postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Çakıl taşları // “Just take a pebble and cast it to the sea…”

leave a comment »

Çakıl taşları.

Her biri ayrı bir yolculuğun anısını taşır.

Hangisi hangisinin, işte onu hatırlayamam.

 

“Just take a pebble and cast it to the sea…”

Unforgettable song by Greg Lake.

Remember him?

 

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

26 Eylül 2014 at 00:40

çektim i_shot, benim_sanat my_art, TutKeep, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

İyi Haber // Good News

leave a comment »

Written by occet

23 Eylül 2014 at 06:29

çektim i_shot, benim_sanat my_art kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

Bu yazının orijinali acaba şu anda nerede?

leave a comment »

İstanbul Art News Eylül 2014 sayısında Sinem Yörük’ün “fotoğafta sahtecilik” konusunda hazırladığı kapsamlı dosyasına eşlik eden yazım. İyi okumalar.
Bir sahte Orhan Cem Çetin!

Bir sahte Orhan Cem Çetin!

Fotoğraf, aşamalı bir süreç olduğundan “orijinal” kavramı da yani hangi aşamadaki ürünün orijinal kabul edilebileceği her dönemde tartışmalı bir konu olmuştur. Belki Daguerreotype, Polaroid ya da kamerada pozlanan Cibachrome gibi direkt-pozitif, çoğaltılamayan, tek aşamalı baskı yöntemleri bunun dışında tutulabilir ama böyle tekniklerin sayısı çok az.

Tabii orijinale neden ulaşmak istediğimiz de önemli zira bu, hangi aşamada karar kılacağımızı etkileyebiliyor.

Deneyimli bir fotoğrafçı olmama karşın benim kafam bu konuda karışık ve her geçen gün daha da karışıyor. Bir zamanlar baskılarına sınırlı edisyon garantisi verebilmek için şahitler huzurunda negatiflerini tahrip eden fotoğrafçılar olduğunu hatırlıyorum. Ama şunu da hatırlıyorum ki, çocukluk yıllarımda tanıştığım ilk fotoğrafçılar çoğunlukla vesikalık ve aile portresi çeken semt fotoğrafçılarıydı ve asla negatiflerini müşterilerine vermezlerdi. Zira negatif arşivleri onlara tekrar tekrar iş yaratırdı. Hatta son yıllarda bu sayede önemli sergiler de mümkün oldu, biliyorsunuz. Kısacası negatif sermaye demekti, miras demekti. Neredeyse kutsaldı. Hala öyle.

Bu durumda orijinal negatif. Çok net. Ama negatif kendi başına bir fotoğraf değil. Bir fotoğraf üretme potansiyeli yalnızca. Kendi başına olsa olsa mali veya manevi hak sahibinin kim olduğunu kanıtlamaya yarayabilir ve tek başına kullanılabilecek bir format da değildir. Ancak baskı yapıldığında bir fotoğraftan söz edebiliriz. Örneğin Vivian Maier vakasına bu gözle bakacak olursak, durum hayli karışık.

Geçmişte özellikle basın ve reklam fotoğrafçılarının tercih ettiği diapozitif filmlerin de durumu bir muamma. Polaroid gibi birinci nesil, direkt-pozitif bir görüntü olmasına karşın, saydam ve küçük boyutlu olan diapozitif tıpkı negatif gibi, bir ara aşama olarak kullanılmıştır. Yanılmıyorsam 2005 yılında Steve McCurry İstanbul’u ziyaret etmiş ve Bilgi Üniversitesi’nde bir sunum yapmıştı. Bilgisayardan projeksiyon yapnak yerine, bir Kodak Carousel kullanarak fotoğraflarını doğrudan doğruya 35mm diapozitiflerden gösterdi. Fotoğraflarının gerçek renklerini, keskinliğini de gördük bu sayede diye düşündük. Ünlü “Afgan Kızı” da bu fotoğrafların en başındaydı haliyle. Soru-yanıt bölümünde ben kendisine “Az önce Afgan Kızı fotoğrafının orijinalini mi gördük?” diye sordum. McCurry gülümseyerek, “Tabii ki hayır,” dedi. “Gösterdiğim diaların tümü duplicate (yani dianın diası; iyi birer kopya). Orijinaller National Geographic arşivinden çıkmaz.”

Ben bu soruyu başka bir nedenle sormuştum. Bizi çok etkileyen fotoğrafların; sadece fotoğrafların değil, bir çok yapıtın orijinali ile çoğu kez karşılaşmayız. Yine de onlar hayatımızı kökten değiştirebilir, bizi biz hatta bir başkası yapabilir. Yani sanatın üzerimizdeki şiddetli etkisi çoğu kez kopyalar yoluyla gerçekleşir. Kitap sayfalarındaki, afişlerdeki, katpostallardaki, film sahnelerindeki sorunlu, eksik, cılız temsiller. Bu etkilenmenin şiddeti ve içeriği yapıtın ta kendisi karşısında mutlaka kat be kat artıyor ama kopyaların, röprodüksiyonların gücünü de yabana atmamak gerek. O gün McCurry bile, kendisinden daha ünlü olan fotoğrafının kopyasını bize esas şey niyetine göstermişti ve herkes de perdedeki görüntüyü bu aura ile izlemişti.

Oysa ayağımıza kadar gelen diapozitif, ikinci nesildi. Aslında belki de bu vakada orijinal, söz konusu fotoğrafın ilk kez kullanıldığı dergi kapağı, yani oldukça yüksek tirajlı bir ofset baskı olmalı. Diapozitif ise, çalışmanın kalıbı olarak, olası yeni kullanımlar için saklanıyor. Bizim mahalle fotoğrafçısının tavrından çok farklı değil.

David Hockney’nin, siyah boya kullanarak yaptığı bazı desenleri CMYK matbaa kalıplarına paylaştırıp ürettiği, yapıtın ancak matbaada 4 renk baskı tamamlandığında ortaya çıktığını hatırlayalım. Bu durumda orijinal nerede? Kaç edisyon basılmış oluyor? Bir kitabın sayfalarını bu durumda orijinal bir yapıt olarak kabul edebilir miyiz?

Fotoğrafın, özellikle de Talbot tarafından geliştirilen negatif-pozitif yöntemin heyecan yaratmasının önemli bir nedeni, tek bir negatiften sınırsızca özdeş kopyalar üretilebilecek olmasıydı.

Tıpkı matbaanın bulunması gibi, görsel kültürü, bireysel deneyimi paylaşıma açan, çoğaltan, yayan, demokratikleştiren, herkes için erişilebilir hale getiren devrim niteliğinde bir buluş.

Gelgelelim, sanat alanına girince karşımıza dikilen “biriciklik” meselesini ne yapacağız? Zira auranın önkoşulu olan biriciklik, nadir olma hali, fotoğrafın doğasına, ruhuna aykırı.

Fotoğraf bir belge olarak dolaşıma girdiğinde sorun daha doğrusu söz ettiğim çelişki hafifliyor. Zira bir fotoğrafa sahip olmak istediğinizde, onun tanımlı ve sınırlı koşullar altındaki kullanım hakkını satın almış oluyorsunuz. Size, kullanım amacınıza ve ödediğiniz bedele göre niteliği belirlenen bir kopya geliyor. Siparişinizi de muhtemelen daha kötü bir kopyaya bakarak veriyorsunuz. (Modern toplum için bu büyük bir sorun değil. Satınalma süreci zaten böyle işliyor. Bir yolculuğu bile fotoğrafına bakarak satın alıyor, ürünle ancak ona sahip olduktan sonra karşılaşıyoruz.) Belgesel fotoğraf üreten ajans ve bireyler böyle çalışıyorlar.

Sanatçı iseniz, durum öylesine çapraşık ki (Sanatçı tavrına giren belgeselcilerin durumuna hiç girmeyeceğim). Sanatçı olduğunuzda yukarıdaki yöntemi kullanamıyorsunuz zira sizin satışa çıkarttığınız “şey” kullanım hakkı değil. Sanat ve kullanım sözcükleri zaten birarada iyi durmuyor. Siz fotoğrafı bir görüntü değil, dediğim gibi, bir hak değil, deneyim yaratan bir nesne olarak sunduğunuzdan, tıpkı diğer plastik yapıtlar gibi mevcudiyetini sınırlamanız gerekiyor. Bu zaten herkesçe malum. Ama bu tutum kendi içinde yeni sorunlar doğuruyor.

Örneğin, mevcut edisyonları erişilebilir olmayan ya da sigortalanarak ve gümrükten geçerek yer değiştirmesi hem külfet hem maliyet yaratan büyük parçaların uzak mekanlarda sergilenmesi söz konusu olduğunda, nasıl olsa fotoğraf ya, sergileneceği kentte bir kopya üretiliyor ve o sergileniyor. Teleportasyon gibi! Sergilenen baskının edisyon olmadığı, sadece sergileme amacıyla üretildiği, hatta sergi bitince imha edileceği de belirtiliyor. Özellikle enstelasyonların yıllar sonra farklı mekanlar için yeniden üretildiğini görüyoruz. Başka bir yolu da yok zaten. Ama fotoğrafın durumu farklı. Bu talihsiz baskının, edisyon yani orijinal olduğu söylenen diğer baskılardan en ufak bir farkı yok. Tümüyle özdeş. Bir klon. O nedenle de ömrü kısa ve satılık da değil (Belki kiralanabilir, şu anda aklıma geldi).

Peki ya bu klonlar imha edilmiyorsa? Gizlice bir yerlerde yaşatılıyorsa? Baskıyı yapan kurum bir tane de kendi duvarı için üretiyorsa ne olacak? Hiç önemli değil, zira sertifikası yok. Sanatçı tarafından reddedilmiş, kimliksiz bir evlat o.

Sanatçının çok mu hoşuna gidiyor sanki bu? Kendi işinizin sahtesini üretmiş durumuna düşüyorsunuz ve imha etmek de doğrusu hiç içinizden gelmiyor.

Başıma geldi. Elimde bir hayli sahte Orhan Cem Çetin var; bir kısmını da bizzat ben bastım üstelik. Gerçi sorun değil, benden başka bakan da yok onlara nasıl olsa.

Orhan Cem Çetin

Ağustos 2014

  

MYRKA

leave a comment »

Yıllarca kapalı durdu.

Bana zaten kapalı gelmişti.

İçini bilememek, açmaya kıyamamak hoşuma gidiyordu.

MYRKA.

Hangi dangalak büyünü bozdu?

Ah Myrka, içini biliyorum artık.

 

MYRKA.

A closed, sealed box for years.

It had already defeated, resisted so many tempted owners before it finally came to me.

I liked the fact that I had no idea about what the inside looked like.

I still remember the moment when the battle ended and the seal broke so easily.

Oh, you S.O.B.

Will never forgive you.

 

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

13 Eylül 2014 at 01:28

çektim i_shot, benim_sanat my_art, TutKeep, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Misafir // The guest

leave a comment »

Written by occet

11 Eylül 2014 at 09:03

çektim i_shot, benim_sanat my_art kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

Orkidenin göz önünde ölümü // Apparent death of the orchid

with one comment

Written by occet

04 Eylül 2014 at 01:26

Teşekkürler abi. // Thanks brother.

leave a comment »

Babamın Paris’ten getirdiği, bateri çalan bir kurgulu gorilim vardı. Bayılıyordum ona. Kurulunca gerçekten canlandığına inanıyordum. Tek amacı beni eğlendirmek olan, minik, zararsız, sevimli bir arkadaş.

Abim ise yeşil renkli lastik bir timsahla yetinmek zorunda kalmıştı. Herhalde bu düşkırıklığının etkisiyle bir sabah gorilimi gözlerimin önünde parçaladı.

Yok yere.

O dehşet verici anı asla unutamayacağım. Gorilimin yumuşacık kadife derisi yırtıldığında içinden iğrenç bir toz ve yağ karışımı ile kaplanmış paslı yaylar, dişliler, mafsallar görünmüştü.

O an tiksindim gorilimden.

Teşekkürler abi.

 

I had this clockwork gorilla who played a tiny set of drums. My father had brought it to me from a business trip.

I simply loved it. I truly believed that it came to life when it started moving. It was my best companion, my exchange for sleep.

My brother on the other hand had to settle for a small green rubber alligator.

Probably because of his frustration, he decided to torture me and vandalised my gorilla in front of my eyes.

I will never forget that horrifying moment when the poor creature’s smooth velvet chest was ripped open and I could see the gears and wheels and levers and springs covered with a disgusting mixture of grease and dust.

I puked on the spot. My affair with the gorilla was immediately over.

Thanks brother.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

01 Eylül 2014 at 02:06

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 2.345 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: