postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Penç // Penta

leave a comment »

Written by occet

31 Ekim 2014 at 01:46

benim_sanat my_art kategorisinde yayınlandı

Bilinç mi, yoksa rüya mı daha kıymetlidir?

with 8 comments

FotoAtlas’ın Sonbahar 2014 sayısında yer alan yazım, derginin izni ile aşağıdadır. İyi okumalar.

 

İnsanın ürettiği yazı gibi, resim gibi, dans gibi tüm iletişim yöntemlerinin farklı kategorilerde ele alınabilecek işlevleri var. Fotoğraf da bu yöntemlerden biri ve fotoğraf için de aynısı geçerli. Gel gelelim, örneğin resim ya da heykel ya da yazının binlerce yıllık geçmişi varken fotoğrafla geçirdiğimiz süre henüz 200 yıl bile değil. Bu yüzden, çok daha uzun süredir kullandığımız diller hakkında daha büyük bir külliyat ve daha olgun düşüncelerimiz varken, fotoğrafa dair düşüncelerimiz henüz yeterince berrak değil.

Bu yazı, bir sanat dalı olarak fotoğrafı ele alıyor. Örneğin böyle bir yazıyı resim hakkında yazmak kimsenin aklına gelmezdi. Ya da, “Yazının sanat hâli: Edebiyat” başlıklı bir makaleyi kimse kaleme almazdı, buna ihtiyaç duymazdı. Ancak gördüğünüz gibi, fotoğraf için böyle bir yazı yazılabiliyor. Demek ki fotoğrafın işlevlerini henüz yeterince ayrıştırabilmiş değiliz. Bu ayrıştırmayı yapamayışımızın bir nedeni de farklı işlevler için üretilmiş olan fotoğrafların aşırı derecede birbirine benzemesi, dolayısıyla görünüşlerinin doğrudan kategorilerini ele vermiyor olmasıdır.

Oysa bir roman ile bir mahkeme tutanağını, bir karikatür ile bir mimari çizimi kolayca ayırt edebiliriz. Böylece ilk anda bağlamın önemli bir katmanı oluşur ve karşımızdaki çalışmanın bir yapıt mı, tümüyle işlevsel bir çalışma mı, geçici bir kayıt mı, iddiasız bir karalama mı olduğunu anlar, onunla ilişkimize bu kabul ile başlarız.

Fotoğrafta ise bu çoğu kez mümkün olmuyor. Erken dönemde, henüz sadece kıpırdamayan şeylerin fotoğrafı üretilebilirken, bu yeni teknolojinin belge oluşturma potansiyeli ancak sezilebiliyorken, ilk fotoğrafçılar birer sanatçı olduklarını kanıtlama çabasına giriştiler. Öyle ya, onlar da aslında bir tür resim yapıyorlardı. Bunun için, klasik resimleri, onların temalarını, mitolojik sahneleri, resim estetiğini kopyalama yoluna gittiler. Ancak bu yeterli olmadı. Resimler, ressamların hayal dünyalarını, gerçekliğe dair yorumlarını yansıtırken fotoğraflar gerçekliğin kuru, mekanik, kolay elde edilmiş birer kopyasıydı.

Bu bakış açısının yakın tarihe kadar, hatta belki bugün bile bir ölçüde geçerli olduğu söylenebilir. Fotoğrafın esasen bir sanat olmadığı, olamayacağı savı genelde bu gerekçeye dayandırılır.

Öte yanda, özellikle günümüzde fotoğrafın (ve türevi olan videonun) çok güçlü gerçeklik imâsı, kolay paylaşılabilirliği, çok yüksek düzeydeki tutum değiştirme yeteneği onu vazgeçilmez bir iletişim aracı haline getirmiştir.

Elinizde tuttuğunuz dergide de vücut bulan bu işlev, yani gerçekliğin olabildiğince “objektif” bir biçimde dokümantasyonu / yeniden sunumu, sanatın temel kavramları ile çelişir. Zira sanatın, en azından günümüzde, gerçekliği olanca sadakatıyla yeniden üretmek gibi bir iddiası olamaz. Sanat metafor içerir. Kurmaca içerir. Gerçekliği dönüştürür, bireysel izlenimlerin kusurlu dünyasına çeker. Daha da ileri giderek sanatın çoğu kez külliyen yalan olduğu bile söylenebilir; ama Picasso’nun dediği gibi, bizi gerçeğe, hakikate yaklaştıran bir yalan!

Yine günümüzde, sanatçıların giderek daha politik, daha ideolojik çalışmalar yapma eğilimi taşıması, birer araştırmacı, sosyal bilimci, düşünür gibi davranıyor olması, en başta söz ettiğim ayrımı güçleştirmektedir. Fotoğrafa dönmek için bir örnek vermek gerekirse, belgesel fotoğrafın kalelerinden Magnum Photos üyelerinden Martin Parr, son yıllarda kendisini fotoğrafçıdan ziyade bir antropolog olarak tanımlamaktadır.

Fotoğrafın kendisine bakarak gerçekliği tanımlama iddiası taşıyan bir belge mi yoksa bu iddiadan uzak, bireysel yorum ve kurgu içeren bir yapıt mı olduğunu anlamanın olanaksızlığından yukarıda söz etmiştim. Eğer bu bir sorun ise, en kestirme çözüm bu sorunu görmezden gelmek ve ayrım yapmayıvermek olabilir.

Ne var ki, bu yola gittiğimizde de çalışmanın doğru okunması neredeyse olanaksızlaşıyor ve belki de mecrasını, bağlamını bulma şansı ortadan kalkıyor.

Özellikle 20 yy. başlarından itibaren, Ansel Adams, Edward Weston, Alfred Stieglitz, Man Ray gibi efsaneleşmiş fotoğrafçılar, fotoğrafın kendi içinde saklı olan estetik değerleri ve gerçeklik yanılsamasına dayalı yorum potansiyelini açığa çıkartmaya çalıştılar. Bunu başardılar da. Günümüzde aynı çizgide çalışmalar devam ediyor birçok fotoğrafçı kendisine “malzemesi fotoğraf olan sanatçı” denmesini tercih ediyor. Zira, örneğin çağdaş sanatçılar Andreas Gursky, Taryn Simon veya Wolfgang Tillmans’ın yapıtlarına bakıldığında bu işlerin birer dokümantasyon hatta hatıra fotoğrafı olduğunu düşünmek işten bile değil.

Çözüm fotoğrafın görsel niteliklerinde ve içeriğinde olmadığına göre, geriye beyan, mecra ve izleyici deneyimi kalıyor. Yani, fotoğrafçının çalışmasını ortaya çıkartırken, bunun bir belge olduğunu, haber ya da bilgi değeri taşıdığını, tarih yazdığını vs. dile getirmesi, ya da tam tersine, eldeki çalışmanın bir yapıt olduğunu, yüzeydeki, görünürdeki gerçekliğin olduğu gibi okunmaması gerektiğini, bu çalışmanın bir bilgi değil fikir, yorum değeri taşıdığını beyan etmesi gibi. Bu beyan açık seçik de olabiliyor, ima da edilebiliyor.

Söz konusu beyanın ima edilme yollarından biri, belki de en önemlisi, mecra. Fotoğraf nerede sergileniyor? Bir galeride mi? Bir dergide mi? Sokakta, bir afişte mi? Esasen mecra, fotoğrafları kategorize etmenin en temel yolu. Bir fotoğraf ile nerede karşılaştığımız, onunla nasıl bir iletişime geçeceğimizi belirleyen bir diğer temel nokta.

Ama bu süreçte matador, izleyici. Ben yapıtın izleyicinin zihninde oluştuğuna inananlardanım. Bağlam oluştuktan sonra, fotoğrafçı kontrolu ister istemez izleyiciye devrediyor ve o da kendisine sunulanlardan dilediği kadarını alıp kendi yorumu ile birlikte kişisel deneyimini oluşturuyor. Fotoğraf o noktada izleyicinin nezdinde, öngörülenden tümüyle farklı bir kategoriye ya da algı çerçevesine yerleşebilir.

Başta da söylediğim gibi, günün birinde bu tartışmayı ya da değerlendirmeyi yapma ihtiyacımızın kalmayacağını bir kez daha hatırlatmak isterim. O gün geldiğinde, fotoğrafın tek bir işlevi olmadığını, zira onu yapan fotoğrafçının, yani insanın tek boyutlu bir aklının olmadığını, benzer şekilde izleyicinin de edilgin, kendisine verilenle yetinmek zorunda olan bir birey değil, aksine katılımcı, üretken, iletişim ya da sanat sürecinin son ve belki de en önemli parçası olduğunu biliyor olacağız.

Şunu da biliyor olacağız: Sanatçı olmak bir paye ya da mertebe değil, sadece bir davranış biçimidir ve belgesel fotoğraf ile sanat olan fotoğraf arasında bir kıymet dengesi yoktur. Olsa olsa, kendi içlerinde kıymetli ya da daha az kıymetli üretimler olabilir.

Özet mahiyetinde, şöyle bir soru sorarak bitirelim:

Sizce bilinç mi daha kıymetlidir, rüya mı?      

 

Orhan Cem Çetin, Eylül 2014  

Written by occet

20 Ekim 2014 at 19:37

Yarısı boştu // Half full

leave a comment »

O zaman en uzun uçak yolculuğumdu. Kocaman bir Airbus’tı. Yarısı boştu.

Uyku uyanıklık arasında, hiç durmaksızın içerek onunla karşılaşacağım anı hayal etmeye çalışıyordum.

Ona neden aşık olduğumu hatırlamaya çalışıyordum.

Hatırlayamadım.

Takip eden günler hiç kolay değildi.

Sonrası daha da kötüydü.

Bir tane de bunun gibi teneke bukalemun olması lazım.

Herhalde o almış.

 

It was my longest flight so far.

I kept changing my seat in the half full Airbus.

I was chewing on the stuff I had managed to take on board and thinking real hard for hours in perfect isolation to be able to find out why I used to love her.

I couldn’t.

What followed was even worse.

I miss the 7up chameleon she removed from my shelf.

 

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

20 Ekim 2014 at 00:54

İfadenizi alabilir miyim?

leave a comment »

İstanbul merkezli tematik aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta, Ekim 2014 için, aşırılık hakkında kaleme aldığım yazım, gazetenin izni ile aşağıda.
İyi okumalar.

 

Bazı insanlar dünyaya nötr bir yüzle değil, bir yüz ifadesi ile geliyor.

Örneğin ben. Benim yüzümde her zaman üzgün bir ifade vardır. Daha doğrusu varmış. Kendimi her an mutsuz hissettiğimden değil, çehrem öyle. Bazıları sürekli hayretle, kimileri tiksinerek ya da can sıkıntısından patlayacakmış gibi bakar çevresine.

Yüz ifadelerini, dolayısıyla karşımızdaki insanın duygusunu okuyabilmek, doğuştan gelen ve evrensel bir yeti. Çok da önemli. Bu yetimiz sayesinde dünyanın neresinde olursak olalım muhatabımızla daha bir kelime konuşmadan atmosferi kavrama ve gerekiyorsa oradan tüyme şansını elde ediyoruz.

Ancak işin bir yönü daha var; o da yine evrensel bir dürtü olarak bir görünüşün içinde insan yüzleri arayıp -olmasa bile- bulma ve o ifadeyi, dolayısıyla taşıdığı duyguyu kopyalama eğilimimiz.

Buna göre, sürekli iri gözler ve kalkık kaşlarla çevresine bakan birisi aynı anda dünyaya şaşkınlık ve merak zerk ediyor olamaz mı? Ben acaba çevreme hiç istemeden, ya da daha doğrusu herhangi bir çaba göstermeden hüzün yayıyor olabilir miyim? Sakıncası yok.

Hüzün genelde Arabesk, banal bir duygu durumu kabul ediliyor. Portekiz’de tanıştığım bir fotoğrafçıyla sohbet ederken ona hüzün kavramını şöyle anlatmaya çalışmıştım: Ortada hiçbir neden yokken peşinen üzülmek. Meğer aynısı Portekiz’de de varmış: Saudade. Geçmişlerindeki şiddetli Arap etkisinden olsa gerek. Fado müziğini de daha iyi kavramıştım bu bilgi sayesinde.

Az önce sakınca yok dedim; bana göre hüzün çok faydalı. O bir aşı. Trajedi gelmeden önce onun provası, temrini. Böylece korkulan gerçekleştiğinde hazırlıksız yakalanmıyor, şoka girmiyoruz.

O yüzden ben, yaşlandıkça belirginleşen üzgün bakışlarımdan, yani, bu bakışları sunuyor olmaktan memnunum. Ama bana “Sen nasıl bir ifade görmek isterdin insanların yüzlerinde?”  diye soracak olursanız, sanırım meraklı bir yüze her zaman daha çok ihtiyacım var.

Orhan Cem Çetin, Eylül 2014         

Written by occet

14 Ekim 2014 at 11:57

hakkımda about_me, sanat art, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

Çakıl taşları // “Just take a pebble and cast it to the sea…”

leave a comment »

Çakıl taşları.

Her biri ayrı bir yolculuğun anısını taşır.

Hangisi hangisinin, işte onu hatırlayamam.

 

“Just take a pebble and cast it to the sea…”

Unforgettable song by Greg Lake.

Remember him?

 

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

26 Eylül 2014 at 00:40

çektim i_shot, benim_sanat my_art, TutKeep, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

İyi Haber // Good News

leave a comment »

Written by occet

23 Eylül 2014 at 06:29

çektim i_shot, benim_sanat my_art kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

Bu yazının orijinali acaba şu anda nerede?

leave a comment »

İstanbul Art News Eylül 2014 sayısında Sinem Yörük’ün “fotoğafta sahtecilik” konusunda hazırladığı kapsamlı dosyasına eşlik eden yazım. İyi okumalar.
Bir sahte Orhan Cem Çetin!

Bir sahte Orhan Cem Çetin!

Fotoğraf, aşamalı bir süreç olduğundan “orijinal” kavramı da yani hangi aşamadaki ürünün orijinal kabul edilebileceği her dönemde tartışmalı bir konu olmuştur. Belki Daguerreotype, Polaroid ya da kamerada pozlanan Cibachrome gibi direkt-pozitif, çoğaltılamayan, tek aşamalı baskı yöntemleri bunun dışında tutulabilir ama böyle tekniklerin sayısı çok az.

Tabii orijinale neden ulaşmak istediğimiz de önemli zira bu, hangi aşamada karar kılacağımızı etkileyebiliyor.

Deneyimli bir fotoğrafçı olmama karşın benim kafam bu konuda karışık ve her geçen gün daha da karışıyor. Bir zamanlar baskılarına sınırlı edisyon garantisi verebilmek için şahitler huzurunda negatiflerini tahrip eden fotoğrafçılar olduğunu hatırlıyorum. Ama şunu da hatırlıyorum ki, çocukluk yıllarımda tanıştığım ilk fotoğrafçılar çoğunlukla vesikalık ve aile portresi çeken semt fotoğrafçılarıydı ve asla negatiflerini müşterilerine vermezlerdi. Zira negatif arşivleri onlara tekrar tekrar iş yaratırdı. Hatta son yıllarda bu sayede önemli sergiler de mümkün oldu, biliyorsunuz. Kısacası negatif sermaye demekti, miras demekti. Neredeyse kutsaldı. Hala öyle.

Bu durumda orijinal negatif. Çok net. Ama negatif kendi başına bir fotoğraf değil. Bir fotoğraf üretme potansiyeli yalnızca. Kendi başına olsa olsa mali veya manevi hak sahibinin kim olduğunu kanıtlamaya yarayabilir ve tek başına kullanılabilecek bir format da değildir. Ancak baskı yapıldığında bir fotoğraftan söz edebiliriz. Örneğin Vivian Maier vakasına bu gözle bakacak olursak, durum hayli karışık.

Geçmişte özellikle basın ve reklam fotoğrafçılarının tercih ettiği diapozitif filmlerin de durumu bir muamma. Polaroid gibi birinci nesil, direkt-pozitif bir görüntü olmasına karşın, saydam ve küçük boyutlu olan diapozitif tıpkı negatif gibi, bir ara aşama olarak kullanılmıştır. Yanılmıyorsam 2005 yılında Steve McCurry İstanbul’u ziyaret etmiş ve Bilgi Üniversitesi’nde bir sunum yapmıştı. Bilgisayardan projeksiyon yapnak yerine, bir Kodak Carousel kullanarak fotoğraflarını doğrudan doğruya 35mm diapozitiflerden gösterdi. Fotoğraflarının gerçek renklerini, keskinliğini de gördük bu sayede diye düşündük. Ünlü “Afgan Kızı” da bu fotoğrafların en başındaydı haliyle. Soru-yanıt bölümünde ben kendisine “Az önce Afgan Kızı fotoğrafının orijinalini mi gördük?” diye sordum. McCurry gülümseyerek, “Tabii ki hayır,” dedi. “Gösterdiğim diaların tümü duplicate (yani dianın diası; iyi birer kopya). Orijinaller National Geographic arşivinden çıkmaz.”

Ben bu soruyu başka bir nedenle sormuştum. Bizi çok etkileyen fotoğrafların; sadece fotoğrafların değil, bir çok yapıtın orijinali ile çoğu kez karşılaşmayız. Yine de onlar hayatımızı kökten değiştirebilir, bizi biz hatta bir başkası yapabilir. Yani sanatın üzerimizdeki şiddetli etkisi çoğu kez kopyalar yoluyla gerçekleşir. Kitap sayfalarındaki, afişlerdeki, katpostallardaki, film sahnelerindeki sorunlu, eksik, cılız temsiller. Bu etkilenmenin şiddeti ve içeriği yapıtın ta kendisi karşısında mutlaka kat be kat artıyor ama kopyaların, röprodüksiyonların gücünü de yabana atmamak gerek. O gün McCurry bile, kendisinden daha ünlü olan fotoğrafının kopyasını bize esas şey niyetine göstermişti ve herkes de perdedeki görüntüyü bu aura ile izlemişti.

Oysa ayağımıza kadar gelen diapozitif, ikinci nesildi. Aslında belki de bu vakada orijinal, söz konusu fotoğrafın ilk kez kullanıldığı dergi kapağı, yani oldukça yüksek tirajlı bir ofset baskı olmalı. Diapozitif ise, çalışmanın kalıbı olarak, olası yeni kullanımlar için saklanıyor. Bizim mahalle fotoğrafçısının tavrından çok farklı değil.

David Hockney’nin, siyah boya kullanarak yaptığı bazı desenleri CMYK matbaa kalıplarına paylaştırıp ürettiği, yapıtın ancak matbaada 4 renk baskı tamamlandığında ortaya çıktığını hatırlayalım. Bu durumda orijinal nerede? Kaç edisyon basılmış oluyor? Bir kitabın sayfalarını bu durumda orijinal bir yapıt olarak kabul edebilir miyiz?

Fotoğrafın, özellikle de Talbot tarafından geliştirilen negatif-pozitif yöntemin heyecan yaratmasının önemli bir nedeni, tek bir negatiften sınırsızca özdeş kopyalar üretilebilecek olmasıydı.

Tıpkı matbaanın bulunması gibi, görsel kültürü, bireysel deneyimi paylaşıma açan, çoğaltan, yayan, demokratikleştiren, herkes için erişilebilir hale getiren devrim niteliğinde bir buluş.

Gelgelelim, sanat alanına girince karşımıza dikilen “biriciklik” meselesini ne yapacağız? Zira auranın önkoşulu olan biriciklik, nadir olma hali, fotoğrafın doğasına, ruhuna aykırı.

Fotoğraf bir belge olarak dolaşıma girdiğinde sorun daha doğrusu söz ettiğim çelişki hafifliyor. Zira bir fotoğrafa sahip olmak istediğinizde, onun tanımlı ve sınırlı koşullar altındaki kullanım hakkını satın almış oluyorsunuz. Size, kullanım amacınıza ve ödediğiniz bedele göre niteliği belirlenen bir kopya geliyor. Siparişinizi de muhtemelen daha kötü bir kopyaya bakarak veriyorsunuz. (Modern toplum için bu büyük bir sorun değil. Satınalma süreci zaten böyle işliyor. Bir yolculuğu bile fotoğrafına bakarak satın alıyor, ürünle ancak ona sahip olduktan sonra karşılaşıyoruz.) Belgesel fotoğraf üreten ajans ve bireyler böyle çalışıyorlar.

Sanatçı iseniz, durum öylesine çapraşık ki (Sanatçı tavrına giren belgeselcilerin durumuna hiç girmeyeceğim). Sanatçı olduğunuzda yukarıdaki yöntemi kullanamıyorsunuz zira sizin satışa çıkarttığınız “şey” kullanım hakkı değil. Sanat ve kullanım sözcükleri zaten birarada iyi durmuyor. Siz fotoğrafı bir görüntü değil, dediğim gibi, bir hak değil, deneyim yaratan bir nesne olarak sunduğunuzdan, tıpkı diğer plastik yapıtlar gibi mevcudiyetini sınırlamanız gerekiyor. Bu zaten herkesçe malum. Ama bu tutum kendi içinde yeni sorunlar doğuruyor.

Örneğin, mevcut edisyonları erişilebilir olmayan ya da sigortalanarak ve gümrükten geçerek yer değiştirmesi hem külfet hem maliyet yaratan büyük parçaların uzak mekanlarda sergilenmesi söz konusu olduğunda, nasıl olsa fotoğraf ya, sergileneceği kentte bir kopya üretiliyor ve o sergileniyor. Teleportasyon gibi! Sergilenen baskının edisyon olmadığı, sadece sergileme amacıyla üretildiği, hatta sergi bitince imha edileceği de belirtiliyor. Özellikle enstelasyonların yıllar sonra farklı mekanlar için yeniden üretildiğini görüyoruz. Başka bir yolu da yok zaten. Ama fotoğrafın durumu farklı. Bu talihsiz baskının, edisyon yani orijinal olduğu söylenen diğer baskılardan en ufak bir farkı yok. Tümüyle özdeş. Bir klon. O nedenle de ömrü kısa ve satılık da değil (Belki kiralanabilir, şu anda aklıma geldi).

Peki ya bu klonlar imha edilmiyorsa? Gizlice bir yerlerde yaşatılıyorsa? Baskıyı yapan kurum bir tane de kendi duvarı için üretiyorsa ne olacak? Hiç önemli değil, zira sertifikası yok. Sanatçı tarafından reddedilmiş, kimliksiz bir evlat o.

Sanatçının çok mu hoşuna gidiyor sanki bu? Kendi işinizin sahtesini üretmiş durumuna düşüyorsunuz ve imha etmek de doğrusu hiç içinizden gelmiyor.

Başıma geldi. Elimde bir hayli sahte Orhan Cem Çetin var; bir kısmını da bizzat ben bastım üstelik. Gerçi sorun değil, benden başka bakan da yok onlara nasıl olsa.

Orhan Cem Çetin

Ağustos 2014

  

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 2.404 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: