postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Gül yağı // Stinking oil of rose petals.

leave a comment »

Gül yağı.

Bunu hangi aklıevvel icat etmiş?

Ah bu koku bana ölümden başka neyi çağrıştırabilir ki?

ÖIümün parfümü. Son lüksüm.

 

 

Stinking oil of rose petals.

One good reason to be careful with this flimsy bottle.

Who the hell invented this perfume of the dead?

Why am I still keeping it so many years after the funeral?

 

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

17 Ağustos 2014 at 02:40

Sanat dünyası kedilerin eline mi geçti?

leave a comment »

İstanbul merkezli tematik aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta, temayı 1 ay gecikmeyle izleyerek yazmaya devam ediyorum.
Ağustos 2014 için, sokak sanatı hakkında kaleme aldığım yazım aşağıda.
İyi okumalar.

 

Sokak kedisi olmanın kuralları yazılsaydı, ilk madde herhalde şu olurdu:

“Yemeğini asla bulduğun yerde yeme.”

Acaba sanat dünyası da kedilerin eline mi geçti? Zira sanat, hemen her zaman bulunduğu yerden apar topar alınıyor, gizli, steril, korunaklı bir yere götürülüyor, yesinler diye.

Oysa en başta böyle değildi; ihtiyaç hasıl olduğunda, öfkede, cenazede, ayrılıkta, deli sevinçte, hemen oracıkta beliriyor, oh, taze taze yeniyordu.

Yıllar önce, parçası olduğum bir performansı (Ütü Masası / Ayak Takımı performans grubu: Öykü Potuoğlu Cook, John Cook, Figen Evren ve ben) izledikten sonra gelip beni bulan ve birlikte bir radyo programı yapmayı teklif eden Ceyda Karamürsel sayesinde, “Radyo Sanatı” diye anılan bir sanat disiplini olduğunu öğrenmiştim. Açık Radyo’da haftada bir gece geç saatlerde yayınlanan, Gaygoni A.G. adını verdiğimiz programda hem arşivlerden mevcut yapıtları yayınlamış hem de davet ettiğimiz sanatçıların canlı performanslar gerçekleştirmesi için platform oluşturmuştuk. Replikas, Baba Zula, Sıfır (Zafer Aracagök ve arkadaşları), Sad Eyed Lemurs, Zeynep ve Özgür Erkekli, Fatih Aydoğdu aklımda kalan isimler.

Radyo sanatı, özellikle Avusturya’da gelişmiş olan bir disiplin. En kısa tanımı, radyo yayını ile aktarılan ses düzenlemeleri, ya da ses heykelleri.

Manifesto şurada (İngilizce): www.kunstradio.at/TEXTS/manifesto.html

Seslerin radyo ile aktarılması, hem sanatçıyı hem de izleyiciyi benzersiz biçimde özgürleştiriyor. Yapıtın eşzamanlı üretilip paylaşılmasına karşın, sanatçı ve izleyici karşı karşıya gelmiyor. Hatta birbirinin nerede olduğunu ya da olup olmadığını dahi bilmiyor. Yapıt, oluştuğu her noktada farklı bir biçim alıyor, ortam sesleri ve radyo cihazına bağlı olarak dinlendiği her noktada farklı ve özgün bir “edisyon” oluşuyor. İzleyici tutsak değil. Dinlemek ya da kulak vermek mecburiyetinde olmadığı gibi, sesi kısıp bir telefon görüşmesi yapabilir, tümden kapatabilir, zaplayabilir ve en önemlisi performans sırasında dilediği gibi öksürebilir ve bir otomobildeyse korna çalabilir.

İzleyicinin özgürlüklerinin farkında olan -bir önceki yazımın sonunda söz ettiğim terbiyesiz- sanatçı da böylelikle dilediği kadar aşırı noktalara gidebilir. Çok daha cesaretli, deneysel, tüm ölçülerin dışına çıkan ses işlerinin üretilmesi böylelikle mümkün olur. Bir gece, Robert Adrian X’in 30 dakika süren ve sadece yoğun, tekdüze alkış sesinden oluşan 1996 tarihli işi Applaus’u yayınlamıştık örneğin. Anonsu duymadan, ortadan giren bazı dinleyiciler radyoyu arayıp arıza olduğunu haber vermişlerdi.

Şuradan bazı ünlü örnekleri dinleyebilirsiniz:

http://alien.mur.at/sound/

Kısacası, sanatla müzelerde, galerilerde, kalın ve pahalı kitaplarda karşılaşmanın mutlaka olumlu tarafları var ama bu biraz da turla seyahat etmeye benzemiyor mu? Tersine, sanatla ona mahkum olmadığınız yerlerde karşılaşmanın nimetleri muhtemelen çok daha fazla. Bunu da, ehlileştirilmesi mümkün olmayan, kafese girmeyen, girerse yemden sudan kesilip ölen, bulduğunuz yerde durup, korkutmadan izlemeniz gereken yabani kuşlara benzetelim.

Ha, bu bir kargaysa ve de elinizdeki cevize göz dikmişse, taş atar kaçırırsınız, olur biter.

 

Orhan Cem Çetin, Temmuz 2014         

Tıpkı kitaplarda yazıldığı gibiymiş. // It was exactly like what is written in the books.

leave a comment »

Tıpkı kitaplarda yazıldığı gibiymiş. Geceleri dondurucu soğuk, gündüzleri cehennem sıcağı.

Ne işim vardı benim oralarda? Nefret ettiğim her şey oradaydı.

Vıcık vıcık ter, ağzıma burnuma dolan kum, kertenkeleler, nane çayı, saldırgan satıcılar.

Ama işte bu inanılmaz kum kristaline, sıcak ve soğuğun bu garip bebeğine bayılıyorum.

Tadına bakmalıyım bir gün.

 

It was exactly like what is written in the books. Shivering cold at night, hot as hell during the day.

If it wasn’t for that crazy chain of events Iwould have never set foot at that part of the world.

I hate lizards. I hate hot weather. I hate mint tea. I hate sand being blown into my face and into my mouth.

But I love this fascinating sand crystal, the baby of night  and day.

 

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

12 Ağustos 2014 at 01:11

Yalnızca bir kez // Just once

leave a comment »

Babam beni hayatta  yalnızca bir kez paylamıştır. O da telefonda.

Bir kasaba otelinde kalıyordum. Cok geç saatlerde aniden telefon çaldı. Beni nasıI bulabildiğine hayret etmiştim. Hiç sesimi çıkartmadan onu dinledim. Haklıydı.

Daha sonra kardeşimi aradım. Kırgındım.

Telefonu kapattığımda parmak uçlarım simsiyahtı.

 

My dear father has scolded me only once. Just once. And that was on the phone.

I was in a hotel room at a remote town. Late at night in deep thoughts. Restless. Finally I decided to call dad. He immediately picked up. He was harsh. I was silent.

I then called my sister.

When I… when it was over, my fingertips were all

oily

black.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

09 Ağustos 2014 at 16:03

Mercek, mercimek // Lens, lentil

leave a comment »

Mercek, mercimek.

Bu benzeşme her zaman ilgimi çekmiştir. Merceğin mercimek biçiminde olması.

Cebimde her zaman bir mercek taşırım. Nesnelere çok yakından bakmak hoşuma gider.

Orada, başka, çok farklı bir kurgu var.

Anlayamıyorsan, yeterince yakından bakmıyorsun demektir. Çok yakından baktığın halde anlayamıyorsan, fazla yakından bakıyor, artık onu hatırlamıyorsun demektir.

Lens, lentil.

This similarity has always fascinated me. The convex lens, the ordinary magnifier having the shape of a lentil.

I always carry a magnifier in my pocket. I removed this one from a camera lens a friend had given to me to have it repaired. I like looking at things thru a magnifier.

There are so many things there to meditate about.

If you are unable to understand what you are looking at, you are probably not close enough. If you are unable to make sense although you are very close, then you are too close and thus, you are unable to remember.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

07 Ağustos 2014 at 02:10

çektim i_shot, benim_sanat my_art, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

Sanatçının terbiyelisi

with one comment

İstanbul merkezli yeni aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta yazmaya başladım.
Gazetenin her sayısı bir konuyu ele alıyor.
Benim, diğer yazarlardan farklı olarak bir önceki sayının konusu hakkında yazacağım köşenin başlığı “Pardon Geç Kaldım”. Umarım uzun ömürlü olur.
Temmuz 2014 / Sokak Sanatı temalı sayıda yer alan ancak intihal hakkında kaleme aldığım yazım aşağıda.
İyi okumalar.

 

19. yy’ın ikinci yarısında Afrika’yı -Nil’i izleyerek- adım adım gezen ve sömürgeciliğin önünü açan ünlü Dr. Livingstone, 1855 yılında bugün Zimbabve sınırları içinde olan bölgedeyken, yerliler ona “kükreyen duman” diye bir yerden söz ettiler. Meraklanarak buraya götürülme teklifini kabul eden Livingstone, inanılmaz bir manzara ile karşılaştı: derin bir kanyona dökülen akıl almaz boyutlarda bir şelale.

Dr Livingstone şelaleye dönemin İngiltere Kraliçesinin adını verdi: “Victoria”

Oysa şelalenin zaten bir adı vardı: “Mosi Oa Tunya”. Yani, yukarıda belirttiğim gibi, Kükreyen Duman.

Dr Livingstone halihazırda nefis bir adı olan şelaleye yeniden ad vermekle kalmadı, üstelik tüm dünyaya burayı kendi bulduğunu ilan etti.  Oysa bulunan Livingstone’du ve oraya lütfen götürülmüştü.

Daha da acısı, tüm kaynakları İngiltere tarafından tüketildikten sonra kaderine terk edilen Zimbabwe’ye bugün gittiğinizde doğal park haline getirilmiş olan şelaleye hala Victoria dendiğini ve parkın girişinde Dr Livingstone’un heykelinin dikili olduğunu görebilirsiniz.

Bu öyküyü çok üzücü, çok can sıkıcı bulmuşumdur. Dr Livingstone’un tarihe Afrikalılara medeniyet ve aydınlık getirme uğurunda can vermiş bir melek olarak geçmesi de cabası.

Öykü bana aynı zamanda sanatın temel dinamiklerinden olan esinlenmenin sınırının nereden çekilmesi gerektiğini de düşündürüyor. “Sıradan” insanların yaşamları, fikirleri, ürettikleri, tıpkı Dr Livingstone’un hoyratlığı ile sanatçılar tarafından yeniden sunulduğunda, yapıtla sonuçlanan zincirin ilk ve orijinal halkası anonimleşirken takdiri toplayan sanatçı oluyor. Bu nasıl oluyor da meşrulaşıyor?

Daha da vahim olan, bir sanatçının başka bir sanatçıya aynı anonimleştirici tavırla esin kaynağı olması. Başıma, hem de birçok kez geldiği için nasıl can yakıcı olduğunu biliyorum. Şunu da biliyorum: Bunu yapan sanatçı kesinlikle intihal, yani hırsızlık yaptığını düşünmüyor. Bu anlamda masum. O, sadece esinlendiğini düşünüyor. Afrika sanatının, Avrupa modern sanatına sevimli bir esin kaynağı olması gibi.

Dr Livingstone güya kölelikle mücadele etmiş. Sanatın bu tavrı da köleleştirici, sömürücü, kibirin zirvesinde bir tutum değil mi?

Ancak itiraf etmeliyim ki, başıma geldiğinde hissettiğim sıkıntı, “Bir dakika, bu iş basbayağı benden alıntı,” diye öfkelenmem, adımın geçirilmemiş olmasına isyan etmem de kibirli, bencil bir tavır.

Galiba her birimizin kendimizi bu anlamda terbiye etmesi gerekiyor.

Gel gelelim, şu da bir gerçek ki sanatçının terbiyelisi değil, terbiyesizi makbul.

Orhan Cem Çetin, Haziran 2014         

Written by occet

09 Temmuz 2014 at 00:21

Üçüncü gözünüzün nerenizde olmasını isterdiniz?

leave a comment »

(Artful Living Haziran 2014)

[bu bir kaza değildi.] 'accident', Fine art baskı ve el yazısı, 90x90 cm, 2013 © Cemre Yeşil

[bu bir kaza değildi.] ‘accident’, Fine art baskı ve el yazısı, 90×90 cm, 2013 © Cemre Yeşil

Bu yazı Cemre Yeşil hakkında. İzninizle Cemre’den Cemre diye söz edeceğim; yapay bir resmiyetin alemi yok.

Belki ne onu, ne de beni tanımıyorsunuz ama biz birbirimizi çok iyi biliyoruz. Yakınlarda bana dair bir kitap yaptı. Çocuklarımdan sonra bana verilmiş en güzel hediye. “Orhan Cem Çetin benim evim oldu fotoğrafa başladığımdan beri.” diye yazmış kitabın sunuş yazısında. Aynı analojiyi sürdürecek olsam ben ne derdim acaba diye düşünüyorum. Şöyle desem: Cemre de benim pencerem oldu, kâh dışarıyı kâh kendi suretimi gösterdi bana, dışarısı karanlık olduğunda.

Bu yazının, Cemre’nin kısa süre önce Daire Galeri’de açılan sergisi hakkında olması gerekiyor ama ne mümkün. Belki de bu yazının benden istenmesi bir hataydı zira algımı daraltıp sadece ‘This was / Bak bu’ hakkında konuşmam gerçekten zor. Cemre hakkında önyargısız olmamın çok zor olduğu gibi. Ne de olsa birlikte büyüdük.

Açılışta öğrencilerim vardı. Bazıları aynı anda Cemre’nin de öğrencileri. “Hocam sergiyi nasıl buldunuz?” diye sordular. Ben gülümseyerek, “Cemre ne yaparsa güzel yapar,” diye yanıtladım. İşte bu kadar önyargılıyım.

Sergideki işleri ilk görenlerden oldum. Sınırlı sayıda basılmış bir çeşit kitap, bir derleme halindeydi. Kitabı oluşturan formalar daha önce -ister inanın ister inanmayın- paftalar halinde, Londra’da bir lokantada masa örtüsü halinde sergilenmişti. Çok etkilendim. Bu işi Türkiye’de de sergilemek niyetinde olduğunu ve fotoğraflara eşlik eden notları benim Türkçeleştirmemi istediğini söyledi.

Benim bir mesleğim de çevirmenliktir. Hani, bir insanı iyi tanımak istiyorsan onunla yolculuğa çık derler ya, ben de çevirmenlikten şunu öğrendim: Bir metni iyi anlamak, gerçekten kavramak istiyorsan, onu başka bir dile çevir.

Cemre’nin hayatı hayat yapan irili ufaklı idrak anlarında aldığı notlardan oluşan ve her biri zaten birer cümlecik, birer andaç, birer madalyon olan fotoğraflarına dair İngilizce notlarını sergi künyeleri için Türkçeleştirirken, onu iyiden iyiye anladım, kavradım.

Kavrayışım bana şunu gösterdi: Cemre’de benim için sürpriz yoktu. Zaten bildiğim gibiydi ve fotoğraf çekmek, sanatta yetkinleşmek, sergi yapmak için yaşamıyordu. Yaşadığı için ve bunu öylesine yapmadığı, hayatı tüm tatlarıyla sofrasına koyduğu, bizleri de bu sofraya buyur ettiği için fotoğraf çekiyordu.

Onu tanıdığımdan beri yükselen bilgeliği büyük bir çiçek açmış, içinden muazzam bir şiir çıkmıştı.

Ahu Antmen, sergi kataloğunda yer alan makale zenginliğindeki sunuş metninde, Cemre’nin fotoğrafçılığını kusursuz biçimde konumlandırıyor ve özellikle kurmaca fotoğraf ile tanıklığa dayalı fotoğraf arasında bir ayrım yaptıktan sonra, serginin bu iki tutumu birleştirdiğinden, günümüzde fotoğrafın kişisel bellek ile ne kadar iç içe geçmiş olduğundan söz ediyor. Cemre bizzat vurgulamasa da, tıpkı benim şimdi yapacağım gibi, işlerin cep telefonu çekimleri olması, Instagram ya da onun öncülü olan Polaroid estetiğini, dolayısıyla gündelik paylaşılan hatıra fotoğraflarını çağrıştırmaları, daha doğrusu bizatihi öyle olmaları sergi açılışında konuşuldu. (*) Bunu bana söyleyenler de oldu.

İkiye ayrılıyorlardı. Bir görüş, artık duymaktan sıkıldığım ‘fotoğraf bombardmanı altında olduğumuz’ meselesi, diğeri ise telefon gibi ‘dandik’ bir aletle, saygın bir galeride fotoğraf sergisi açılabilmiş olması nedeniyle dile getirilen takdir.

Her iki görüş hakkında da söyleyeceklerim var.

İlkinden başlayalım. Bunu bana söyleyen bir arkadaşıma, biraz da sesimi yükselterek, “E, ne olmuş durmadan fotoğraf görüyorsak? Ben 55 senedir sesler duyuyorum, üstelik gözümü kapatabilirken kulağımı kapatamıyorum. Bir ses bombardımanı altında yaşıyorum. Ama hâlâ keyifle müzik dinleyebiliyorum. Ayrıca, fotoğraf görmediğimiz anlarda yine de birşeyler görüyoruz. Görüntü bombardmanı bunu da kapsıyor mu?” diye sordum. “Anlıyorum ne demek istediğini,” diyerek uzaklaştı. Diğer konuya geçelim.

Cep telefonuyla çekilen fotoğrafların ‘sanat mertebesine’ yükseltilebilmiş olmasını takdir etmeyi ise herhalde kullanılmış kibrit çöplerinden gemi maketi yapan birisini takdir etmeye benzetebiliriz ki, sergiden alınacak derin hazza böylelikle büyük bir gölge düşürmüş oluruz.

Serginin veya serinin görece daha az konuşulan ama en az fotoğraflar kadar önemli bir başka bileşeni de her birinin altında Cemre’nin elyazısı ile okuduğumuz, ‘This was…’ (Bak bu…) diye başlayan, fotoğrafın hangi anıya dair olduğunu fısıldayan cümleler.

Serginin bize sunduğu hazzı işte buralarda aramak gerekiyor herhalde. Ahu Antmen, benden önce davranıp işleri birer haikuya benzetmiş. Çok haklı. Burada zarif ve şiirsel bir hafıza inşaatı görüyoruz. Bir anı defteri. Metinleri birer ‘resim altı’ (caption) olarak ele almak hata olur. Zira fotoğraflarla metinler arasına bir alt-üst ilişkisi yok. Haikuyu birlikte oluşturuyor, birbirlerine tutunuyorlar. Fotoğraf o anı (bak), metin ise o anın duygu yükünü (bu) ima ediyor.

Üstelik bu gerçek bir yaşam öyküsü. Cemre’nin, işlerin mekân içindeki sıralanış ve boyutlarla oluşturduğu kurgunun üzerinde ne kadar çok kafa patlattığını varın siz düşünün.

Kendi dünyasını büyük bir samimiyetle ortaya koyuyor, bize de kendi hatıralarımızla ilgili anahtarlar veriyor. Bu çıplaklığı bir cesaret addedip takdir edenler de olacaktır ama zaten cesaret sanatın ön koşulu değil mi? Dünyada esasen otobiyografik olmayan bir yapıt var mı?

Bence asıl cesaret de işte burada. Cemre’nin hayali karakterlere, yabancılara ve uzak metaforların arkasına saklanmadan, tıpkı bir performans sanatçısı gibi kendisini bir yapıta dönüştürmüş olmasında.

Yıllar önce bir anket okumuş, sonra aynı soruyu farklı gruplara ben de sormuştum. Soru şuydu: “Üçüncü bir gözünüz olsaydı, nerenizde olmasını isterdiniz?”

Her defasında öne çıkan iki yanıt:

- İşaret parmağımın ucunda.
– Başımın arkasında.

Cemre, “Bak, bu” diyerek ilkini gerçekleştirmiş oldu. Şimdi sıra ikincisinde.

 

Orhan Cem Çetin, Mayıs 2014

 

 


(*) Instagram’ın kare formatı, ekran simgesi, bordürleri ve her fotoğrafın yanına bir not yazma imkânı, esasen Polaroid 600 serisi filmlerden ödünç alınmıştı. Türkiye’de öncelikle Şahin Kaygun, daha sonra Tahir Ün ve Nazif Topçuoğlu bu formatı kullandılar. Şahin Kaygun SX-70 film kullanıyordu ama 600 serisi filmlerin ve Image gibi türevlerinin, hatta günümüzde Impossible adıyla geri gelmiş olan, anında gelişen “integral” filmlerin ortak özelliği, görüntüyü çevreleyen bordürün altta genişlemesidir. Bunun nedeni görüntüyü geliştiren kimyasal keseciklerinin buraya yerleştirilmiş olmasıdır. Ancak yıllar içinde bu alan notlar yazmak için kullanılageldi. Hatta Polaroid, bazı kamera kitlerinin içine ünlü Sharpie asetat kalemlerini de dahil ediyordu zira filmin üstüne herhangi bir kalemle yazılamıyordu. Cemre’nin ‘This was’ serisini de bu geleneğin bir devamı olarak algılamak gerek bana kalırsa.    

 

Written by occet

04 Temmuz 2014 at 10:36

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 2.303 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: