postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Posts Tagged ‘Pardon geç kaldım

Sanat dünyası kedilerin eline mi geçti?

leave a comment »

İstanbul merkezli tematik aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta, temayı 1 ay gecikmeyle izleyerek yazmaya devam ediyorum.
Ağustos 2014 için, sokak sanatı hakkında kaleme aldığım yazım aşağıda.
İyi okumalar.

 

Sokak kedisi olmanın kuralları yazılsaydı, ilk madde herhalde şu olurdu:

“Yemeğini asla bulduğun yerde yeme.”

Acaba sanat dünyası da kedilerin eline mi geçti? Zira sanat, hemen her zaman bulunduğu yerden apar topar alınıyor, gizli, steril, korunaklı bir yere götürülüyor, yesinler diye.

Oysa en başta böyle değildi; ihtiyaç hasıl olduğunda, öfkede, cenazede, ayrılıkta, deli sevinçte, hemen oracıkta beliriyor, oh, taze taze yeniyordu.

Yıllar önce, parçası olduğum bir performansı (Ütü Masası / Ayak Takımı performans grubu: Öykü Potuoğlu Cook, John Cook, Figen Evren ve ben) izledikten sonra gelip beni bulan ve birlikte bir radyo programı yapmayı teklif eden Ceyda Karamürsel sayesinde, “Radyo Sanatı” diye anılan bir sanat disiplini olduğunu öğrenmiştim. Açık Radyo’da haftada bir gece geç saatlerde yayınlanan, Gaygoni A.G. adını verdiğimiz programda hem arşivlerden mevcut yapıtları yayınlamış hem de davet ettiğimiz sanatçıların canlı performanslar gerçekleştirmesi için platform oluşturmuştuk. Replikas, Baba Zula, Sıfır (Zafer Aracagök ve arkadaşları), Sad Eyed Lemurs, Zeynep ve Özgür Erkekli, Fatih Aydoğdu aklımda kalan isimler.

Radyo sanatı, özellikle Avusturya’da gelişmiş olan bir disiplin. En kısa tanımı, radyo yayını ile aktarılan ses düzenlemeleri, ya da ses heykelleri.

Manifesto şurada (İngilizce): www.kunstradio.at/TEXTS/manifesto.html

Seslerin radyo ile aktarılması, hem sanatçıyı hem de izleyiciyi benzersiz biçimde özgürleştiriyor. Yapıtın eşzamanlı üretilip paylaşılmasına karşın, sanatçı ve izleyici karşı karşıya gelmiyor. Hatta birbirinin nerede olduğunu ya da olup olmadığını dahi bilmiyor. Yapıt, oluştuğu her noktada farklı bir biçim alıyor, ortam sesleri ve radyo cihazına bağlı olarak dinlendiği her noktada farklı ve özgün bir “edisyon” oluşuyor. İzleyici tutsak değil. Dinlemek ya da kulak vermek mecburiyetinde olmadığı gibi, sesi kısıp bir telefon görüşmesi yapabilir, tümden kapatabilir, zaplayabilir ve en önemlisi performans sırasında dilediği gibi öksürebilir ve bir otomobildeyse korna çalabilir.

İzleyicinin özgürlüklerinin farkında olan -bir önceki yazımın sonunda söz ettiğim terbiyesiz- sanatçı da böylelikle dilediği kadar aşırı noktalara gidebilir. Çok daha cesaretli, deneysel, tüm ölçülerin dışına çıkan ses işlerinin üretilmesi böylelikle mümkün olur. Bir gece, Robert Adrian X’in 30 dakika süren ve sadece yoğun, tekdüze alkış sesinden oluşan 1996 tarihli işi Applaus’u yayınlamıştık örneğin. Anonsu duymadan, ortadan giren bazı dinleyiciler radyoyu arayıp arıza olduğunu haber vermişlerdi.

Şuradan bazı ünlü örnekleri dinleyebilirsiniz:

http://alien.mur.at/sound/

Kısacası, sanatla müzelerde, galerilerde, kalın ve pahalı kitaplarda karşılaşmanın mutlaka olumlu tarafları var ama bu biraz da turla seyahat etmeye benzemiyor mu? Tersine, sanatla ona mahkum olmadığınız yerlerde karşılaşmanın nimetleri muhtemelen çok daha fazla. Bunu da, ehlileştirilmesi mümkün olmayan, kafese girmeyen, girerse yemden sudan kesilip ölen, bulduğunuz yerde durup, korkutmadan izlemeniz gereken yabani kuşlara benzetelim.

Ha, bu bir kargaysa ve de elinizdeki cevize göz dikmişse, taş atar kaçırırsınız, olur biter.

 

Orhan Cem Çetin, Temmuz 2014         

Sanatçının terbiyelisi

with one comment

İstanbul merkezli yeni aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta yazmaya başladım.
Gazetenin her sayısı bir konuyu ele alıyor.
Benim, diğer yazarlardan farklı olarak bir önceki sayının konusu hakkında yazacağım köşenin başlığı “Pardon Geç Kaldım”. Umarım uzun ömürlü olur.
Temmuz 2014 / Sokak Sanatı temalı sayıda yer alan ancak intihal hakkında kaleme aldığım yazım aşağıda.
İyi okumalar.

 

19. yy’ın ikinci yarısında Afrika’yı -Nil’i izleyerek- adım adım gezen ve sömürgeciliğin önünü açan ünlü Dr. Livingstone, 1855 yılında bugün Zimbabve sınırları içinde olan bölgedeyken, yerliler ona “kükreyen duman” diye bir yerden söz ettiler. Meraklanarak buraya götürülme teklifini kabul eden Livingstone, inanılmaz bir manzara ile karşılaştı: derin bir kanyona dökülen akıl almaz boyutlarda bir şelale.

Dr Livingstone şelaleye dönemin İngiltere Kraliçesinin adını verdi: “Victoria”

Oysa şelalenin zaten bir adı vardı: “Mosi Oa Tunya”. Yani, yukarıda belirttiğim gibi, Kükreyen Duman.

Dr Livingstone halihazırda nefis bir adı olan şelaleye yeniden ad vermekle kalmadı, üstelik tüm dünyaya burayı kendi bulduğunu ilan etti.  Oysa bulunan Livingstone’du ve oraya lütfen götürülmüştü.

Daha da acısı, tüm kaynakları İngiltere tarafından tüketildikten sonra kaderine terk edilen Zimbabwe’ye bugün gittiğinizde doğal park haline getirilmiş olan şelaleye hala Victoria dendiğini ve parkın girişinde Dr Livingstone’un heykelinin dikili olduğunu görebilirsiniz.

Bu öyküyü çok üzücü, çok can sıkıcı bulmuşumdur. Dr Livingstone’un tarihe Afrikalılara medeniyet ve aydınlık getirme uğurunda can vermiş bir melek olarak geçmesi de cabası.

Öykü bana aynı zamanda sanatın temel dinamiklerinden olan esinlenmenin sınırının nereden çekilmesi gerektiğini de düşündürüyor. “Sıradan” insanların yaşamları, fikirleri, ürettikleri, tıpkı Dr Livingstone’un hoyratlığı ile sanatçılar tarafından yeniden sunulduğunda, yapıtla sonuçlanan zincirin ilk ve orijinal halkası anonimleşirken takdiri toplayan sanatçı oluyor. Bu nasıl oluyor da meşrulaşıyor?

Daha da vahim olan, bir sanatçının başka bir sanatçıya aynı anonimleştirici tavırla esin kaynağı olması. Başıma, hem de birçok kez geldiği için nasıl can yakıcı olduğunu biliyorum. Şunu da biliyorum: Bunu yapan sanatçı kesinlikle intihal, yani hırsızlık yaptığını düşünmüyor. Bu anlamda masum. O, sadece esinlendiğini düşünüyor. Afrika sanatının, Avrupa modern sanatına sevimli bir esin kaynağı olması gibi.

Dr Livingstone güya kölelikle mücadele etmiş. Sanatın bu tavrı da köleleştirici, sömürücü, kibirin zirvesinde bir tutum değil mi?

Ancak itiraf etmeliyim ki, başıma geldiğinde hissettiğim sıkıntı, “Bir dakika, bu iş basbayağı benden alıntı,” diye öfkelenmem, adımın geçirilmemiş olmasına isyan etmem de kibirli, bencil bir tavır.

Galiba her birimizin kendimizi bu anlamda terbiye etmesi gerekiyor.

Gel gelelim, şu da bir gerçek ki sanatçının terbiyelisi değil, terbiyesizi makbul.

Orhan Cem Çetin, Haziran 2014         

Written by Orhan Cem Çetin

09 Temmuz 2014 at 00:21

%d blogcu bunu beğendi: