postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Teşekkürler abi. // Thanks brother.

leave a comment »

Babamın Paris’ten getirdiği, bateri çalan bir kurgulu gorilim vardı. Bayılıyordum ona. Kurulunca gerçekten canlandığına inanıyordum. Tek amacı beni eğlendirmek olan, minik, zararsız, sevimli bir arkadaş.

Abim ise yeşil renkli lastik bir timsahla yetinmek zorunda kalmıştı. Herhalde bu düşkırıklığının etkisiyle bir sabah gorilimi gözlerimin önünde parçaladı.

Yok yere.

O dehşet verici anı asla unutamayacağım. Gorilimin yumuşacık kadife derisi yırtıldığında içinden iğrenç bir toz ve yağ karışımı ile kaplanmış paslı yaylar, dişliler, mafsallar görünmüştü.

O an tiksindim gorilimden.

Teşekkürler abi.

 

I had this clockwork gorilla who played a tiny set of drums. My father had brought it to me from a business trip.

I simply loved it. I truly believed that it came to life when it started moving. It was my best companion, my exchange for sleep.

My brother on the other hand had to settle for a small green rubber alligator.

Probably because of his frustration, he decided to torture me and vandalised my gorilla in front of my eyes.

I will never forget that horrifying moment when the poor creature’s smooth velvet chest was ripped open and I could see the gears and wheels and levers and springs covered with a disgusting mixture of grease and dust.

I puked on the spot. My affair with the gorilla was immediately over.

Thanks brother.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

01 Eylül 2014 at 02:06

Çok daha kolay. // Much easier.

leave a comment »

Öyle görünüyor ki, bir hayatı başlatmak, bir hayatı sonlandırmaktan çok daha kolay.

It turns out that, it is much easier to initiate life compared to terminating it.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

29 Ağustos 2014 at 01:19

Saklanmaya bayılırdım. // A box that I can fit into.

leave a comment »

Çocukken dolapların, kutuların içine saklanmaya bayılırdım.

Herkes gibi.

Sanırım bu isteğim hiç bitmedi.

 

Children love hiding in closets, boxes, enclosures.

Me too.

A box that I can fit into.

Looking forward to it.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

27 Ağustos 2014 at 00:55

çektim i_shot, benim_sanat my_art, TutKeep, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

Sarı sabır otu // Saffron rose

leave a comment »

Sarı sabır otu. Adı buymuş.

Çiçekçilerde bulunmaz. O sana gelir.

Ama önce hastalanman, yataklara düşmen, kendini kaybetmen, karnında kocaman bir ameliyat yarası ve şiddetli ağrılarla uyanman gerekir.

Onu başucunda bulursun, uydurma bir vazonun içinde.

 

Saffron rose. That’s what it is called.

You don’t buy it. It comes to you.

But first, you have to be terribly, terribly ill and wake up one morning in a white room with partial memories of strong pain and masked folks bending over you.

There you will find the rose, at your bedside, in a make-shift vase.

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

25 Ağustos 2014 at 01:51

Gül yağı // Stinking oil of rose petals.

leave a comment »

Gül yağı.

Bunu hangi aklıevvel icat etmiş?

Ah bu koku bana ölümden başka neyi çağrıştırabilir ki?

ÖIümün parfümü. Son lüksüm.

 

 

Stinking oil of rose petals.

One good reason to be careful with this flimsy bottle.

Who the hell invented this perfume of the dead?

Why am I still keeping it so many years after the funeral?

 

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

17 Ağustos 2014 at 02:40

Sanat dünyası kedilerin eline mi geçti?

leave a comment »

İstanbul merkezli tematik aylık sanat gazetesi Güncel SANAT’ta, temayı 1 ay gecikmeyle izleyerek yazmaya devam ediyorum.
Ağustos 2014 için, sokak sanatı hakkında kaleme aldığım yazım aşağıda.
İyi okumalar.

 

Sokak kedisi olmanın kuralları yazılsaydı, ilk madde herhalde şu olurdu:

“Yemeğini asla bulduğun yerde yeme.”

Acaba sanat dünyası da kedilerin eline mi geçti? Zira sanat, hemen her zaman bulunduğu yerden apar topar alınıyor, gizli, steril, korunaklı bir yere götürülüyor, yesinler diye.

Oysa en başta böyle değildi; ihtiyaç hasıl olduğunda, öfkede, cenazede, ayrılıkta, deli sevinçte, hemen oracıkta beliriyor, oh, taze taze yeniyordu.

Yıllar önce, parçası olduğum bir performansı (Ütü Masası / Ayak Takımı performans grubu: Öykü Potuoğlu Cook, John Cook, Figen Evren ve ben) izledikten sonra gelip beni bulan ve birlikte bir radyo programı yapmayı teklif eden Ceyda Karamürsel sayesinde, “Radyo Sanatı” diye anılan bir sanat disiplini olduğunu öğrenmiştim. Açık Radyo’da haftada bir gece geç saatlerde yayınlanan, Gaygoni A.G. adını verdiğimiz programda hem arşivlerden mevcut yapıtları yayınlamış hem de davet ettiğimiz sanatçıların canlı performanslar gerçekleştirmesi için platform oluşturmuştuk. Replikas, Baba Zula, Sıfır (Zafer Aracagök ve arkadaşları), Sad Eyed Lemurs, Zeynep ve Özgür Erkekli, Fatih Aydoğdu aklımda kalan isimler.

Radyo sanatı, özellikle Avusturya’da gelişmiş olan bir disiplin. En kısa tanımı, radyo yayını ile aktarılan ses düzenlemeleri, ya da ses heykelleri.

Manifesto şurada (İngilizce): www.kunstradio.at/TEXTS/manifesto.html

Seslerin radyo ile aktarılması, hem sanatçıyı hem de izleyiciyi benzersiz biçimde özgürleştiriyor. Yapıtın eşzamanlı üretilip paylaşılmasına karşın, sanatçı ve izleyici karşı karşıya gelmiyor. Hatta birbirinin nerede olduğunu ya da olup olmadığını dahi bilmiyor. Yapıt, oluştuğu her noktada farklı bir biçim alıyor, ortam sesleri ve radyo cihazına bağlı olarak dinlendiği her noktada farklı ve özgün bir “edisyon” oluşuyor. İzleyici tutsak değil. Dinlemek ya da kulak vermek mecburiyetinde olmadığı gibi, sesi kısıp bir telefon görüşmesi yapabilir, tümden kapatabilir, zaplayabilir ve en önemlisi performans sırasında dilediği gibi öksürebilir ve bir otomobildeyse korna çalabilir.

İzleyicinin özgürlüklerinin farkında olan -bir önceki yazımın sonunda söz ettiğim terbiyesiz- sanatçı da böylelikle dilediği kadar aşırı noktalara gidebilir. Çok daha cesaretli, deneysel, tüm ölçülerin dışına çıkan ses işlerinin üretilmesi böylelikle mümkün olur. Bir gece, Robert Adrian X’in 30 dakika süren ve sadece yoğun, tekdüze alkış sesinden oluşan 1996 tarihli işi Applaus’u yayınlamıştık örneğin. Anonsu duymadan, ortadan giren bazı dinleyiciler radyoyu arayıp arıza olduğunu haber vermişlerdi.

Şuradan bazı ünlü örnekleri dinleyebilirsiniz:

http://alien.mur.at/sound/

Kısacası, sanatla müzelerde, galerilerde, kalın ve pahalı kitaplarda karşılaşmanın mutlaka olumlu tarafları var ama bu biraz da turla seyahat etmeye benzemiyor mu? Tersine, sanatla ona mahkum olmadığınız yerlerde karşılaşmanın nimetleri muhtemelen çok daha fazla. Bunu da, ehlileştirilmesi mümkün olmayan, kafese girmeyen, girerse yemden sudan kesilip ölen, bulduğunuz yerde durup, korkutmadan izlemeniz gereken yabani kuşlara benzetelim.

Ha, bu bir kargaysa ve de elinizdeki cevize göz dikmişse, taş atar kaçırırsınız, olur biter.

 

Orhan Cem Çetin, Temmuz 2014         

Tıpkı kitaplarda yazıldığı gibiymiş. // It was exactly like what is written in the books.

leave a comment »

Tıpkı kitaplarda yazıldığı gibiymiş. Geceleri dondurucu soğuk, gündüzleri cehennem sıcağı.

Ne işim vardı benim oralarda? Nefret ettiğim her şey oradaydı.

Vıcık vıcık ter, ağzıma burnuma dolan kum, kertenkeleler, nane çayı, saldırgan satıcılar.

Ama işte bu inanılmaz kum kristaline, sıcak ve soğuğun bu garip bebeğine bayılıyorum.

Tadına bakmalıyım bir gün.

 

It was exactly like what is written in the books. Shivering cold at night, hot as hell during the day.

If it wasn’t for that crazy chain of events Iwould have never set foot at that part of the world.

I hate lizards. I hate hot weather. I hate mint tea. I hate sand being blown into my face and into my mouth.

But I love this fascinating sand crystal, the baby of night  and day.

 

Alıntı:
TutKeep / OCÇ / 2008

Written by occet

12 Ağustos 2014 at 01:11

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 2.324 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: