 2000 yılında Karakutu Cep Fotoğraf Albümleri dizisi içinde yer alan bir mini albümü, 2004 yılında ise fotoğraf ve kara mizah içeren metinlerden oluşan kitabı Bedava Gergedan (Okuyanus Yayınevi) yayınlanmıştır.

 

Eda Yiğit Hakkında

Küratör

1984 yılında Ankara’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir Planlama Bölümü’nde lisans, aynı okulda Kentsel Planlama programında yüksek lisans derecesini tamamladı. MSGSÜ Sosyoloji Bölümü Doktora programında kolektif bellek üzerine araştırmalarını sürdürmektedir.

2009 yılında Sabancı Üniversitesi işbirliğiyle Osmanlı Bankası Müzesi’nde sözlü tarih eğitimi alarak, sözlü tarih alanındaki birikimiyle müzecilik ve sanat alanında üretimler gerçekleştirmektedir. 2013 yılından bu yana Karşı Sanat Çalışmaları bünyesinde, 2016 yılından bu yana TÜYAP Sanat Fuarı Artist bünyesinde koordinatörlük görevini yürütmektedir. 2013 yılında “Gezi Direnişi 27 Mayıs-18 Haziran 2013”adında hazırladığı kronolojik belgeleme çalışması kitap olarak yayınlandı.

2015 yılında Evin Sanat Galerisi’nde Nuri İyem 100 Yaşında Portre sergisinde Sözlü Tarih Uzmanı olarak arşiv çalışmasını gerçekleştirmiştir.

 

Evin Sanat Galerisi
Bebek Deresi Sok. No :13
Bebek Beşiktaş İstanbul
0 212 265 81 58
www.evin-art.com 
Pazar günleri hariç her gün 11:00-19:00 saatleri arasında gezilebilir. 

 

Gevende // Kırınardı // Kapak Çalışması

with 2 comments

redo_gevende_redbubbles_orig_aspect_2

Pek az işi bu kadar büyük bir tatminle yaptım.

Yaz bitmişti. Okan aradı. “Yeni albüm geliyor, seninle çalışmak istiyoruz, buluşalım mı?” dedi. Sıkıntılı günlerimdi. Bundan daha güzel bir haber gerçekçi olmazdı ve doğrusu aksi de beni üzerdi. Sahiden üzerdi. Kasım ayında Beşiktaş’ta bir kafede buluştuk. Ahmet ve o gün tanıştığım Ulaş da vardı. Bana nelerden esinlendiklerini anlattılar. O sırada kesin olmamakla birlikte albümün adını söylediler. Dinletebilecekleri bitmiş kayıt da pek yoktu henüz. Ben de kendi fotoğrafçılığımda son zamanlarda nelerin ilgimi çektiğinden, neleri merak etmeye değer bulduğumdan söz ettim.

“Kırınardı”

Bu sözcüğü aklımda evirip çevirerek, o gece Ulaş’ın yolladığı SoundCloud bağlantısından son halini almamış birkaç işi defalarca dinledim.

İki hafta kadar sonra ilk fotoğrafları gösterdim. Biraz üzerinde konuştuktan sonra ikinci seti yaptım ve şu anda albümün duyurusu ile birlikte görünür olan yukarıdaki kare bu setin içinden seçildi.

Aşağıda, Kırınardı için yukarıda anlattığım süreçte, 2016’nın son aylarında yaptığım yüzlerce fotoğraftan son tura kalanları görebilirsiniz. Baştaki yeşil yaprak dokusu olanlar ilk settendir.

Gevende’ye minnettarım. Tüm sürece tarifi imkânsız güzellikte bir tat katan Ulaş’a ve albümün grafik tasarımını yapan, fotoğraflarımı boşlukta sallanmaktan kurtaran Elif’e özellikle teşekkür ediyorum.

Bu bir ticari çalışma değildi. Bir sanatçı dayanışmasıydı. Kendimizi birbirimize teslim edebilmemiz sayesinde gerçek oldu. Gevende’nin müziği bana bunları yaptırttı.

 

Başlamak lâzım. // Time to start

with 2 comments

Written by Orhan Cem Çetin

19 Nisan 2016 at 00:14

Benimsin // I Own You

leave a comment »

benimsin__blue_coin_detail

Mavi Para (Detay) // Blue Coin (Detail)

 

 

Benimsin

Ben de seninim.

İkimizden birini oluşturan örgü tümden çözülüp, yeni sahiplenmeler kaçınılmaz olana dek.

 

 

I Own You

And you own me.

Till the lattice that forms either one of us disintegrates altogether and new appropriations become inevitable.

 

16.02.2016 – 18.03.2016
Sanatorium Gallery
İstanbul

 

 

 

 

 

Written by Orhan Cem Çetin

15 Şubat 2016 at 23:33

Sanatorium Yüce’ye Karşı // Sanatorium vs Sublime

leave a comment »

Tanrı İzin Verirse I // If God Permits I // OCÇ 2014

Tanrı İzin Verirse III // If God Permits III // OCÇ 2014

 

 

 

Tanrı İzin Verirse I ve III // If God Permits I and III
(O. Cem Çetin 2014)

 

Devamı için: 
KARMA SERGİ

YÜCE / SUBLIME

24 Haziran – 19 Temmuz 2014 

Bizi aştığını hissettiğimiz kavramlarla ve duygularla nasıl başa çıkıyoruz? Evrenin, aşkın, iktidarın, toplumun, ailenin kapsayıcı etkisinin karşısında benliğimizi nasıl kuruyoruz? Kullandığımız dil, ‘yüce olan’ karşısında deneyimlediğimiz çaresizlik, dehşet, haz, sonsuzluk gibi hisleri anlatmaya yetmediğinde ne yapıyoruz? Nefes kesici olan ile nefessiz bırakan birbirine karıştığında neler oluyor?

Sanatorium sanatçıları,Ludovic Bernhardt, Luz Blanco, Orhan Cem Çetin, Erol Eskici, Handan Figen, Ahmet Doğu İpek, Çağla Köseoğulları, Kemal Özen, Yağız Özgen, Zeyno Pekünlü, Sergen Şehitoğlu ve Sevil Tunaboylu, bu sergiyle ile, ‘Yüce’ olana dair deneyimlerini, metafizik çağrışımlardan, yücenin gündelik hayatımızda kurduğu iktidar ilişkilerine kadar çeşitlilik gösteren çok katmanlı bir zeminde izleyiciye sunuyor. 

 Serginin küratörlüğünü Elif Gül Tirben yapıyor.

(Basın duyurusundan)

Written by Orhan Cem Çetin

15 Haziran 2014 at 11:41

35 senelik kişisel arkeoloji

with 5 comments

İstanbulArtNews / Ocak 2014 / Röportaj: Nilüfer Şaşmazer / Fotoğraf: Işık Kaya
 

Plato Sanat’ın organize ettiği Portfolyo Serisi başlığı altında çalışmaları yer alacak ikinci sanatçısınız ve bu seri biraz da retrospektif yanı olan bir seri. Sizce retrospektif bir sergi açmanın vakti gelmiş miydi?

Bu sergi benim için biraz değil, tam bir retrospektif. Zaten Marcus Graf da ilk öneriyle geldiğinde, sana retrospektif yapmak istiyoruz diye ifade etmişti. Ve, evet, sanırım vakti gelmiş. Sergiyi ziyaret edenler 1978’den bu yana yaptığım çalışmalardan öne çıkan örnekleri görebilecekler. Salonun izin verdiği ölçüde, olabildiğince çok iş sergilemeye çalıştık. Buna karşın bazı seriler yer almıyor. Hepsi dikkate değer olmasa da 35 senenin ürünü günyüzüne çıktı.

Çok küçük yaştan beri fotoğrafın içindesiniz, sayısız fotoğraf çekmişsinizdir, ilk serginizi de 1988’de açmıştınız. Retrospektif niteliği taşıyan bu sergiyi hazırlarken geriye dönüp işlerinize, sergilerinize baktığınızda Orhan Cem Çetin size dışarıdan nasıl göründü?

Kişisel arkeoloji; çok sarsıcı oldu. Naif, dekoratif işlerden daha kavramsala, kişisel öykülere, sadeliğe gittiğimi gördüm. Yine de eskiden çok daha cesaretli, daha atakmışım. Giderek akademikleştiğimi, daha az risk aldığımı, ama bir yandan da çok daha disiplinlerarası bir tavıra yöneldiğimi görüyorum. Bir sanatçı olduğuma karar vermem zaman aldı. Malum, sanat eğitimi almadım. Kendimi yetiştirme sürecimi, sanatın hayatıma nasıl yayıldığını daha iyi gördüm. Eski işlere bir kez daha alıcı gözüyle bakarken “keşke yapmasaymışım” ya da “keşke öyle değil de şöyle yapsaymışım” dediğim de çok oldu ama bu kadar fazla işin arasında tabii ki sadece zincirin bir halkası görevini yapan, kendisi pek dikkate değer olmayan işler ortaya çıkması kaçınılmaz. Şu anda bulunduğum nokta çocukluk hayalim olduğuna göre, pek şikayetçi olmamalıyım. Kendimden bir “Aferin!” aldım sonunda.

Son kişisel serginiz 2011 yılında Sanatorium’da açtığınız ‘Yeni Çağ’ sergisiydi ve adı yanılmıyorsam yalnızca dış dünyaya değil, size de işaret ediyordu (bakış açınızın değişmesi, fotoğrafa kattığınız öğeler.. anlamında) Son sergiden bu yana hayatınızda ve sanatınızda neler değişti? Bu sergide izleyiciler nelerle karşılaşacak? Sergide yeni işleriniz olacak mı ya da sergide izleyiciler ağırlıklı olarak hangi (dönem) eserlerinizi görecek?

Evet, Yeni Çağ hem dünyanın (özellikle Türkiye’nin) hem de benim yeni bir dönemime işaret ediyor, öncesine göre daha ağırbaşlı, daha klasik işlerden oluşuyordu; bu bir açlıkmış sanırım bende. Sonrasında, aynı görsel nitelikleri kullanarak daha şiirsel, daha kişisel, daha cesaretli olan ve metinle, gündelik hayatla, düşünceler dünyasıyla daha girift ilişkiler oluşturmaya çabaladığım Herkes İçin Duvar Kağıtları serisi geldi. Bunların büyük bir bölümü Plato’da görülebilecek. Zamanında fotoğrafçılar dünyasının içinde kapalı kalmış olan erken dönem işleri de göstermek istedik. 1988, Tanıdık Şeyler ve 1993 Renk’arnasyon serilerinden hala çok sevdiğim örnekler var sergide. Bazıları şimdiye dek sadece ekrandan görülebilmiş, bazıları hiç görülmemişti.

Fotoğraf sanatçısı, akademisyen, ayrıca eğitimci, danışman, çevirmen, yazar, blogger, radyo programcısı, müzisyen… yabancıların dediği gibi “birçok şapka” taşıyorsunuz. Bunlar arasındaki dengeyi nasıl tutturuyorsunuz? Bunlar birbirini tamamlayıp besleyen şeyler mi?  

Tutturabildiğimden pek emin değilim. Çok bunaltıcı olabiliyor. Nasıl bu hale geldiğini de pek anlayamıyorum ama sanırım bu bir hayatta kalma, aklını koruma stratejisi benim için. Sürekli kendimi meşgul etmek zorundaymışım gibi geliyor. Üstelik listenizde önemli eksikler bile var. Birbirlerini besliyorlar mı? Evet kesinlikle. Sürekli hayata farklı perspektiflerden bakma, aynı gün içinde defalarca kişilik değiştirme şansım oluyor. Bir alanda elde ettiğim deneyimleri diğerine transfer etmeyi deniyorum.Düşünmek için bolca malzeme topluyorum. Son tahlilde hepimizin yapmaya çalıştığı şey hayatı anlamlı bir bağlama yerleştirmek, yaptıklarımıza anlamlı nedenler bulmak değil mi? Farklı işler yapmak bunun bir tür çapraz sağlamasını yapabilmeyi de sağlıyor.

Hem dijital fotoğraf kullanımı konusunda hem de Türkiye’de internet ortamını fotoğraf sergisi için kullanma anlamında ilklerden birisiniz. Fotoğrafın instagram gibi araçlarla “demokratikleşmesi” ya da kolay erişilebilmesi nedeniyle kavramsal fotoğraflar dahi kolay üretilebilir hale geldi. Sizin hem bu durumu nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum hem de buradan yola çıkarak bir instagram fotoğrafı sanat eserin sayılır mı sorusunu tartışmaya açmak istiyorum. (Mesela sizin de instagram hesabınız var, bunları birer eser olarak görüyor musunuz?)

Kimi zaman evet, kimi zaman hayır. Picasso ayakkabısını boyadığında bu bir sanat eseri mi oluyordu? Bir üretimi ya da davranışı sanat eseri haline getiren onun hangi elden çıktığı ya da formatı değil, arkasındaki niyet ve beyan olduğuna ve dolayısıyla istisnasız her şey bir yapıta dönüşebileceğine göre, Instagram da bu potansiyeli taşıyor. Ben başından beri herkesin fotoğraf çekebiliyor ve paylaşabiliyor olmasını çok ama çok olumlu buluyorum. Herkesin bu yolla sanata bir giriş yapma şansı oldu ve sanat yukarı doğru hızla itiliyor. Ayrıca zaten daha çok insanın yazıp çiziyor, görüntü üretiyor olması öteden beri arzu edilen bir durum değil miydi? Fotoğrafın bulunmasında insanları heyecanlandıran önemli bir nokta da tıpkı matbaanın bulunuşunda olduğu gibi, bir düşünce ürününün artık sınırsızca çoğaltılabilecek olması değil miydi? Sanatın yaygınlaşması bir kültür politikası, bir misyon değil miydi? Şikayetleri samimi bulmuyorum. Sanki mevcut ve müstakbel sanatçıların yerlerini koruma, “sanatçı” payesini korunaklı kılma gibi bir motivasyonları var alttan alta.       

Çalışmalarınızın bir kısmı “belgeleme”ye odaklanırken diğer bir kısmı kavramsal ya da kimileri daha da farklı… Serilerinizin birbirine benzemediğini ve sizi kategoriye sokmanın zor olduğunu siz de belirtmiştiniz ama bana kalırsa sahip olduğunuz mizah duygusu ve araştırmacı yönünüz göze çarpan ortak noktalar, ne dersiniz? 

Kesinlikle katılıyorum. Değişkenliği seviyorum. Farklı formatları denemek çok ilgimi çekiyor. 90’ların sonlarında internet tabanlı edebiyat dergisi Altzine’de “Kurşunsuz Asker” takma adıyla yazarken de her ay farklı bir üslup, farklı bir yapı deniyordum. Ama ortak olan, dediğiniz gibi mizah, hatta kara mizah ve çok katmanlı işler yapma çabasıdır. Mizah, hem sanatçının hem de izleyicinin zekasını parlatıyor. Sürpriz içerdiği için keşif duygusu yaşatıyor. Sanatçı ile izleyici arasında çok daha yoğun, daha sağlam bir köprü kuruyor. Gündelik hayatta da böyle. Yakından tanıyanlar, arkadaşlarım, öğrencilerim iyi bilirler, şakacıyımdır çok. Hayatı yumuşatan da birşey bu belki; varoluşun bedeli olan karamsarlığa karşı incecik bir kalkan.

Bir yerde fotoğrafçılardan çok farklı disiplinlerden sanatçılarla bir arada olmaktan zevk aldığınızı söylemiştiniz, sizin fotoğraf dışında video, film,resim, heykel vb. farklı alanlarda üretimleriniz oldu mu?

Tek tük oluyor. Birkaç örnek görülebilecek Plato’da. Ama özellikle hareketli görüntünün fotoğraftan bütünüyle farklı bir dil olduğunu düşünüyorum ve o alana girmeye çekiniyorum. Fotoğrafı sinemaya geçmek için bir basamak, bir alıştırma, bir aşama olarak görenleri de uyarıyorum. Çok farklı disiplinler. Çok farklı diller ve korkarım aynı zihnin içinde uyumsuzlar. Benim için fotoğrafın yanında önde olan diğer disiplin yazıdır. Kimi zaman da performans. 

Aslında çok uzun zamandır bu işin ve sanatın içinde olmanıza rağmen sizinle aynı dönemden ya da aynı yaşlardaki sanatçılardan daha farklısınız, göz önünde olmayı mı sevmiyorsunuz yoksa diğer meşguliyetleriniz mi sizi engelliyor?

Galiba her ikisi de. Ayrıca ben esasen çok mahçup birisiyim, kimi zaman fobi derecesinde. Tüm sanat üretimim belki de toplumla uzaktan mesajlaşmak gibi benim için. Daha emniyetli, daha kontrollu bir temas. Bilinmek, izlenmek tabii ki bana haz veriyor ama bizzat değil, işlerimle. Kim bilir belki bu da bir “imaj” inşa etme şeklidir. Her alandan birçok sanatçı ile tanıştım, zaman geçirdim, birlikte iş yaptım. Aralarında efsaneleşmiş insanlar da var. Kimileri için, “Keşke hiç tanışmasaymışım,” diye aklımdan geçirdiğim olmuştur. Takdir, itibar arttıkça, onu koruma endişesi de artıyor. Bu da beni yalnızlaştırıyor olabilir.

Eğitimci yanınız çok önemli çünkü yıllardır birçok kurs, dernek ve üniversitede binlerce öğrenciniz olmuştur. Bu eğitimci kimliğinizi ve derslerde teknik mi yoksa daha sanatsal bakış açısına mı ağırlık veriyorsunuz? 

Tekniği önemsiyorum. Fotoğrafçılık ne yapalım ki teknik bir iştir ve bir fotoğrafçının paletini hakim olduğu teknikler oluşturur. Ama teknik, düşüncenin hizmetkarıdır. Öğrencilerime de bunu telkin ediyorum. Deneyin, öğrenin, zamanı gelince kullanabilecek durumda olun ama asla teknikten düşünceye doğru gitmeye çalışmayın. Bana projelerini anlatmak isteyen öğrencilerim ilk iş fotoğraflar tarif etmeye girişiyorlar. Bunu doğru bulmuyorum. Öncelikle önermeyi duymak istiyorum. Bu proje neden yapılıyor? Nerelerden esinlendi? Hayatı nasıl yorumluyor? Kişisel motivasyonlar nelerdir? Yapılmış benzer işlerdeki yaklaşımlar nelerdir, vs. Ancak bu sorular yanıtlandıktan sonra sıra teknik çözümlemeye gelebilir. Teknik nasıl olsa öğrenilir, hatta gerekirse bilen, yapabilen birine yaptırılır. Ama sanatsal ifade kendi içinizden çıkmalıdır ve bu öğrenilmez, keşfedilir.

Bir öğrencime tek bir şey öğretmem gerekseydi, şüpheci olmayı öğretirdim, ışık ayarını değil.

Aralık 2013
%d blogcu bunu beğendi: