postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Sanatçının terbiyelisi

with one comment

İstanbul merkezli yeni aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta yazmaya başladım.
Gazetenin her sayısı bir konuyu ele alıyor.
Benim, diğer yazarlardan farklı olarak bir önceki sayının konusu hakkında yazacağım köşenin başlığı “Pardon Geç Kaldım”. Umarım uzun ömürlü olur.
Temmuz 2014 / Sokak Sanatı temalı sayıda yer alan ancak intihal hakkında kaleme aldığım yazım aşağıda.
İyi okumalar.

 

19. yy’ın ikinci yarısında Afrika’yı -Nil’i izleyerek- adım adım gezen ve sömürgeciliğin önünü açan ünlü Dr. Livingstone, 1855 yılında bugün Zimbabve sınırları içinde olan bölgedeyken, yerliler ona “kükreyen duman” diye bir yerden söz ettiler. Meraklanarak buraya götürülme teklifini kabul eden Livingstone, inanılmaz bir manzara ile karşılaştı: derin bir kanyona dökülen akıl almaz boyutlarda bir şelale.

Dr Livingstone şelaleye dönemin İngiltere Kraliçesinin adını verdi: “Victoria”

Oysa şelalenin zaten bir adı vardı: “Mosi Oa Tunya”. Yani, yukarıda belirttiğim gibi, Kükreyen Duman.

Dr Livingstone halihazırda nefis bir adı olan şelaleye yeniden ad vermekle kalmadı, üstelik tüm dünyaya burayı kendi bulduğunu ilan etti.  Oysa bulunan Livingstone’du ve oraya lütfen götürülmüştü.

Daha da acısı, tüm kaynakları İngiltere tarafından tüketildikten sonra kaderine terk edilen Zimbabwe’ye bugün gittiğinizde doğal park haline getirilmiş olan şelaleye hala Victoria dendiğini ve parkın girişinde Dr Livingstone’un heykelinin dikili olduğunu görebilirsiniz.

Bu öyküyü çok üzücü, çok can sıkıcı bulmuşumdur. Dr Livingstone’un tarihe Afrikalılara medeniyet ve aydınlık getirme uğurunda can vermiş bir melek olarak geçmesi de cabası.

Öykü bana aynı zamanda sanatın temel dinamiklerinden olan esinlenmenin sınırının nereden çekilmesi gerektiğini de düşündürüyor. “Sıradan” insanların yaşamları, fikirleri, ürettikleri, tıpkı Dr Livingstone’un hoyratlığı ile sanatçılar tarafından yeniden sunulduğunda, yapıtla sonuçlanan zincirin ilk ve orijinal halkası anonimleşirken takdiri toplayan sanatçı oluyor. Bu nasıl oluyor da meşrulaşıyor?

Daha da vahim olan, bir sanatçının başka bir sanatçıya aynı anonimleştirici tavırla esin kaynağı olması. Başıma, hem de birçok kez geldiği için nasıl can yakıcı olduğunu biliyorum. Şunu da biliyorum: Bunu yapan sanatçı kesinlikle intihal, yani hırsızlık yaptığını düşünmüyor. Bu anlamda masum. O, sadece esinlendiğini düşünüyor. Afrika sanatının, Avrupa modern sanatına sevimli bir esin kaynağı olması gibi.

Dr Livingstone güya kölelikle mücadele etmiş. Sanatın bu tavrı da köleleştirici, sömürücü, kibirin zirvesinde bir tutum değil mi?

Ancak itiraf etmeliyim ki, başıma geldiğinde hissettiğim sıkıntı, “Bir dakika, bu iş basbayağı benden alıntı,” diye öfkelenmem, adımın geçirilmemiş olmasına isyan etmem de kibirli, bencil bir tavır.

Galiba her birimizin kendimizi bu anlamda terbiye etmesi gerekiyor.

Gel gelelim, şu da bir gerçek ki sanatçının terbiyelisi değil, terbiyesizi makbul.

Orhan Cem Çetin, Haziran 2014         

Written by occet

09 Temmuz 2014 at 00:21

Üçüncü gözünüzün nerenizde olmasını isterdiniz?

leave a comment »

(Artful Living Haziran 2014)

[bu bir kaza değildi.] 'accident', Fine art baskı ve el yazısı, 90x90 cm, 2013 © Cemre Yeşil

[bu bir kaza değildi.] ‘accident’, Fine art baskı ve el yazısı, 90×90 cm, 2013 © Cemre Yeşil

Bu yazı Cemre Yeşil hakkında. İzninizle Cemre’den Cemre diye söz edeceğim; yapay bir resmiyetin alemi yok.

Belki ne onu, ne de beni tanımıyorsunuz ama biz birbirimizi çok iyi biliyoruz. Yakınlarda bana dair bir kitap yaptı. Çocuklarımdan sonra bana verilmiş en güzel hediye. “Orhan Cem Çetin benim evim oldu fotoğrafa başladığımdan beri.” diye yazmış kitabın sunuş yazısında. Aynı analojiyi sürdürecek olsam ben ne derdim acaba diye düşünüyorum. Şöyle desem: Cemre de benim pencerem oldu, kâh dışarıyı kâh kendi suretimi gösterdi bana, dışarısı karanlık olduğunda.

Bu yazının, Cemre’nin kısa süre önce Daire Galeri’de açılan sergisi hakkında olması gerekiyor ama ne mümkün. Belki de bu yazının benden istenmesi bir hataydı zira algımı daraltıp sadece ‘This was / Bak bu’ hakkında konuşmam gerçekten zor. Cemre hakkında önyargısız olmamın çok zor olduğu gibi. Ne de olsa birlikte büyüdük.

Açılışta öğrencilerim vardı. Bazıları aynı anda Cemre’nin de öğrencileri. “Hocam sergiyi nasıl buldunuz?” diye sordular. Ben gülümseyerek, “Cemre ne yaparsa güzel yapar,” diye yanıtladım. İşte bu kadar önyargılıyım.

Sergideki işleri ilk görenlerden oldum. Sınırlı sayıda basılmış bir çeşit kitap, bir derleme halindeydi. Kitabı oluşturan formalar daha önce -ister inanın ister inanmayın- paftalar halinde, Londra’da bir lokantada masa örtüsü halinde sergilenmişti. Çok etkilendim. Bu işi Türkiye’de de sergilemek niyetinde olduğunu ve fotoğraflara eşlik eden notları benim Türkçeleştirmemi istediğini söyledi.

Benim bir mesleğim de çevirmenliktir. Hani, bir insanı iyi tanımak istiyorsan onunla yolculuğa çık derler ya, ben de çevirmenlikten şunu öğrendim: Bir metni iyi anlamak, gerçekten kavramak istiyorsan, onu başka bir dile çevir.

Cemre’nin hayatı hayat yapan irili ufaklı idrak anlarında aldığı notlardan oluşan ve her biri zaten birer cümlecik, birer andaç, birer madalyon olan fotoğraflarına dair İngilizce notlarını sergi künyeleri için Türkçeleştirirken, onu iyiden iyiye anladım, kavradım.

Kavrayışım bana şunu gösterdi: Cemre’de benim için sürpriz yoktu. Zaten bildiğim gibiydi ve fotoğraf çekmek, sanatta yetkinleşmek, sergi yapmak için yaşamıyordu. Yaşadığı için ve bunu öylesine yapmadığı, hayatı tüm tatlarıyla sofrasına koyduğu, bizleri de bu sofraya buyur ettiği için fotoğraf çekiyordu.

Onu tanıdığımdan beri yükselen bilgeliği büyük bir çiçek açmış, içinden muazzam bir şiir çıkmıştı.

Ahu Antmen, sergi kataloğunda yer alan makale zenginliğindeki sunuş metninde, Cemre’nin fotoğrafçılığını kusursuz biçimde konumlandırıyor ve özellikle kurmaca fotoğraf ile tanıklığa dayalı fotoğraf arasında bir ayrım yaptıktan sonra, serginin bu iki tutumu birleştirdiğinden, günümüzde fotoğrafın kişisel bellek ile ne kadar iç içe geçmiş olduğundan söz ediyor. Cemre bizzat vurgulamasa da, tıpkı benim şimdi yapacağım gibi, işlerin cep telefonu çekimleri olması, Instagram ya da onun öncülü olan Polaroid estetiğini, dolayısıyla gündelik paylaşılan hatıra fotoğraflarını çağrıştırmaları, daha doğrusu bizatihi öyle olmaları sergi açılışında konuşuldu. (*) Bunu bana söyleyenler de oldu.

İkiye ayrılıyorlardı. Bir görüş, artık duymaktan sıkıldığım ‘fotoğraf bombardmanı altında olduğumuz’ meselesi, diğeri ise telefon gibi ‘dandik’ bir aletle, saygın bir galeride fotoğraf sergisi açılabilmiş olması nedeniyle dile getirilen takdir.

Her iki görüş hakkında da söyleyeceklerim var.

İlkinden başlayalım. Bunu bana söyleyen bir arkadaşıma, biraz da sesimi yükselterek, “E, ne olmuş durmadan fotoğraf görüyorsak? Ben 55 senedir sesler duyuyorum, üstelik gözümü kapatabilirken kulağımı kapatamıyorum. Bir ses bombardımanı altında yaşıyorum. Ama hâlâ keyifle müzik dinleyebiliyorum. Ayrıca, fotoğraf görmediğimiz anlarda yine de birşeyler görüyoruz. Görüntü bombardmanı bunu da kapsıyor mu?” diye sordum. “Anlıyorum ne demek istediğini,” diyerek uzaklaştı. Diğer konuya geçelim.

Cep telefonuyla çekilen fotoğrafların ‘sanat mertebesine’ yükseltilebilmiş olmasını takdir etmeyi ise herhalde kullanılmış kibrit çöplerinden gemi maketi yapan birisini takdir etmeye benzetebiliriz ki, sergiden alınacak derin hazza böylelikle büyük bir gölge düşürmüş oluruz.

Serginin veya serinin görece daha az konuşulan ama en az fotoğraflar kadar önemli bir başka bileşeni de her birinin altında Cemre’nin elyazısı ile okuduğumuz, ‘This was…’ (Bak bu…) diye başlayan, fotoğrafın hangi anıya dair olduğunu fısıldayan cümleler.

Serginin bize sunduğu hazzı işte buralarda aramak gerekiyor herhalde. Ahu Antmen, benden önce davranıp işleri birer haikuya benzetmiş. Çok haklı. Burada zarif ve şiirsel bir hafıza inşaatı görüyoruz. Bir anı defteri. Metinleri birer ‘resim altı’ (caption) olarak ele almak hata olur. Zira fotoğraflarla metinler arasına bir alt-üst ilişkisi yok. Haikuyu birlikte oluşturuyor, birbirlerine tutunuyorlar. Fotoğraf o anı (bak), metin ise o anın duygu yükünü (bu) ima ediyor.

Üstelik bu gerçek bir yaşam öyküsü. Cemre’nin, işlerin mekân içindeki sıralanış ve boyutlarla oluşturduğu kurgunun üzerinde ne kadar çok kafa patlattığını varın siz düşünün.

Kendi dünyasını büyük bir samimiyetle ortaya koyuyor, bize de kendi hatıralarımızla ilgili anahtarlar veriyor. Bu çıplaklığı bir cesaret addedip takdir edenler de olacaktır ama zaten cesaret sanatın ön koşulu değil mi? Dünyada esasen otobiyografik olmayan bir yapıt var mı?

Bence asıl cesaret de işte burada. Cemre’nin hayali karakterlere, yabancılara ve uzak metaforların arkasına saklanmadan, tıpkı bir performans sanatçısı gibi kendisini bir yapıta dönüştürmüş olmasında.

Yıllar önce bir anket okumuş, sonra aynı soruyu farklı gruplara ben de sormuştum. Soru şuydu: “Üçüncü bir gözünüz olsaydı, nerenizde olmasını isterdiniz?”

Her defasında öne çıkan iki yanıt:

- İşaret parmağımın ucunda.
- Başımın arkasında.

Cemre, “Bak, bu” diyerek ilkini gerçekleştirmiş oldu. Şimdi sıra ikincisinde.

 

Orhan Cem Çetin, Mayıs 2014

 

 


(*) Instagram’ın kare formatı, ekran simgesi, bordürleri ve her fotoğrafın yanına bir not yazma imkânı, esasen Polaroid 600 serisi filmlerden ödünç alınmıştı. Türkiye’de öncelikle Şahin Kaygun, daha sonra Tahir Ün ve Nazif Topçuoğlu bu formatı kullandılar. Şahin Kaygun SX-70 film kullanıyordu ama 600 serisi filmlerin ve Image gibi türevlerinin, hatta günümüzde Impossible adıyla geri gelmiş olan, anında gelişen “integral” filmlerin ortak özelliği, görüntüyü çevreleyen bordürün altta genişlemesidir. Bunun nedeni görüntüyü geliştiren kimyasal keseciklerinin buraya yerleştirilmiş olmasıdır. Ancak yıllar içinde bu alan notlar yazmak için kullanılageldi. Hatta Polaroid, bazı kamera kitlerinin içine ünlü Sharpie asetat kalemlerini de dahil ediyordu zira filmin üstüne herhangi bir kalemle yazılamıyordu. Cemre’nin ‘This was’ serisini de bu geleneğin bir devamı olarak algılamak gerek bana kalırsa.    

 

Written by occet

04 Temmuz 2014 at 10:36

Sanatorium Yüce’ye Karşı // Sanatorium vs Sublime

leave a comment »

Tanrı İzin Verirse I // If God Permits I // OCÇ 2014

Tanrı İzin Verirse III // If God Permits III // OCÇ 2014

 

 

 

Tanrı İzin Verirse I ve III // If God Permits I and III
(O. Cem Çetin 2014)

 

Devamı için: 
KARMA SERGİ

YÜCE / SUBLIME

24 Haziran – 19 Temmuz 2014 

Bizi aştığını hissettiğimiz kavramlarla ve duygularla nasıl başa çıkıyoruz? Evrenin, aşkın, iktidarın, toplumun, ailenin kapsayıcı etkisinin karşısında benliğimizi nasıl kuruyoruz? Kullandığımız dil, ‘yüce olan’ karşısında deneyimlediğimiz çaresizlik, dehşet, haz, sonsuzluk gibi hisleri anlatmaya yetmediğinde ne yapıyoruz? Nefes kesici olan ile nefessiz bırakan birbirine karıştığında neler oluyor?

Sanatorium sanatçıları,Ludovic Bernhardt, Luz Blanco, Orhan Cem Çetin, Erol Eskici, Handan Figen, Ahmet Doğu İpek, Çağla Köseoğulları, Kemal Özen, Yağız Özgen, Zeyno Pekünlü, Sergen Şehitoğlu ve Sevil Tunaboylu, bu sergiyle ile, ‘Yüce’ olana dair deneyimlerini, metafizik çağrışımlardan, yücenin gündelik hayatımızda kurduğu iktidar ilişkilerine kadar çeşitlilik gösteren çok katmanlı bir zeminde izleyiciye sunuyor. 

 Serginin küratörlüğünü Elif Gül Tirben yapıyor.

(Basın duyurusundan)

Written by occet

15 Haziran 2014 at 11:41

Gözbebeği // The eye pupil

leave a comment »

Ve kuyunun içindeki görüntü. Gözbebeği. Ta uzakta. Ölümün orada.

And the image down in the well. The eye pupil. Far away. Where death floats.

Written by occet

05 Mayıs 2014 at 00:43

Artık benimsin // You are now mine

leave a comment »

Artık benimsin // You are now mine // O. Cem Çetin (2014)

 

Written by occet

01 Mayıs 2014 at 00:51

Fotoğrafın en saf halinden alınan haz / Barbara ve Zafer Baran ile “Rasathane”ye dair.

leave a comment »

Barbara ve Zafer Baran ile Rasathane sergisine dair söyleşi.

Istanbul Art News, Kasım 2013

Sorular ve İngilizce’den çeviri: Orhan Cem Çetin

İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi solo sergiler kapsamında, tanıştıkları 1981 yılından bu yana iki imzalı seriler üreten Barbara ve Zafer Baran’ın “Rasathane” başlıklı retrospektif seçkisine yer veriyor. Sergideki seriler, sanatçıların 90’ların sonlarından bugüne dek gerçekleştirdikleri çalışmaları kapsıyor. Geçtiğimiz Kasım ayında açılmış olan sergi, 27 Nisan’a kadar izlenebilecek.

Bireysel üslup geliştirmenin zor olduğu disiplinlerin belki de en önünde yer alan fotoğrafta, üstelik bir ortak çalışmanın ürünü olarak, son derece istikrarlı kuramsal ve estetik dizgeler izleyerek bugünlere gelen sanatçılar, ilk işlerinden bu yana varoluşu ve bir kavrayış temrini olarak fotoğrafı içiçe geçmiş bir biçimde ele alıyorlar.

Sergi öncesinde, sanatçılarla yazışarak bir söyleşi yapma şansım oldu. Konuşmadığımı, yazıştığımı özellikle belirtmek istedim. Zira işlerine gösterdikleri benzersiz itinayı sözlerinden de esirgemeyen Barbara ve Zafer, sorularıma az sözcükle çok şey söyleyerek yanıt verdiler.

Efemera #140, 2002 Arşivsel pigment baskı 116.5 x 126.2 cm.

Barbara ve Zafer Baran
Efemera #140, 2002
Arşivsel pigment baskı
116.5 x 126.2 cm.

 

İlk fotoğrafçılar, muhtemelen bir aciliyet duygusu içinde, insanlığı en çok ilgilendiren iki temel konuyu görüntüleme çabasına giriştiler: doğa (kainat) ve portre (insan). Bir yandan fotoğrafın ontolojisini de araştırıyor gibi görünen külliyatınızda  (ironik olarak tıpkı bir başka fotoğrafçı çift Becher’ler gibi) insana hiç yer vermiyorsunuz. Özellikle mi uzak duruyorsunuz?

İlginç bir soru – ama aslında insan formu bizi her zaman ilgilendirmiştir. İstanbul Modern’deki retrospektif bizim nispeten yakın tarihli işlerimize, 1999 sonrasına odaklanıyor; bir arkeolojik kazının en üst katmanı gibi. Ancak 1970′lerin sonlarına kadar gidip daha eski işlerimize göz atacak olursanız, çok sayıda portreye, ayrıca insanlara, bireylere dair belgesel projelere rastlayabilirsiniz (bu projelerin arasında nispeten ilginç olanlardan biri, Henri Cartier-Bresson’un ailesi tarafından kendileri için talep edilmiş olan özel bir çalışmaydı), ki bunların tamamı başlı başına bir sergi oluşturabilecek hacimdedir.

Hatta, bizim 1988′de Londra’da Photographers’ Gallery’de açtığımız ilk ortak sergimiz, sadece Türkiye’nin kuzeybatısında, kırsal bölgelerde yaptığımız yolculuklar sırasında çektiğimiz siyah-beyaz portrelerden oluşuyordu. August Sander’in çizgisindeki bu yarı-formal portreler, (madem ki Bernd ve Hilla Becher’den söz ediyoruz) bir miktar da bugün fazlasıyla hakim hale gelmiş olan “Alman” stiliyle ilişkiliydi.  O zamanlar hem portre hem de peyzaj fotoğrafçılığındaki ortak işlerimiz, “Yeni Nesnellik” anlayışına ve Robert Adams, Lewis Baltz ve Becher’ler gibi “Yeni Topografi” akımına dahil olan fotoğrafçılara duyduğumuz ilgiyi fazlasıyla yansıtıyordu.

Bugün yaptığımız çalışmaların büyük bölümünde insanlar fiziksel olarak yer almasa da, Turner’s View, Toxic Forest ve Metropolis serilerinde olduğu gibi, varlıkları çoğu kez ima edilmektedir. İnsanlar  güncel işlerimizde geçmişe kıyasla daha az bariz bir biçimde yer alıyorlarsa, bunun nedeni içinde bulunduğumuz koşulların ve çevremizin değişmiş olmasıdır. Doğrudan yakın çevremizde yer alan malzemeler ile çalışmayı (ve bu malzemeye tepki vermeyi), etrafımızdan, gündelik hayatta gördüklerimizden, bulduklarımızdan esinlenmeyi tercih ediyoruz. Bunlar genellikle en basit şeyler oluyor: çakıl taşları, tohumlar, uçakların gökyüzünde bıraktığı izler, toz ya da ayışığı gibi.

Fotoğrafçılıkta insan figürünün yeri hakkında çok daha fazlası söylenebilir: Facebook örneğindeki gibi sosyal medyanın yükselişi ve buna bağlı olarak insan fotoğraflarının başa çıkılmaz istilası, “sokak fotoğrafçılığı” adı verilen alanın özel hayatın gizliliği hakkına dokunduğu noktalarda taşıdığı rahatsız edici olma potansiyeli, genel olarak insan konusunun suistimali, voyörizm vs. vs.

Geçmişte 35mm makinemizi elimize alıp sokaklarda ilginç insanları ilginç durumlarda görüntülemek isteyebilecekken, bugün tereddüt ediyoruz. Tabii, modelin rızası ve katılımı ile gerçekleşen portre çalışmaları tümüyle ayrı bir konu.

 

Zaman, bir sanatçının, özellikle de bir fotoğrafçının eninde sonunda kafa yormak zorunda olduğu temel bir kavram. Işık ve zaman, fotoğrafın iki temel teknik parametresi. İşleriniz çoğu kez doğrudan bu iki unsura dair. Zaman hakkındaki görüşünüz nedir? “Zaman” sizce nedir?

Zaman, kaçınılmaz olarak tüm işlerimizin merkezinde, kalbinde yer alıyor. Görüntülerimizde zamanın geçişi bir çiçeğin çürüyen taç yaprakları, kayaların ve taş parçalarının yavaşça aşınması, ayın bir su örtüsünün üzerindeki ya da bulutların gökyüzü boyunca devinimleri, her yıl düzenli olarak saçılan tohumlar, ya da hayal bile edilemeyecek kadar uzaktaki yıldızların bize ulaşan ışıkları yoluyla ima ediliyor.  Ayrıca, fotografik pozlamanın milisaniyelerden dakikalara uzanan kendi zamanı var.  Geçmişte (şimdilerde çok daha nadir olarak), karanlıkodada görüntünün kimyasal işlem sırasında, fotoğraf kağıdının üzerinde ağır ağır olgunlaştığı süre vardı. Ve tabii bir de bizim kendi zamanımız var; kendi yaşamımızın çatısı içinde ilerlediğimiz sürece.

 

Bir süredir dikkatimi çekiyor. Olgunluk dönemine giren fotoğrafçılar manzaraya, doğaya, gökyüzüne yöneliyorlar. Başta Stieglitz olmak üzere, Friedlander, Goldin, hatta Koudelka bu sanatçılardan bazıları. Günümüz fotoğrafında da Ruff, Tillmans ve Paglen gibi isimlerin daha da uzaklara baktıklarını, göksel olaylarla, uzak cisimlerle ilgilendiklerini, neredeyse birer astronom gibi çalıştıklarını  görmek mümkün. Sizin de menzilliniz yakın ve uzak arasında gidip geliyor. Üstelik serginizin adı “Rasathane“. Bu eğilimi en azından kendinizde açıklayabilir misiniz?

Kendi işilerimizdeki yönelmenin neden bu şekilde olduğunu, -portre ve peyzaj işlerimizde olduğu gibi- çevremizi çok daha doğrudan temsil ederken, sonraları deyim yerindeyse daraltılmış bir odak ile fotografik araştırmalara neden yöneldiğimizi tam olarak açıklayabilmemiz pek kolay değil. Galiba bakışımız orta ölçekten ayrılıp ya çok uzaklara ya da tersine çok yakına kaydı. Ve çoğu kez işlerimizde fazlasıyla küçük ve çok yakında olan nesneler ile uzakta yer alanların arasında yani mikroskopik ile makroskopik arasında bariz bağlar var: Bir elma, göze ya da kozmik bir hadiseye, tohumlar bir teleskopun içinden gözlenen yıldız kümelerine dönüşüyor; ya da daha da küçülerek bir Petri kabının içindeki sperm hücrelerini andırıyor.

Belki de bakışımızdaki kaymanın bu yönde gerçekleşmesinin nedeni, insanların dünyasının fazlasıyla çapraşık, kalabalık ve tahripkar bir hal almasıdır. Kendimizi sıkça bir arayışın içinde buluyoruz; zamansızlığın ve daha da önemlisi sükunetin peşindeyiz. Nesneleri ve “aralarındaki” uzamları gözlüyoruz. Diğer yanda, kendimizi belli bir yolla insanın varoluşunun ve etkileşimlerinin izlerini kayıt altına alırken de bulabiliyoruz (yine Turner’s View, Toxic Forest ve Metropolis‘te olduğu gibi).

“Astronomik” serilerimizden (Star Drawings) söz edecek olursak, bu çalışmanın bildiğimiz anlamdaki astronomi ile yegane ilişkisi öznesidir. Biz, yıldızları ve ayı kendi halleri ile görüntülemiyoruz. Işıklarını kullanarak “çizimler” yapıyoruz. Bu da bizim çizme, resmetme edimine (atalarımızın en başta yaptığı mağara resimlerinden, günümüze dek), ayrıca fotografik dile ve onun sınırlarına duyduğumuz ilgiyi  yansıtıyor.

 

Tarihsel olarak din, sanat, bilim ve felsefenin (politikanın) geçmişte iç içe olduğunu, bir dönem ayrışma oluyor gibi görünüp günümüzde özellikle sosyoloji, felsefe ve teknolojinin tekrar sanat ile buluştuğunu, kesiştiğini söyleyebiliriz. “Sanatçı” dendiğinde zihinlerde şekillenen birey profili de buna bağlı olarak mutlaka değişiyor. Bu çerçevede, izlenen ve etkili sanatçılar olarak kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz? Nasıl besleniyorsunuz? Kimleri izliyorsunuz?

Bu sorunun bağlamı içinde, özellikle dikkate değer bir kitap olarak Ian Jeffrey’nin ReVisions: An Alternative History of Photography (1999) akla geliyor. Jeffrey bu çalışmasında 1800′lerden bugüne  dek buluşların, keşiflerin, bilimin ve sanatın fotoğrafçılığı ve fotoğrafçıları nasıl etkilediğini araştırıyor.

Günümüzde, daha önce hiç olmadığı biçimde ve takip edilemeyecek kadar fazla buluş birbirini izliyor,  hayatımızın her alanına, biyolojiye, doğa tarihine, bilime ve teknolojiye temas ediyor. Ortalama bir insanın bu buluşları -ki bazıları fazlasıyla daraltılmış alanlarda gerçekleşiyor- herhangi bir derinlikte kavraması ya da mevcut bilgileri ile ilişkilendirmesi mümkün değil. En iyi ihtimalle muazzam bir değişim sürecinin flu izlenimlerine sahip olabiliriz. En küçükten en büyüğüne kadar her şeyi ve herkesi birbirine bağlayan müthiş bir ağa dair izlenim.  Bu “cesur yeni dünya”nın içinde yaşayan ve değişimin çoğunlukla hem çevreyi hem de insan yaşamını tahrip ile el ele yürüdüğü bu dünyayı gözleyen sanatçılar olarak amacımız ne ortaya önermeler koymak ne de birilerini etki altına almak. İşlerimiz yalnızca gördüklerimizin ve düşündüklerimizin birer yansımasıdır.

Bizi etkileyenlerin ise sayısı ve çeşitleri çok fazla; üstelik zamanla da değişiyorlar. Daha spesifik olmaya kalkışsaydık, yanıt fazlasıyla uzun olurdu!

 

Bu denli karmaşık olup kusursuz bütünlüğe, tutarlılığa sahip önermelerin iki sanatçı adına dile getiriliyor olması ilginç. Ortak bir entellektüel yaşam sürdürmek hayli tatmin edici olmalı. Bunca yıldan ve muazzam bir yapıtlar zincirini arkanızda bıraktıktan sonra, birbirinizi içselleştirmiş bile olmalısınız. Konsept geliştirme aşamalarınız hakkında birkaç şey söyleyebilir misiniz?

İnsanlar kimi zaman iki sanatçının, özellikle de fotoğraf alanında nasıl olup da ortak iş üretebildiğini anlamakta güçlük çekiyor. Geçmişte bize sıkça sorulan tipik bir soru şu olmuştur: “Deklanşöre hangiiz basıyorsunuz?” Bu, bir noktanın gözden kaçtığını gösteriyor: ortak çalışmalarda belli bir projenin itici gücü konsept ya da fikirdir. Konsepti ve görsel yaklaşımı tartışarak kararlaştırıyoruz ve çalışma buradan akıp gidiyor. Tabii uzlaşmak her zaman pek kolay olmuyor (insan ne kadar uzun süre birlikte olsa da) ve çoğu kez her ikimizi de tatmin edecek bir ortak noktada buluşana dek hararetli tartışmalarımız oluyor. Ancak yine de en başından beri, yani 1981′de tanışmamızdan bu yana, daha önceki bireysel işlerimiz birçok bakımdan çok farklı olmasına rağmen, genelde akortumuz tutmuştur.

 

Birisi yaklaşık olarak şöyle bir söz söylemiş: “atmosferde ne eksik ise, o kendisini sanat evreninde gösterir.”

Siz de dediniz ki: “…insanların dünyası öylesine karmaşık, kalabalık ve tahripkar bir hal aldı ki…”

Daha önce söylediklerinize ek olarak, işlerinizde yansıması görülen dünyanın “ilksel, huzurlu ve verimli” olduğu söylenebilir mi?

Bu yalnızca kısmen doğru. Evet, bazı işlerimiz gerçekten bu unsurları yansıtıyor. Özellikle ilksel, birincil olanlar, başlangıçta, kaynakta yer alanlar kesinlikle bizi ilgilendiriyor. Ama bu tutumumuz toplum ya da çevre ile ilgili başka meseleleri dışlamamız anlamına gelmiyor.  Belki de, -en azından kendimiz için- bir karşı ağırlık, bir denge unsuru yaratmak adına ilksel ve durağan olana yöneliyoruz.

 

Geçmişte dönüştürülmüş fotoğraf makineleri ile yaptığınız çalışmalar, tüm kainatı bir fotoğraf makinesine dönüştürmenizle son bulmuş görünüyor. Böylece sizler de bu mekanizmanın parçası haline gelmiş oluyorsuınuz. Belli ki sizin için süreç, sonuçtan daha değerli. Yolculuğun hedeften daha önemli olması gibi. Bunun bir sonraki aşaması nedir? İzleyici koltuğunun tümüyle boş bırakılması mı?

İster yıldızların ışıkları, ya da bir kayanın dokusu veya bir yaprağın damarları olsun, bir konuya yakından ve yoğunlaşarak bakmak, çoğu kez bütünüyle onun içine çekilme, onun bir parçası olma (dediğiniz gibi, “mekanizmanın” bir dişlisi haline gelme) duygusunu açığa çıkarabiliyor. Fotoğraf disiplini içinde, söz konusu bakma süreci ayrılamayacak biçimde bu deneyimin kayıt edilmesi ile iç içe geçiyor. Bu görme ve kaydetme gereci için de geçerli. İki süreç el ele yürüyor. Bizim için, bunlardan biri diğerinden daha önemli değil. Dahası, görme ve kaydetme bir yolculuğa benziyorsa, çıktısı da (baskı, dia veya sayısal görüntü hatta birbiriyle etkileşim halindeki görüntü kümeleri olabilir) bu yolculuğun haritasını oluşturuyor; birbirinin sağlamasını yapıyor. Bu arada, haritalar da her zaman ilgimizi çekmiştir; sergideki en eski tarihli projenin Atlas başlığını taşıyor olması bir rastlantı değil.

İzleyici koltuğunun boş bırakılması konusuna gelince, Garry Winogrand bir zamanlar şöyle demişti: “Şeylerin fotoğraflarda nasıl göründüklerini öğrenmek için fotoğraf çekiyorum.” Fotoğrafın kendisinden, en saf haliyle kendisinden aldığımız haz (izleme ve dönüştürme edimi) her zaman bizimle ve merkezimizde olacaktır, süreçle her ne yapıyor olursak olalım.

 

 

 

Written by occet

06 Nisan 2014 at 16:59

Bugün yapılacak işler

with 2 comments

Bugün benim doğum günüm

Bugün bir doğum günü armağanı oldurulacak

Kalıcı bir armağan

Erkenden kalkılacak

Kapı açılmayacak, telefonlara cevap verilmeyecek

Evdeki malzemeyle yetinilecek

Kendime hiç kızılmayacak, doğum günü çocuğu olduğum akılda tutulacak

Pasta şart

Şöyle, bulaşıcı bir pasta

Gün sonunda TV ekranını kaplamış olacak

Aralardan Cine-5 seyredilecek

Tüm çorapların burunları kesilecek

Şu burun öteki çorabın olsa nasıl dururdu diye bakılacak

Sonra hepsi çöpe atılacak

Çöp torbaları yetecek mi acaba diye düşünülecek

Sıra saçlara gelecek

Saçlar evin herhangi bir yerinde kırpık kırpık kesilecek

Aynaya bakılacak

Aynaya pasta sürülecek

Ayna çöpe atılacak

Makas da çöpe atılacak

Kafa da çöpe atılıyormuş gibi yapılıp çöpün içinde gülünecek

Yeni Nike ayakkabılar mikrodalga fırında kızartılıp koklanacak

Evdeki tüm kalemler biraraya getirilip bulaşık makinesine doldurulacak

Deterjan gözüne eriyen aspirin konulup kalemler yıkanacak

Sonra hepsi çöpe atılacak

Buzdolabındaki tüm kavanozlar çöpe boşaltılacak

Boş kavanozlardan ve şişelerden sokak kapısının dibinde kule yapılacak

Ocağa makarna suyu konulacak

Onun adı makarna suyu kalacak

Makarna suyundan neskafe yapılacak

Neskafenin yarısı içilip kalanı önce kafaya sonra çöpe dökülecek

Kafaya neskafa adı verilecek

Neskafaya pasta sürülecek

Ne kadar temizlik malzemesi varsa, diş macunu da dahil olmak üzere çöpe atılacak / dökülecek / boşaltılacak

Bakkala telefon edilip 15 – 20 milyonluk bir sipariş verilecek ama çırağa kapı açılmayacak, göz deliğinden bakılmayacak

Çöp salonun ortasına boşaltılacak

Çöpün üstüne oturulacak

Kıç sağa sola sallanarak iyice yerleşilecek

Pantolon çıkartılıp çöp yığınına atılacak

Elektrik süpürgesiyle çöp çekilebildiği kadar çekilecek, artık çekilemediği yerde bırakılacak ama makine çalışmaya devam edecek

Saç kurutma makinesi de çalıştırılıp elektrik süpürgesinin yanına konulacak arkadaş olarak

Ara sıra gelinip bu listeye bakılacak

Listeye pasta sürülecek

İçki içilebilir ama kesinlikle sarhoş olunmayacak

Bir miktar içki kafaya dökülecek

Çöpteki ayna bulunup bakılacak

Ayna tekrar yerine koyulacak

Ayakkabılar bulundukları yerlere beton çivisiyle veya japon tutkalıyla tutturulacak

Ayaktaki ayakkabı dahil

Kendi kendine yastık kavgası yapılacak

Kavga bittiğinde uzun süredir aranmamış bir arkadaşa telefon edilecek, ona Guatemala’nın uluslararası erişim kodu sorulacak.

En az yirmi kişiye daha telefon edilip aynı soru sorulacak

Radyoda canlı telefon bağlantısı olan bir istasyon bulunup aranacak, soru oraya da sorulacak

Sorunun yanıtı 118’den öğrenilecek

Pastayla duvara yazılacak

Telefon ve radyo çöpe atılacak

Kapının önündeki kavanoz kulesi yere devrilecek

Kavanozlar kırılırsa bugünün anısına kırıkların üstünde yürünecek

Kavanozlar kırılmazsa çekiçle kırılacak ve bugünün anısına kırıkların üstünde yürünecek

Yangın çıkartılacak

Telefon çöpten çıkartılıp itfaiye aranacak

İtfaiyeye yanlış adres verilecek

 (Bedava Gergedan’dan)

Written by occet

28 Mart 2014 at 11:31

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 2.296 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: