postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Dönen şeyler // Things that rotate

leave a comment »

Dönen şeylere saatlerce, belki günlerce gözümü ayırmadan bakabilirim.

Yeter ki dönmeye devam etsinler.

 

Things that rotate; they mesmerize me.

I could keep looking at them forever.

But they can never rotate long enough.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by Orhan Cem Çetin

19 Aralık 2014 at 00:54

çektim i_shot, benim_sanat my_art, TutKeep, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

Ben şimdi sensiz ne yapacağım?

with one comment

Güncel SANAT Aralık 2014 için, kaygı hakkında kaleme aldığım yazım.
İyi okumalar.

Yakınlarda -kendi isteği ile ve terk eden taraf olarak- uzun süredir birlikte olduğu sevgilisinden ayrılan genç bir arkadaşım, kendisini ziyadesiyle mutsuz hissettiğini, yıkıldığını, çaresizleştiğini, ne yapacağını bilemez halde olduğunu anlatıyordu. Tümüyle gereksiz pahalı eşyalar satın alıyor, hiç adeti olmayan saçma işler yapıyor, kişilik değiştirmiş gibi davranıyormuş. Öyküsünün bir noktasında, “Hafızamın bir bölümünü kaybetmiş gibiyim,” demez mi?

Yıllar önce anksiyete ölçümü hakkındaki bir makalede, insanlarda en yüksek düzeyde kaygıya yol açan travmanın, eşin ölümü olduğunu okumuştum. Şaşırmamak elde değildi. Evlat değil, anne, baba ya da kardeş değil de eşin ölümü.

Öte yanda, birlikte uzun yıllar geçirmiş yaşlı çiftlerden birinin ölmesi halinde diğerinin de kısa süre sonra, hatta kimi zaman saatler içinde hayatını kaybettiğini çokça duymuşuzdur.

Demek ki ayrılık anksiyetesi bu denli güçlü, kimi zaman ölümcül olabilen bir sarsıntı. Acaba neden? Sadece çok sevdiğimiz birini kaybetmenin acısı mı bu? Yoksa temelde daha farklı, derin üzüntüyle açıklanamayacak, hatta onun üzerine binen, yoğun gelecek korkusu ve çaresizlik duygusu yaşatan çok daha yıkıcı bir darbe mi yiyoruz böyle durumlarda?

Cenazenin arkasından, “Ben şimdi sensiz ne yapacağım?” diye feryat edenler aslında sorunun yanıtını vermiş oluyorlar.

Arkadaşım da, sevgilisiyle birlikte hafızasını da kaybettiğini söylerken kendi şiddetli sarsıntısı hakkında çok isabetli bir saptamada bulunmuştu. Ayrılık gerçekten bir hafıza kaybı. Ortak yaşam inşa ettiğiniz kişiyle zaman içinde ortak bir hafıza da oluşturuyorsunuz. Bazı şeyleri bilmeyi, düşünmeyi, yönetmeyi ona bırakıyorsunuz. İşbölümü gereği aynısını o da size yapıyor. Ayrılık, söz konusu bilgiler ve deneyimler bütününden de kopma anlamına geliyor. Ölüm bu kopuşu kesin kılıyor.

Hafıza ve huzur arasındaki derin ilişkiye değinmeyi bir başka yazıya bırakarak, toplumların da çoğu kez birey gibi davrandığını hatırlayalım. Tüm insanlık tarihsel olarak, büyüyen bir bebeğin geçtiği evrelerden geçiyor adeta. Ayağa kalkmak, konuşmaya başlamak, okuma-yazma öğrenmek, farkındalık geliştirmek, benmerkezcilikten sıyrılmak, oyuncu olmak, zeka ve ahlak gelişiminin evrelerinden geçmek vs. dahil.

Şu an kaç yaşındayız bilemiyorum ama, bu benzetmeyi kabul edecek olursak, ayrılık anksiyetesini de toplumsal ölçekte tatmamış olmamız mümkün değil. Toplumsal kopuşlar, tahrip edilen tarihi değerler, erişilmez hale gelen sanat eserleri, eskiden kardeş iken düşmanlaşan topluluklar, izleyicisine küsen sanatçılar, bilime küsen toplumlar.

Bütün bunlar, bu ayrılıklar, terk edişler ve terk edilişler içten içe bizi kahrediyor ve belki de sonumuzu hazırlıyor. Ne dersiniz?

Orhan Cem Çetin

Kasım 2014

 

Written by Orhan Cem Çetin

13 Aralık 2014 at 17:28

Pardon geç kaldım, sanat art, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , ,

Plastik yüzük // The toy ring

leave a comment »

Ünlü bir Avrupa kentinin sokaklarında saatlerdir yürüyorduk. Haftasonuydu. Bir adres arıyorduk ama elimizdeki haritaya göre orada olduğumuza rağmen bir türlü bulamıyorduk.

Sigara içmek ve düşünmek için durduğumuz bir köşede, alçak bir duvarın üzerinde, kağıt parçalarının üzerinde duruyordu bu yüzük. Laf olsun diye parmağıma takmaya çalıştım ama uymadı. Sol elimin küçük parmağı bile fazla kalındı.

Yerine bırakmak istediysem de, onu oraya bırakan çocuğun geri döndüğünde yaşayacağı düşkırıklığını tahmin edebilsem de, cebime atıverdim.

Yolumuza devam ettik sonra.

Adresi bulamadık. Yüzüğü de hemen unutmuşum, dönüşte ceplerimi boşaltıncaya dek.

 

We were desperately looking for an address on a fine Sunday morning at a remote neighborhood of a famous European city. There were hardly anybody around.

Somehow the shop we were looking for was not at the spot it was supposed to be.

We were standing at a crossing, smoking aggressively, trying to decide what to do next.

Then I noticed this tiny, worn-out toy ring, probably lost in a childish gamble. The winner couldn’t care less. I immediately picked it up. Tried it on my smallest finger but it wouldn’t fit.

Today I regret having removed it from the threshold it belonged to.

The pieces of torn paper. I could have taken them with me too.

Plastic rings remind me of that particular city and vice versa.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by Orhan Cem Çetin

05 Aralık 2014 at 00:50

çektim i_shot, benim_sanat my_art, TutKeep, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

Bir ben vardır benden biiiiip…

leave a comment »

İstanbul merkezli tematik aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta, Kasım 2014 için, tabu kavramı hakkında kaleme aldığım yazım, gazetenin izni ile aşağıda.
İyi okumalar.

 

Bir öğrencimin mezuniyet projesi taslağının yarattığını öğrendiğim huzursuzluk, bu ay yazımın fitili oldu.

Otoerotizm. Onanizm. Mastürbasyon.

Konu bu. Kesinlikle rahat konuşamadığımız bir konu. “Hetero-erkil” toplumlarda eşcinsellik bir tabu iken, öyle görünüyor ki otoerotizm daha da büyük, daha da affedilmez bir tabu.

Hemen her öğretide vurgulanan “Önce kendini sev” düsturu belli ki bunu kastetmiyor. Kendini sev ama lütfen fazla ileri gitme.

Oysa bireyin bir mini-evren olduğu (en-el hak), yapabiliyorsa tümüyle kendisine yetebilmesi gerektiği, kendisini sevmezse kimseyi sevemeyeceği vs. sürekli vurgulanıyor.

Kendine yetmenin, yani başka bir bireye ihtiyaç duymadan varolabilmenin, daha doğrusu mutlu olabilmenin sınırı acaba ne? Ve daha önemlisi, neden bir sınır var? Tümüyle kendimize yetebilmemiz toplumsal yaşamın sonunu getireceği için olmasın?

Başka birisi olmadan, sadece kendim ile başbaşa kalıp kendimi takdir edebilirim. Kendimi anlayabilirim. Kendimi eğlendirebilirim, gezdirebilirim, besleyebilirim, şımartabilirim.

Bir dakika… Şımartmak mı? Lütfen bunu kendine dokunmadan yapabilir misin? Lütfen işin içine cinsel aygıtları karıştırmaz mısın? Zira onlar esasen sana ait değil.

Tıpkı sana ait zannettiğin kredi kartlarının aslında bankaya ait olması gibi, bedenin de aslında senin değil. Sana koşullu olarak verildi ve ancak limitleri dahilinde kullanabilirsin. Limit aşımı halinde kullanımın kısıtlanır, hatta elinden alınır. Boşuna sızlanma; sözleşmeyi imzalamadan önce ince yazıları okumuş olmalıydın.

Bedenin sana aitmiş gibi davranmaya kalkıştığın anda -ki bu yaşamına son vermeyi de içeriyor- cezasız bırakılmazsın. Öyle bir ceza ki, sana bir ödül gibi de gelebilir.

Orhan Cem Çetin
Ekim 2014

 

Written by Orhan Cem Çetin

14 Kasım 2014 at 11:11

Penç // Penta

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

31 Ekim 2014 at 01:46

benim_sanat my_art kategorisinde yayınlandı

Bilinç mi, yoksa rüya mı daha kıymetlidir?

with 8 comments

FotoAtlas’ın Sonbahar 2014 sayısında yer alan yazım, derginin izni ile aşağıdadır. İyi okumalar.

 

İnsanın ürettiği yazı gibi, resim gibi, dans gibi tüm iletişim yöntemlerinin farklı kategorilerde ele alınabilecek işlevleri var. Fotoğraf da bu yöntemlerden biri ve fotoğraf için de aynısı geçerli. Gel gelelim, örneğin resim ya da heykel ya da yazının binlerce yıllık geçmişi varken fotoğrafla geçirdiğimiz süre henüz 200 yıl bile değil. Bu yüzden, çok daha uzun süredir kullandığımız diller hakkında daha büyük bir külliyat ve daha olgun düşüncelerimiz varken, fotoğrafa dair düşüncelerimiz henüz yeterince berrak değil.

Bu yazı, bir sanat dalı olarak fotoğrafı ele alıyor. Örneğin böyle bir yazıyı resim hakkında yazmak kimsenin aklına gelmezdi. Ya da, “Yazının sanat hâli: Edebiyat” başlıklı bir makaleyi kimse kaleme almazdı, buna ihtiyaç duymazdı. Ancak gördüğünüz gibi, fotoğraf için böyle bir yazı yazılabiliyor. Demek ki fotoğrafın işlevlerini henüz yeterince ayrıştırabilmiş değiliz. Bu ayrıştırmayı yapamayışımızın bir nedeni de farklı işlevler için üretilmiş olan fotoğrafların aşırı derecede birbirine benzemesi, dolayısıyla görünüşlerinin doğrudan kategorilerini ele vermiyor olmasıdır.

Oysa bir roman ile bir mahkeme tutanağını, bir karikatür ile bir mimari çizimi kolayca ayırt edebiliriz. Böylece ilk anda bağlamın önemli bir katmanı oluşur ve karşımızdaki çalışmanın bir yapıt mı, tümüyle işlevsel bir çalışma mı, geçici bir kayıt mı, iddiasız bir karalama mı olduğunu anlar, onunla ilişkimize bu kabul ile başlarız.

Fotoğrafta ise bu çoğu kez mümkün olmuyor. Erken dönemde, henüz sadece kıpırdamayan şeylerin fotoğrafı üretilebilirken, bu yeni teknolojinin belge oluşturma potansiyeli ancak sezilebiliyorken, ilk fotoğrafçılar birer sanatçı olduklarını kanıtlama çabasına giriştiler. Öyle ya, onlar da aslında bir tür resim yapıyorlardı. Bunun için, klasik resimleri, onların temalarını, mitolojik sahneleri, resim estetiğini kopyalama yoluna gittiler. Ancak bu yeterli olmadı. Resimler, ressamların hayal dünyalarını, gerçekliğe dair yorumlarını yansıtırken fotoğraflar gerçekliğin kuru, mekanik, kolay elde edilmiş birer kopyasıydı.

Bu bakış açısının yakın tarihe kadar, hatta belki bugün bile bir ölçüde geçerli olduğu söylenebilir. Fotoğrafın esasen bir sanat olmadığı, olamayacağı savı genelde bu gerekçeye dayandırılır.

Öte yanda, özellikle günümüzde fotoğrafın (ve türevi olan videonun) çok güçlü gerçeklik imâsı, kolay paylaşılabilirliği, çok yüksek düzeydeki tutum değiştirme yeteneği onu vazgeçilmez bir iletişim aracı haline getirmiştir.

Elinizde tuttuğunuz dergide de vücut bulan bu işlev, yani gerçekliğin olabildiğince “objektif” bir biçimde dokümantasyonu / yeniden sunumu, sanatın temel kavramları ile çelişir. Zira sanatın, en azından günümüzde, gerçekliği olanca sadakatıyla yeniden üretmek gibi bir iddiası olamaz. Sanat metafor içerir. Kurmaca içerir. Gerçekliği dönüştürür, bireysel izlenimlerin kusurlu dünyasına çeker. Daha da ileri giderek sanatın çoğu kez külliyen yalan olduğu bile söylenebilir; ama Picasso’nun dediği gibi, bizi gerçeğe, hakikate yaklaştıran bir yalan!

Yine günümüzde, sanatçıların giderek daha politik, daha ideolojik çalışmalar yapma eğilimi taşıması, birer araştırmacı, sosyal bilimci, düşünür gibi davranıyor olması, en başta söz ettiğim ayrımı güçleştirmektedir. Fotoğrafa dönmek için bir örnek vermek gerekirse, belgesel fotoğrafın kalelerinden Magnum Photos üyelerinden Martin Parr, son yıllarda kendisini fotoğrafçıdan ziyade bir antropolog olarak tanımlamaktadır.

Fotoğrafın kendisine bakarak gerçekliği tanımlama iddiası taşıyan bir belge mi yoksa bu iddiadan uzak, bireysel yorum ve kurgu içeren bir yapıt mı olduğunu anlamanın olanaksızlığından yukarıda söz etmiştim. Eğer bu bir sorun ise, en kestirme çözüm bu sorunu görmezden gelmek ve ayrım yapmayıvermek olabilir.

Ne var ki, bu yola gittiğimizde de çalışmanın doğru okunması neredeyse olanaksızlaşıyor ve belki de mecrasını, bağlamını bulma şansı ortadan kalkıyor.

Özellikle 20 yy. başlarından itibaren, Ansel Adams, Edward Weston, Alfred Stieglitz, Man Ray gibi efsaneleşmiş fotoğrafçılar, fotoğrafın kendi içinde saklı olan estetik değerleri ve gerçeklik yanılsamasına dayalı yorum potansiyelini açığa çıkartmaya çalıştılar. Bunu başardılar da. Günümüzde aynı çizgide çalışmalar devam ediyor birçok fotoğrafçı kendisine “malzemesi fotoğraf olan sanatçı” denmesini tercih ediyor. Zira, örneğin çağdaş sanatçılar Andreas Gursky, Taryn Simon veya Wolfgang Tillmans’ın yapıtlarına bakıldığında bu işlerin birer dokümantasyon hatta hatıra fotoğrafı olduğunu düşünmek işten bile değil.

Çözüm fotoğrafın görsel niteliklerinde ve içeriğinde olmadığına göre, geriye beyan, mecra ve izleyici deneyimi kalıyor. Yani, fotoğrafçının çalışmasını ortaya çıkartırken, bunun bir belge olduğunu, haber ya da bilgi değeri taşıdığını, tarih yazdığını vs. dile getirmesi, ya da tam tersine, eldeki çalışmanın bir yapıt olduğunu, yüzeydeki, görünürdeki gerçekliğin olduğu gibi okunmaması gerektiğini, bu çalışmanın bir bilgi değil fikir, yorum değeri taşıdığını beyan etmesi gibi. Bu beyan açık seçik de olabiliyor, ima da edilebiliyor.

Söz konusu beyanın ima edilme yollarından biri, belki de en önemlisi, mecra. Fotoğraf nerede sergileniyor? Bir galeride mi? Bir dergide mi? Sokakta, bir afişte mi? Esasen mecra, fotoğrafları kategorize etmenin en temel yolu. Bir fotoğraf ile nerede karşılaştığımız, onunla nasıl bir iletişime geçeceğimizi belirleyen bir diğer temel nokta.

Ama bu süreçte matador, izleyici. Ben yapıtın izleyicinin zihninde oluştuğuna inananlardanım. Bağlam oluştuktan sonra, fotoğrafçı kontrolu ister istemez izleyiciye devrediyor ve o da kendisine sunulanlardan dilediği kadarını alıp kendi yorumu ile birlikte kişisel deneyimini oluşturuyor. Fotoğraf o noktada izleyicinin nezdinde, öngörülenden tümüyle farklı bir kategoriye ya da algı çerçevesine yerleşebilir.

Başta da söylediğim gibi, günün birinde bu tartışmayı ya da değerlendirmeyi yapma ihtiyacımızın kalmayacağını bir kez daha hatırlatmak isterim. O gün geldiğinde, fotoğrafın tek bir işlevi olmadığını, zira onu yapan fotoğrafçının, yani insanın tek boyutlu bir aklının olmadığını, benzer şekilde izleyicinin de edilgin, kendisine verilenle yetinmek zorunda olan bir birey değil, aksine katılımcı, üretken, iletişim ya da sanat sürecinin son ve belki de en önemli parçası olduğunu biliyor olacağız.

Şunu da biliyor olacağız: Sanatçı olmak bir paye ya da mertebe değil, sadece bir davranış biçimidir ve belgesel fotoğraf ile sanat olan fotoğraf arasında bir kıymet dengesi yoktur. Olsa olsa, kendi içlerinde kıymetli ya da daha az kıymetli üretimler olabilir.

Özet mahiyetinde, şöyle bir soru sorarak bitirelim:

Sizce bilinç mi daha kıymetlidir, rüya mı?      

 

Orhan Cem Çetin, Eylül 2014  

Written by Orhan Cem Çetin

20 Ekim 2014 at 19:37

Yarısı boştu // Half full

leave a comment »

O zaman en uzun uçak yolculuğumdu. Kocaman bir Airbus’tı. Yarısı boştu.

Uyku uyanıklık arasında, hiç durmaksızın içerek onunla karşılaşacağım anı hayal etmeye çalışıyordum.

Ona neden aşık olduğumu hatırlamaya çalışıyordum.

Hatırlayamadım.

Takip eden günler hiç kolay değildi.

Sonrası daha da kötüydü.

Bir tane de bunun gibi teneke bukalemun olması lazım.

Herhalde o almış.

 

It was my longest flight so far.

I kept changing my seat in the half full Airbus.

I was chewing on the stuff I had managed to take on board and thinking real hard for hours in perfect isolation to be able to find out why I used to love her.

I couldn’t.

What followed was even worse.

I miss the 7up chameleon she removed from my shelf.

 

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by Orhan Cem Çetin

20 Ekim 2014 at 00:54

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 2.448 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: