cemm'in blogu

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Bu siteye erişim engellenmiştir.

ile 2 yorum

Bugün, tam 20 yıl aradan sonra, -üşenmeyip hesapladım- hayatımda dördüncü kez hakim karşısına çıktım.

Kapısından içeri girdiğim her adliye binası, bir öncekinden katbekat büyüktü, bunu farkettim.

Ama bu defa, hayatım boyunca içinde bulunduğum en büyük, en görkemli devlet kurumunda, Çağlayan Adalet Sarayı’ndaydım. Bina o kadar büyüktü ki, “kör adalet / gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” manasındaki, elinde terazi tutan gözü bağlı kadın heykelinden, girişteki basamakların yanlarına bir değil iki tane dikmek zorunda kalmışlardı.

Bir ülkenin en büyük binalarından birinin adliye binası olması beni hayli tedirgin etti. Meğer ne kadar şikayetçiymişiz birbirimizden.

Neden oradaydım? 20 Mayıs tarihinde sonlanan, katılan sanatçılar arasında benim de bulunduğum Müze İçinde Bir Müze sergisinden daha önce söz etmiştim. Sergideki en sert ve dolayısıyla belki de serginin önermesine en yakın işi yapan Elif Öner, geçtiğimiz günlerde imza karşılığı teslim edilen sevimsiz bir sarı zarf yoluyla, Elgiz tarafından mahkemeye verildiğini öğrenmişti. Sergide bir dizüstü bilgisayar ekranında izlenen, elgizmuseum.com ve proje4l.com adresli, web sitesi formatındaki işin zorla kapatılması söz konusuydu. Bunun bir heykelin yıkılması, bir kitabın tüm kopyalarının yakılması, bir resmin yırtılıp yok edilmesinden farksız olduğunu hatırlatma ihtiyacını hissediyorum.

Bugün arka sırada sessizce izlediğim duruşmanın konusu işte buydu.

Sergimizin temel nedeni, sanatçı-koleksiyoner-müze-para-vs ilişkilerinin sorunlu alanlarını, dinamiklerini deşifre etmek, açığa çıkartmaktı. Elgiz ile çatışmalar serginin açıldığı anda başgöstermiş ve hem basına hem de sosyal mecraya yansımıştı. Sergiyi neden geriye çekmediğimizi soran çok oldu. Sergiyi geri çekmedik, zira yukarıda özetlediğim gibi bu bir sergi olmanın ötesinde bir etkileşimdi ve bizler sergimizden gayet memnunduk; süreci sonuna kadar yaşamak niyetindeydik.

Bugün tanık olduğum duruşma da bana kalırsa sergi sürecinin en kritik aşamalarından biriydi. Sergiyi küratör Fırat Arapoğlu dahil olmak üzere 13 kişi biraraya gelerek gerçekleştirmiştik. İşler takvim gereği salondan kaldırılmış olsa da çatışma sürüyordu. Gel gelelim, bugün sergiyi yapan gruptan Elif Öner (haliyle), Çağrı Saray ve bendeniz dışında kimse ortalıkta yoktu. Açılışa gelip de mahkemeye gelmeyen arkadaşlarımı, ne yapayım, açıkça yadırgıyorum. Sergiyle ilgisi olmayan, buna karşın davanın önemini ve Elif’in ruh halini kavramış olan bir avuç sanatçı arkadaşı ve bir basın mensubu ile birlikte yine de sıraları doldurduk ve galiba çok iyi yaptık.

Dava, sözde haksızca edinilmiş bir web adresinden Elgiz’in marka itibarını zedeleyen çokafadersiniz ayıp içerik sunan Elif’e karşı açılmış, ticari itibar/menfaat tecavüzü odaklı, özetle ahlak referanslı “ticari” bir davaydı.

Elif’in bir başka Elif olan avukatı, söz konusu web içeriğinin bir buçuk ay boyunca Elgiz tarafından müze mekanında sergilendiğini, bilirkişi raporunda Elgiz markalı herhangi bir ürün tanıtımı ve satış yapılmadığının belirtilmiş olduğunu anlatarak davacı tarafın kendileriyle çeliştiklerini ortaya koydu, işin bir sanat eseri olduğunu hatırlattı. Kaldı ki, Elgiz koleksiyonunda Gilbert&George, Nan Goldin, Tracy Emin gibi marjinal sanatçıların işlerinin bulunduğunu ve aynı mekanda sergilendiklerini hatırlamalıyız.

Buna karşın hakim, bir sonraki celseye kadar tedbir mahiyetinde, Elif’in söz konusu sitelerine Türkiye’den erişimin engellenmesine karar verdi. Belli ki biraz daha düşünülecek, biraz daha görüş alınacak ve ikinci celsede kesin karar verilecek.

Ben, bu kadarının bile bir skandal olduğunu ve örnek oluşturacak bu davaya sanat çevrelerinin daha fazla ilgi göstermesi gerektiğini düşünüyorum.

Written by occet

30 Mayıs 2012 at 00:47

Açacak serisi Gerçeklik Terörü sergisinde // Openers at Reality Terror exhibit

yorum ekle »

4 Mayıs 2012 Cuma akşamı Depo’da başlayan Gerçeklik Terörü sergisinde, bu sergi için ürettiğim yeni bir seriyi görebilirsiniz:

6 parçadan oluşan Açacak serisi, farklı dergi ve kitap sayfaları üzerine, Türkiye’nin Güneydoğu illerinde çekilmiş fotoğraf baskılarından oluşuyor. Fotoğraflar, binaların taş duvarlarında yer alan, sonradan örülerek kapatılmış kapı, pencere, kemer izlerini gösteriyor.

Açacak I
Askeri dergi sayfası üzerine pigment baskı, 21.5×27 cm.

Açacak II
Resimli dergi sayfası üzerine pigment baskı, 27.5×37 cm.

Açacak III
Sözlük sayfası üzerine pigment baskı, 18×26 cm.

Açacak IV
Kitap sayfası üzerine pigment baskı, 13.5×19.5 cm.

Açacak V
Tiyatro dergisi sayfası üzerine pigment baskı, 33.5×23 cm.

Açacak VI
Kitap sayfası üzerine pigment baskı, 13.5×19 cm.

/////////////////////////

The Opener series consists of 6 pieces, each produced by printing photographs from Southeastern Turkey on pages cut from various publications. The photographs show signs of doors, windows and vaulted passageways which once existed on stone walls of buildings, to be filled and blocked later.

Opener I
Pigment print on military journal page, 21.5×27 cm.

Opener II
Pigment print on illustrated magazine page, 27.5×37 cm.

Opener III
Pigment print on dictionary page, 18×26 cm.

Opener IV
Pigment print on book page, 13.5×19.5 cm.

Opener V
Pigment print on theater journal page, 33.5×23 cm.

Opener VI
Pigment print on book page, 13.5×19 cm.

Gerçeklik Terörü // Reality Terror

yorum ekle »

Bekliyoruz:

Gerçeklik Terörü

4/31 Mayıs 2012-İstanbul

Sergi Açılışları:

Depo: 4 Mayıs Cuma 2012 – 18:30

Mars: 4 Mayıs Cuma

Asfalt Kadıköy: 9 Mayıs Çarşamba- 18:00

Sergi Kapanışları:

Depo ve Mars: 26 Mayıs 2012

Asfalt Kadıköy: 31 Mayıs 2012

Koordinatörler: Alper T. İnce & Rafet Arslan

 

Sanatçılar /// Artists:

Ahmet Doğu İpek
Ahmet Şık
Alfred Dong
Ali Mete Sancaktaroğlu/defter kazıyıcılar kooperatifi
Alper Kırklar
Alper T. İnce
AltKomşu
Armanc Yıldız
Ayşe Özkan
Azra Deniz Okyay
Bahadır Yıldız
Burçak Konukman
Bülent Demirağ
Cecile Wesolowski
cins
Clement Cogitore
Deniz Beşer
Deniz Pireci
Dilara Akay
Dilara Hançer
Dragos Badita
Dragos Platon
Eda Gecikmez
Elin Magnusson
Emine Çorduk
Emre Zeytinoğlu
Eric Bragg
Erol Eskici
Fahrettin Örenli
Ferhat Özgür
Fulya Çetin
Halil Vurucuoğlu
Hayali
Hüseyin Rüstemoğlu
Johanna Reich
Karahan Kadırman
Kazım Şimşek
Komet
Leyla Emadi
Leyla Gediz
Maria Sundby
Mario Asef
Mehmet Çeper
Murat Germen
Nalan Yırtmaç
Nazan Azeri
Necla Rüzgar
Neil Coombs
Nejat Satı
Neus Peres
Nur Koçak
OnstOn
Orhan Cem Çetin
Özgür Yaşaroğlu
Pınar Öğrenci
Rad
Rafet Arslan
Serkan Yüksel
Simona da Poza
Yaprak Gözeker
Yeşim Akdeniz
Yeşim Şahin
Yukiko Shimuzu
Wide
Zeynep Beler

Written by occet

26 Nisan 2012 at 15:23

Nedensiz // Out of no reason

ile 2 yorum

Written by occet

27 Mart 2012 at 18:56

Müze İçinde Bir Müze // Museum Inside a Museum

ile 5 yorum

Nisan 2012 ayında, küratör Fırat Arapoğlu’nun biraraya getirdiği sıradışı bir sergi ile bu kez Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi‘nde karşınızdayız.

5 Nisan – 20 Mayıs tarihleri arasında Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi koleksiyon seçkisinde bir yenilik ile sanatseverleri karşılıyor: sürekli sergi ve değişen sergilerin yapılacağı alanda bir bölümleme. Sürekli sergi alanında Elgiz Koleksiyonu’un olmazsa olmazları sergilenirken, geçici sergi alanında yakın dönem alımları sergileniyor. 

Eşzamanlı olarak da, küratör Fırat Arapoğlu Müze İçinde Bir “Müze” sergisi kapsamında; Ali İbrahim Öcal, Alper İnce, anti-pop, Çağrı Saray, Eda Gecikmez, Elif Öner, Hülya Özdemir, İnsel İnal, Mehmet Çeper, Orhan Cem Çetin, Özlem Şimşek ve Rafet Arslan’ın yaklaşımlarıyla “müze” kavramını sorguluyor. 

Çağdaş sanatta müzelerin, galerilerin, koleksiyonerlerin, sanatçıların ve yapıtların sayısında artan bir ivme ile karşı karşıyayız. Neo-liberal ekonomi ve küreselleşmenin egemen olduğu bu süreç, İstanbul’un bir kent markası olarak planlanması, küresel bazda bir çekim gücü oluşturması ve sermaye akışını bölgeye yönlendirme amaçları bağlamında, sembolik sermayenin meşruiyet olgusunu gündeme getiriyor. 

Tüm bu dizgenin bombardımanına karşı nasıl bir strateji ile konu sorunsallaştırılabilir? İşte Fırat Arapoğlu küratörlüğündeki “Müze İçinde bir “Müze”” etkinliği tüm bu sürece dair sorgulama alanlarını ele alıyor.

Basın duyurusu yaklaşık olarak böyle. Sermaye ile sanatın ilişkisi hayli gecikmeli olarak ülkemizde de tartışılır oldu. En muhalif işlerin bile en iyi deterjan olan para ile yıkanarak ehlileştirildiği evrensel sanat piyasasına ben de bu vesile ile, dünyanın en fazla çoğaltılmış / dönüştürülmüş fotoğrafına (Korda’ya saygıyla selam çakarak) yerel bir dokunuşla yorum getirmek istedim. Hayırlı olsun.

Karnı Yarık Kentler

ile 3 yorum

 
(Yazı: Eylül 2003 / Fotoğraf: Ocak 2012)

İngilizce’de “rakip” anlamına gelen “rival” sözcüğünün, Latince “rivus” yani “nehir” kökünden geldiğini biliyor muydunuz? Buna göre birbirinin rakibi olmak, bir nehrin karşılıklı iki yakasında yaşayıp aynı sudan yararlanarak (ya da belki aynı suyu kirleterek!) bir diğerinin tepesini attırmak anlamına geliyor.

Dünyanın neredeyse tüm büyük kentlerini, çoğunlukla “kanal” adı verilen bir su şeridi ikiye böler. İstanbul, Londra, Paris, Viyana, Kahire en iyi bilinenlerinden birkaçı. Bir de suyun tümüyle paramparça ettiği kentler var: Venedik ve Amsterdam gibi.

Su yoksa, sur var ya da bir ana cadde var kentin karnını boydan boya yarıp geçen, Ankara’da olduğu gibi. Kentin sakinleri adeta ihtiyaç duyuyor bu bölünmeye.

Kentlerin su kenarında kurulmasında şaşıracak bir şey yok tabii ki. Ama İzmir’deki Karşıyaka’ya ne buyurulur? Bir körfezin iki yakası olur mu? Olsa olsa iki ucu olur. Besbelli uydurulmuş bir karşı, uydurulmuş bir yaka bu. Karşıyakalıların asla kendilerine İzmirli demedikleri, her daim Karşıyakalılıkları ile övündükleri de İzmirlilerin geri kalanları tarafından aktarılır. Demek ki, suyun diğer tarafındakini dışlama, aşağılama eğilimi de işin bir parçası. Malum, İstanbul’un Asya yakasındaki en eski yerleşimlerden Kadıköy’ün eski adı Kalkedonya’nın da yanlış yakaya yerleştiklerini düşünen karşı taraflılar tarafından verildiği, zira Kalkedonya’nın “Körler Kenti” anlamına geldiği söylenir.

İlle de bir karşı, bir karşıt, bir rakip gerekiyor sanki.

Kentlerin su kenarına kurulmasında devreye giren malum doğal ihtiyaçlara (avlanma, ulaşım, sulama vb) bir de doğadaki en temel varoluş kurallarından, ihtiyaçlarından “karşıtlık” ilkesini de ekleyebilir miyiz acaba? Uzak Doğu felsefesinde Ying-Yang’la temsil edilen, doğanın, insan kültürünün diyalektiğinden söz ediyorum.

Hocam Gündüz Vassaf, Radikal gazetesindeki Uçmakdere yazılarından birinde doğada eşeysiz üremenin çok sayıda örneği varken, neden kadın ve erkek cinsiyetlerinin varolduğunu sorgular. Doğada tek cinsiyet de olabilir, kendi kendimize ürememiz mümkün olabilirdi besbelli. Bana göre de kainatta hiçbir olgu, hiçbir madde, hiçbir hareket nedensiz değildir ve büyük olasılıkla bir ihtiyaca cevap vermektedir. O halde kadın ve erkek neden varoldu? Neden İstanbul’da ya da Londra’da ya da Paris’te, aynı kenti paylaşan vatandaşlar kendilerine “karşı taraf” yaratma ihtiyacı hissediyorlar?

Referans noktasının sürekli kayması, suyun iki yanının da hem “bu taraf” hem “karşı taraf” olması, ortada net bir konumlama olmadığını, sadece bir karşıtlığa ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. Karnı yarık kentlerde yaşayanların çoğunlukla evleri ile işyerlerinin farklı yakalarda bulunması saçmalığı bile bu ihtiyaçla açıklanabilir belki.

Birkaç ay önce ben bu külfeti hayatımdan çıkartmak adına işyerimi İstanbul’un Avrupa yakasından Asya yakasına, evimin -30 km yerine- 300 adım ötesine taşıdım. Ama yine arada bir cadde var. Kader mi, ihtiyaç mı bilemiyorum artık. Bu arada, taşındığımı duyan dostlarım “Üff, amma uzağa gitmişsin,” diyorlar. Oysa ben yakına geldiğimi düşünüyorum. Kendi yakınıma. Acaba hata mı ettim? Doğanın diyalektiğine ters mi düştüm?

Karşıtlık ihtiyacına dönecek olursak, tabii ki bir tezim var bununla ilgili. Dediğim gibi, kainatta kusursuz bir nedensellik varsa, her olgu bir ihtiyaca yanıt veriyorsa, kendine bir rakip, bir karşıt, bir karşı yakalı bulma çabası da bir ihtiyaca cevap vermek zorunda. O halde bu ihtiyaç nedir?

Rekabetin sinerji yarattığını kimse inkar etmeyecektir. Doğru ya da yanlış, rekabet bir yarış hali, diğerinden iyi olma çabası, bir seçme ortamı oluşturur. Gündüz Vassaf’ın söylediklerine dönecek olursak, belki de kadın ve erkek cinsiyetlerinin evrim için gerektiğini söyleyebiliriz. Üreyebilmek için karşıtını bulma gerekliliği bir seçim yapma, bir tercih kullanma gerekliliğini de yanında getiriyor. O zaman da bu tercih sırasında kullanılacak ölçütler devreye giriyor. Yaş, güzellik, doğurganlık vb. ölçütler. Birey, partner seçiminde özüne yaklaştıkça, yakın akraba evliliklerinde olduğu gibi evrimin yönü değişiyor, tersine dönüyor. Düşünün, kendi kendimize üresek neler olur, insanlık (ya da tüm cinsiyetli hayvan türleri) nasıl ucubelere dönüşürdü.

Bana kalırsa, kainatı yöneten belli başlı birkaç kural var. Bu da onlardan bir tanesi. O nedenle, cinsiyetlerin varolmasını gerektiren yukarıda söylediklerim doğruysa, aynısı tüm karşıtlıklar için, diyalektiğin tümü için geçerli.

Kısacası, karşıt bulma ihtiyacı evrim için gerekli gibi görünüyor. Karşıt olsun ki, rekabet doğsun. Kendimizi kıyaslayabileceğimiz bir referans noktası bulunsun. Bu kıyaslamada kendimizi yeterince iyi bulsak da bulmasak da kazançlı çıkıyoruz. Karşı yakadakinden iyiysek gururumuz okşanıyor. Değilsek çabamız artıyor, evrim devam ediyor.

Ayrıca karşıt olmadan kendimizi tanımlayamıyor, bir anlamda varolamıyoruz. Kadın ya da erkeği bir diğerinden söz etmeden nasıl tanımlayabilirsiniz? Kanallarından söz etmeden Venedik ya da Amsterdam’dan nasıl söz edebiliriz? İstanbul’un ilk sözü edilen özelliği, iki kıtaya paylaştırılmış olması değil midir? Bu özelliği ve İstanbul Boğazı’nı Tabu oyunundaki gibi hiç ağzımıza almadan İstanbul hakkında bir o kadar çarpıcı neler söyleyebiliriz?

Bütün bu söylediklerim doğruysa, bir de kötü haberim var ister istemez. Tüm iki ya da daha fazla yakalı kentlerde, köprülerin ve tüp geçitlerin sayısı arttıkça, yani iki yaka bir araya geldikçe, kentin evrimi de yavaşlayacak, bir yakın akraba evliliği gerçekleşecek demektir. Haberiniz olsun.

Written by occet

02 Şubat 2012 at 00:16

Geçen gün bir yere gittim.

ile 5 yorum


Written by occet

30 Ocak 2012 at 22:51

çektim i_shot, Yeni Çağ / The New Age kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

“Osmanlı” Kadıköy’de.

yorum ekle »

Osmanlı (Yeni Çağ serisinden), © Orhan Cem Çetin 2011, 100x150 cm diasec lambda baskı.

İkametgah Kadıköy – Bağımsız ve Birlikte

İkametgâh Kadıköy, Kadıköy’ün öncü sanat oluşumlarını ve Kadıköylü sanatçıları ortak bir platformda birleştirerek Anadolu Yakası’nda süregiden bağımsız çağdaş sanat üretimini ve kolektifliği gündeme getirmeyi amaçlıyor. Kadıköy’deki üretimi ve paylaşımı çıkış noktası alan etkinlik, merkezinde farklı karakterlerdeki mekânlarda ayrı perspektif çeşitliliği sunan sanatçılarla aynı projeyi estetik bir çizgide buluşturuyor. 25 Ocak’ta izleyicilerin deneyimine açılacak İkametgâh Kadıköy’ün yaratıcıları Anadolu Yakası’nın “yeni” ve “alternatif”in üzerinden bağımsız kültürel ve sanatsal çalışmaları destekleyen Asfalt, Hush Galeri, İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi, KargART, Piha Kolektif Sanat ve Dunia alanlarıdır. Bu 6 sanat alanı sabit sınırları özgürleştirerek yeni bir sanat yolu inşa ediyor ve bu yol üzerinden Kadıköy kimliğini soyutlaştırarak İstanbul’un sanatsal doğasına alternatif bir bakış açısı geliştirmeyi, -“eksik parçaya köprü tutarak”- bağımsız çağdaş sanatla ilgili söylemi ve de sanatın tüm boyutlarını daha çok izleyiciyle buluşturmayı hedefliyor.

İkametgâh Kadıköy kolektif bilinci kavramsal bağımsızlık ilkesiyle inceliyor, “Bağımsız ve Birlikte” bir kurgu sunuyor. Bu bağlamda, Anadolu Yakası’nda yaşayan, üreten sanatçılar kavramsal ve biçimsel bir çerçevenin içine girmeden resim, video, illüstrasyon, fotoğraf, yerleştirme gibi farklı mecraları kullandıkları işlerini mekânlarda sergileyecekler ve çerçeve mekânlar üzerinden izleyicilerin deneyimleriyle yorumlanacak. Sergiler dışında çeşitli performanslar, konserler ve panellere de davetli olacak izleyiciler için güncel sanatın tarihsel devinimine tanık olunması adına da İkametgâh Kadıköy iyi bir fırsat yaratıyor.

25 Ocak-19 Şubat tarihleri arasında Anadolu Yakası’nda ilk defa gerçekleşecek kolektif sergi projesi Kadıköylü sanat oluşumlarının yeni projelerine de yön verecek. Etkinlik süresi boyunca ve ardından ortaya çıkacak kıpırtıların “an”larda bıraktıkları izler ve sesler doğrultusunda amaçlarını sürdürmek için araştırmalarına ve paylaşımlarına devam edecekler.

İkametgâh Kadıköy projesiyle sanatseverler Anadolu Yakası’nın, fikirlerin sanatsal pratiğe dönüştüğü bir merkez olma durumunun ve sanatın her yakanın katmanlarına uzandığının canlı kanıtları olacaklar. Sanatın bağımsızlığını ve evrenselliğini savunan Asfalt, Hush Galeri, İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi, KargART, Piha Kolektif Sanat izleyicileri iddialarının yaşayan, yürüyen, dokunan, değiştiren ve büyüten parçalarına dönüşmeye davet ediyor.

SERGİ KATILIMCILARI

ASFALT
Rafet Aslan, Cins, Orhan Cem Çetin, Sadi Güran, Hüma İnceören, Ahmet Doğu İpek, Funda Karadağ, Şerif Karasu,Mustafa Karasu, Melike Kılıç, Bahar Kocaman, Başak Mangör, Güneş Oktay, Sümer Sayın, Nilhan Sesalan, Kemal Tufan, Ada Tuncer.

HUSH GALLERY
Ahmet Can Mocan, Ali Çetin, Ayşecan Kurtay, Barasinga, Baysan Yüksel, Billur Melis Koç, Çağdaş Şahin, Çetin Keçeci, Dicle Erver, Eda Gecikmez, Funda Gürel, Hikmet Tanur, Iwan Onur Gülecek, Kıvılcım Harika Seydim, Levent Kopuz, Mehmet Selçuk Bilge, Melisa King, Merve Akyel, Muhittin Eren Sulamacı, Muninn, Okan Dirim, Onur Çiftçi, Özge Şenoğul, Reyhan Özdilek, Serap Gecü, Serkan Çalışkan, Serkan Türk, Sibel Kocakaya, Simin Yıldız, Süyümbike Güvenç, Tuğçe Şenoğul, Yaşar K. Canpolat, Zeynep Aktaş

İSTANBUL HATIRASI FOTOĞRAF MERKEZİ
Engin Güneysu, Dağhan İş

KargART
Gaye Su Akyol, Özgül Arslan, Gökçe Birtan, Doğu Çankaya, Peri Demirbaş, Ercan Elmacı, Kardelen Fincancı, Ceyda Ildıroğlu, İnsel İnal, Ece Kalabak, Defter Kazıyıcıları Kooperatifi, Erdal Kuruzu, Hülya Küpçüoğlu, Babek Sobhi, Merve Şendil, Burak Şentürk, Ayça Telgeren, Ercüment Usluer, Simge Zilif.
*KargART’taki sergileme 15 Şubat 2012 tarihine kadar gerçekleşecektir.

PİHA KOLLEKTİF SANAT
Nazan Azeri, Şahin Başar, Erim Bikkul, Didem Dayı, Taşkın Esin, Mürteza Fidan, Gaye İnal, Kurucu Koçanoğlu, Ekin Onat, Mehmet Öğüt, Arzu Parten, Hilal Polat, Çağrı Saray, Hande Şekerciler, Füruzhan Şimşek, Yavuz Pelin Turgut, Ercan Vural, Arda Yalkın.

Ayrıntılı Etkinlik Programları ve İletişim İçin:
ikametgahkadikoy.org
ikametgahkadikoy.blogspot.com
ikametgahkadikoy@gmail.com

Fırat Arapoğlu: Bireysel/Toplumsal Yeni Bir Çağ Üzerine Okumalar: Orhan Cem Çetin’in Son Fotoğraf Serisi “Yeni Çağ” Üzerine

yorum ekle »

Sergi sonunda açıldı. Yaptıklarıma ilgi göstererek bana hayat katan herkese çok teşekkür ederim. Sevgili Fırat Arapoğlu, Yeni Çağ serisi hakkında bir sunuş metni kaleme aldı. Aşağıda bulabilirsiniz.

Please scroll down to find an introductory text about my new series New Age, (on show till 7th Jan at Sanatorium Gallery) kindly written by Fırat Arapoğlu.

Bireysel/Toplumsal Yeni Bir Çağ Üzerine Okumalar: Orhan Cem Çetin’in Son Fotoğraf Serisi “Yeni Çağ” Üzerine

Fırat Arapoğlu

Orhan Cem Çetin’in Tarihi Haydarpaşı Garı’nda geçen yılın 28 Kasım’ında saat 15:00’te çıkan yangın ertesi çektiği fotoğraf, nesnel gerçekliğe dair bir “belge” niteliğini taşıması noktasında önemli bir konumu temsil etmekte. Zira bilindiği gibi toplumsal bellek aktarımında fotoğraf çok daha etkili ve bir “katharsis” etkisi yaratma niteliği de buna olanak sağlamakta. Orhan Cem Çetin’in o duyarlı kalemiyle anımsattığı gibi bu yangın ve yaratıcıları unutulmayacaktır ve bunu sağlayan da bizatihi fotoğrafın kendisi olacaktır.

Sanatçı son serisi “Yeni Çağ”da, daha önceki yönelimlerinin aksine, üzerinde hiçbir manipülasyonda bulunmadığı çekimlerini sergilemekte. Bu spontane çekimler, Roland Barthes’ın fotoğrafta sonsuza dek kopyalanan şeyin, yalnızca bir kere olduğunu tespit etmesine referans verirken, Orhan Cem Çetin’in “Bedava Gergedan” kitabında bir yerde belirttiği gibi “Kaynak belirtilerek dahi tekrarlanması mümkün değildir” hatırlatmasını akıllara getirir.

Türkiye [Cumhuriyeti], bugünde gayet rahatlıkla tespit edilebildiği gibi, liberalizm ve devletçilik; Doğu ve Batı ikilemleri ekseninde ortaya çıkan bir dönüşüm yaşamaktadır. Ne var ki, yukarıda bahsettiğim şekilde bir “belge” sunumunun – bu belgeye “tarihi” belge özelliği yapıştırılmamalı, “estetik” bir buluta sarılı bir epistemolojiden bahsetmekteyim – bu coğrafyada gözlemlenen ikilemlerin her iki tarafını da göstermesi gerekmektedir. İşte bu noktada örneğin Orhan Cem Çetin’in bir fotoğrafında deforme bir duvarın üzerinde Osmanlı Arması görülebilir, böylece [kültür] ele alınırken, sınıfsal katmanlar sezilebilmektedir.

Bu oximoronik sunumların varlığı bu serinin diğer işlerinde de netlikle görülmektedir; Karaköy sokaklarında alt katında, batı kültürüne ait kitsch hediyelik eşyaların satıldığı bir dükkanın üst katlarının virane görüntüsü, Atatürk Kültür Merkezi içerisindeki salonda tespit edilebilecek eski/yeni dönüşümleri, sadece basit bir “zamansal” çizgiyi değil, kentsel dönüşüm, popülist politika değişimleri gibi birçok noktaya dair açık yapıt okumalarına uzanmaktadır. Bu da sanatçının bu serisindeki fotoğraflarda rastladığımız bir noktaya götürebilir bizi: Fotoğraflardaki simgelerle, simgelerin işaret ettikleri farklılaşabilmektedir. Yanmış bir minibüsün bir modern kent silueti önündeki görüntüsü sentagmatik değil de, Çetin’in fotoğraflarındaki – hem de spontane çekimler olmasına rağmen – paradigmatik dönüşümleri işaret edebilmektedir.

Orhan Cem Çetin’in bu son serisinde fotoğraflar için şu tespit rahatlıkla yapılabilir: Bu fotoğraflar toplumun her gün yaşadığı, bireylerin simgeleriyle her an karşılaştıkları, yaşamlarının çeşitli cephelerinde aşina oldukları bir durumu göstermektedir. Bunun fotoğraflardaki yansıması, sanat tarihinde bir olgu/nesnenin varolduğu bağlamdan soyutlanarak “estetik” bir bağlam içerisinde – burada, fotoğrafta – dondurulmasıdır. Bu tip bir Brechtien “yabancılaşma” efekti – ki fotoğraflarda hiçbir manipülasyon olmadığı düşünüldüğünde – Türkiye toplumu içindeki “mizahın” daimi varlığını bize düşündürmektedir. Rasyonel sınırlar içerisinde koşulların varolmadığı bir durumda anında üretilen yeni bir işlevsellik üretmek – Lévi-Strauss’un “bricolage” kavramı düşünüldüğünde -, ekonomik ya da verili bir sistemden hareket etmeden, günlük yaşam pratikleri içerisinde sunulan çözümleri temsil etmektedir. İşte Halfeti’de tarihi bir duvarın boşluğu içerisinde sığdırılan sandalyelerin görüntüleri bu çözümleme ışığında okunabilir kanaatindeyim.

Cem’in – müsaadenizle burada biraz samimiyetimizi vurgulamak isterim – üretimlerinde sürekli gözlemlediğim noktalardan birisi manipüle edilmiş olsun ya da olmasın temsilini sunduğu olguya dair bir düşünceyi tepeden dayatmaması. İşte onu minimal, ama maksimum oranda ironinin ele alındığı bir yapıya ulaştıran, devrimci bir duruştur bu. Bu son “Yeni Çağ” serisinde gözlemlenen kültürel çoğulculuk ve imgeler arasındaki gerilim kanımca demokrasinin yeşereceği dinamizmi simgelemekte. Ahmet İnsel’in anımsattığı gibi “çatışma”, toplumun çoğulluğunun korunmasının ve toplumun ufkunun açık kalmasının önkoşulu. Eğer bu “ufuk” olmazsa, o zaman önlerinde uzanan eşsiz ve engin manzarada yere bakan insanları görmekteyiz veya sahneyi çeken cihazı çeken bir cihaz gibi “ironinin ironisine” uzanmaktayız. Öte yandan son olarak sanatçının sadece coğrafya üzerinden değil, biyoloji ve beden politikalarını da – post-modernizm bu kısmın “biyolojik” yanını genelde es geçer – içermesi ve bu bağlamda, ameliyat görüntüleri üzerinden kodlayarak, tıbbı “bedenin hack’lenmesi” olarak görmesi, bana tarihin yeniden inşası konusunu hatırlatmakta. Tarihi yeniden yapmak mümkün değildir elbet, eğer tarih bir “hikaye” değilse!

Tüm bunların ışığında Çetin’in bu son serisini alkışlamaya hazır olmalıyız: Nedeni gayet açık, Orhan Cem Çetin bu seride bizleri çekiyor, alkışladığımız aslında biziz. Öte yandan onun şahit olduğu bu sahneleri yalnızca o yargılayabilir, çünkü bizatihi o “an” içerisinde kendisi var. Ne var ki; bu serginin varoluş amacı gibi, şunu da unutmamalı: Sanatçının kendisi bu durum hakkında yargı yürütebilecek en son kişi!

Readings Concerning an Individual/Social New Age: On Orhan Cem Çetin’s Last Photography Series “New Age”

Fırat Arapoğlu

The photograph taken by Orhan Cem Çetin following the fire at the Historical Haydarpaşa Train Station on 28 November 2010 which broke out at 03:00 pm presents an important position in the sense of having the characteristic of a “document” concerning objective reality. Yet, as known, photography is much more influential in terms of social memory transmission and its characteristic of creating a “catharsis” enables this. As Orhan Cem Çetin reminds with his sensitive pen, this fire and its creators will not be forgotten and this will be assured by the photograph per se.

In his last series “New Age”, the artist exhibits his photo shoots which he did not subject to manipulation in contrast to his earlier tendencies. As these candid shots give reference to Roland Barthes’s statement that what is endlessly copied in photography has in fact happened only once, they bring to mind the reminder phrase “It is not possible to repeat even by indicating the source” as Orhan Cem Çetin has stated somewhere in his book “Bedava Gergedan” (“Rhino for Free”).

[The Republic of] Turkey, as it can be identified quite easily, experiences a transformation emerging in the axis of the dilemmas concerning liberalism and etatism as well as East and West. However, a “document” presentation as I have mentioned above – a “historical” characteristic should not be adhered to this document; I refer to an epistemology surrounded by an “aesthetic” cloud – shall display both sides of the dilemmas observed in this geography. At this point, an Ottoman coat of arms might be seen on a deformed wall in one of Orhan Cem Çetin’s photographs, thus the social strata can be perceived while dealing with culture.

The existence of these oxymoronic presentations are also clearly revealed in the other works of this series: the desolated image of a shop in the streets of Karaköy where kitsch souvenirs belonging to Western culture are sold in its ground floor as well as the old/new transformations to be located inside the foyer of the Atatürk Cultural Centre do not only indicate a “temporal” line but also extend to open work readings concerning many points such as urban transformation and populist policy changes. This might lead us to a subject to come upon in the photographs of this series: the symbols in the photographs and what they indicate might differ. The image of a burnt minibus in front of a modern city silhouette might indicate paradigmatic transformations in Çetin’s photographs – although they are candid shots – instead of syntagmatic transformations.

The following statement can be easily made concerning the photographs of Orhan Cem Çetin’s last series: these photographs display a situation experienced by the society every day where individuals come upon its symbols at any moment and which they are familiar with in every aspect of their lives. Its reflection on the photographs is the freezing of a phenomenon/object within an “aesthetic” context – here within the photograph – isolated from its existing context in art history. This sort of Brechtien “alienation” effect – considering that there are no manipulations in the photographs – makes us reflect on the permanent existence of “humour” within the society. Producing a new functionality produced immediately in a circumstance where there are no conditions existing within rational borders – when considering Lévi Strauss’s notion of “bricolage” – represents solutions offered within daily life practices without starting off from an economic or a given system. Thus, in my opinion, the image of chairs tucked inside a historical wall cavity in Halfeti can be read in the light of this analysis.

One of the points I am constantly observing in Cem’s works – if you will excuse me I would like to emphasize our closeness here – is that he does not impose an idea from above concerning the phenomenon of which representation he presents, be it manipulated or not. And this is a revolutionary stance conveying him to a minimal structure which, however, deals with irony at a maximum level. In my opinion, the cultural pluralism and tension between the images observed in this “New Age” series symbolizes the dynamism in which democracy will flourish. As Ahmet İnsel reminds us, “conflict” is the precondition for protecting the pluralism of the society and keeping its horizon open. If this “horizon” does not exist, we see people looking at the ground in a unique and vast scenery stretching out in front of them or reach toward the “irony of irony” like a device shooting the device shooting the scene. On the other hand, finally, that the artist does not only include geography but also policies of biology and body – postmodernism generally skips the “biological” side of this part – and, in this context, regards medicine as “hacking the body” by codifying them via surgery images, reminds me of the reconstruction of history. Certainly, it is not possible to remake history, if history is not a “story”!

In the light of all this, we shall be prepared to applaud Çetin’s last series. The reason is quite clear: in this series Orhan Cem Çetin shoots us; it is us that we applaud. On the other hand, only he can judge the scenes that he has witnessed for it is actually him who is inside that “moment” in person. However, just as the aim of this exhibition’s existence, one should also not forget this: The artist himself is the last person who can make a judgement on this matter!

 Translated by Güher Gürmen

Written by occet

09 Aralık 2011 at 11:42

Ephemera I

bir yorum

Written by occet

20 Kasım 2011 at 17:09

çektim i_shot, benim_sanat my_art kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 1.011 other followers