postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Başlamak lâzım. // Time to start

with 2 comments

Written by Orhan Cem Çetin

19 Nisan 2016 at 00:14

Bu fotoğraf kimin olacak? // Who will possess this photograph?

with one comment

isimsiz // untitled (1988)

İsimsiz // Untitled (Tanıdık Şeyler’den // From Familiaria // 1988)

 

 

 

Written by Orhan Cem Çetin

16 Nisan 2016 at 00:20

İstanbul

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

04 Nisan 2016 at 19:38

çektim i_shot, benim_sanat my_art, wallpapers kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , ,

Fotokopiler bittikten sonra gelenler için. // For those who arrived after all the handouts were gone.

leave a comment »

aile_the_family_80x120cm_orhan_cem_çetin_2016log

Aiile / The family

Tasfiye

Birkaç yıldır gündemimde bu var. Ne çok eşya biriktirmişiz ailece. Onlardan kurtulma işi bana verildi. Ama ne mümkün. Günün birinde işe yarar düşüncesiyle poşetlere, kutulara, çekmecelere, odalara yığılmış irili ufaklı, eski püskü şeyler.

İşe yaradılar. Bu sergiye vesile oldular.

 

Objeler

Onlara çok ama çok yakından bakmak istedim. Değişmiş, tanınmaz hale gelmişler. İşlevlerini, kimliklerini kaybetmişler. Çoğunu tanımıyorum. Yok olma yolundalar. Toz var. Çok fazla toz var. Toz taneciği meğer bir nokta değil bir iplikçik imiş. Tüm bu objeleri de ince lifler, çizgisel sıralanmalar, zincirler oluşturuyor. Toz tanecikleri belli ki böyle eşyalardan, belki canlılardan, cansızlaşarak kopup dağılmışlar. Her yerdeler. Bazıları da  ben objeleri fotoğraflarken, o esnada kurtuluyorlar büyük yapıdan. Toz tekrar eşya oluyor mu?

 

Eski fotoğraflar

Elbette. Çok fazla fotoğrafım var. Eskicilerden gelenlerle ailemden gelenler birbirine karışma yolunda. Kim bunlar? Onlar da atılacak birer eşya olmuş. Bu eski fotoğraflar kartondan, gümüşten, jelatinden ve ışıktan yapıldılar. Şimdi hepsi kaynaklarına geri dönme yolundalar. Bu solma, yok olma sürecini hızlandırmak istedim. Taklit ettikleri insanların yanına yollamak istedim onları ve onları bu hale ben getirdim. Fotoğrafladım ve azat ettim.

 

Videolar

Biri inşa, diğeri imhaya dair. Birini, çarkıfelek bitkisinin bir tutam ölü deliotu içinde yerleşeceği adresi arayışını  hızlandırdım, diğerini, ilk alev söndükten sonra kıvılcımların yanmış kağıt ve pamuk lifleri içinde yakacak yer aramalarını ise yavaşlattım. Gördüm ki, inşa ve imha aynı dansa sahip. İkisinin adımlarını uydurdum.

 

Cem

Şubat 2016

 

 

 

 

Clearance

That is my agenda for the last couple of years. Turns out that we are a family of very efficient gatherers. And now, I am asked to get rid of what has been gathered. No way! A huge pile of old, worn out items that come in all sizes, stacked in plastic bags, boxes, drawers and rooms, assuming that one day we might need them.

Which was right. They sparked this exhibition.

 

Objects

I wanted to observe them very, very closely. They had changed beyond recognition. Lost their functions, identities. Most are unknown to me. They are in the process of total destruction. There is also dust. Too much dust. The dust particle, I found out, is not a particle. It is a tiny length of fibre, a very small strand. And all these objects are compositions of thin fibres, linear constructions, chains and alignments. Apparently, dust is coming from such objects, maybe from living things, separated from them as dead tissue before setting off for their everlasting journey. They are everywhere. Some of them were detached from the bigger construct right in front of my eyes, while I was photographing them. Are dust particles ever recycled into objects again?

 

Old photographs

Of course. I own too many photographs. Those that I acquired second hand and those from my family are slowly mixing together. Who are these people that eventually turned into junk? These prints were made of paper, silver, gelatine and light. Now they are all migrating back to where they originally came from. I wanted to accelerate this process of fading and disintegration. I felt a desire to send them next to the people they mime and I turned them into what you see in my images. I photographed them and I set them free.

 

Videos

One is about construction and the other one is about destruction. I had to accelerate one; the one which shows a passiflora plant looking for its final address within a bunch of dead alyssum. I slowed down the other one, the one which shows sparks looking for further victims, travelling along fibres of already burnt paper and cotton wool. And I saw that, construction and destruction enjoys the same dance. All I did was match their pace.

 

Written by Orhan Cem Çetin

17 Şubat 2016 at 00:10

Benimsin // I Own You

leave a comment »

benimsin__blue_coin_detail

Mavi Para (Detay) // Blue Coin (Detail)

 

 

Benimsin

Ben de seninim.

İkimizden birini oluşturan örgü tümden çözülüp, yeni sahiplenmeler kaçınılmaz olana dek.

 

 

I Own You

And you own me.

Till the lattice that forms either one of us disintegrates altogether and new appropriations become inevitable.

 

16.02.2016 – 18.03.2016
Sanatorium Gallery
İstanbul

 

 

 

 

 

Written by Orhan Cem Çetin

15 Şubat 2016 at 23:33

Selfie Selfie Güzel Selfie

leave a comment »

Bilinen en eski sanat eserinin bir “selfie” olduğunu söylemek yanlış olmaz. O günlerden bu güne insan elinden çıkan istisnasız her şeyde onu var eden insandan bir iz olduğunu söylemek de mümkün.

Ara Güler, bir röportajında en ünlü fotoğrafı olan “Allah ve kadınlar” işini eline alıp yüzünün önüne tutarak, “İşte ben,” diyordu. “Yüzümü ne yapacaksınız, beni bununla hatırlayın, ben buyum,” der gibiydi usta.

“İşte ben,” diyerek gölgesinin fotoğrafını sunanlar da çok. Lee Friedlander, Nuri Bilge Ceylan, Aramis Kalay ve başkaları. Bu da oldukça anarşist bir tavır, öyle değil mi? Işık ile kompozisyonun arasına girmek, çalışmana gölge düşürmek.

Eskiden, yeni başlayanlara “Mutlaka güneşi arkana al,” denirdi. Yani, çektiğin her neyse, ki muhtemelen bir başka insandır, böylece bol ışık alsın. Gölge tarafından çekme. Ancak, güneşi arkana alınca, hele sabah erken ya da akşamüstü saatleri ise, gölge uzar ve fotoğrafa girerdi. Yabancılaştırıcı bir etkisi olan bu gölgeye bir beceriksizlik, acemilik gözüyle bakılır, “enayi gölgesi” adı verilirdi. Başka bir deyişle, çekilen fotoğraflarda fotoğrafçının kendisini göstermesi, hatta sadece hissettirmesi bile makbul karşılanmıyordu.

Neden acaba? Bu kadar bireysel bir eylem sırasında neden kendimizi dışarıda bırakmamız bekleniyordu? Herhalde “edep” ile ilgili. Tıpkı kendinden fazla söz etmenin hoş karşılanmaması gibi.

Yıllar geçti ve şimdi, inadına özçekim! Sokaklarda özellikle turistler telefonlarını bir çubuğun ucunda taşıyorlar. Birisi o an arasa, telefonu kulağına denk getirmeye çalışırken yanındakinin gözünü çıkartma pahasına. Fotoğraf upuzun saplı, gerçek bir sihirli aynaya dönüştü. Her köşede telefonunu havaya uzatmış, kendisiyle flört eden, dudaklarını büzen birisi. Satın aldığım son telefonun ön kamerası, pardon selfie kamerası, arkadaki “asıl” kamera ile aynı çözünürlükte. Yakında asıl kamera öndeki olacak herhalde. Bu kamerayla çekilen fotoğraflar da otomatik olarak ayrı bir klasörde toplanıyor, fotoğraf galerisi açıldığında ilk o klasör açılıyor, “selfielerim” jeneriği ile.

Ne değişti?

Eskiden fotoğraf çekebilmek için bir mentorunuz olması gerekiyordu. Size birisinin bu işin raconlarını anlatması gerekiyordu ve yazılı olmayan kurallar belki de böylelikle aktarılıyordu. Oysa bugün mobil cihazlar amatör fotoğraf makinelerinin yerini aldıktan sonra, mentor da ortadan kalktı. Kullanım kılavuzlarından da fazla bir şey beklemeyin. Endüstri her zaman insanların zaaflarını körüklemiş, sonuna kadar suistimal etmiştir. Bu durumda, herkes birbirinin mentoru, rol modeli.

Gerçi, mağara duvarlarına el izleri bırakan insanlara bir başkası yaklaşıp homurdanmamıştır herhalde, “Hiç olmadı, kendi elini değil bir başkasının yüzünü yapıştıracaktın oraya,” manasında.

Zaaf dedik. İz bırakmayı seviyoruz. Buna ihtiyaç duyuyoruz. Yıllar önce Irak’a insan kalkan olarak giden fotoğrafçı arkadaşlarımız, döndüklerinde savaşın eşiğindeki Bağdatlıların, tahminlerin aksine, fotoğraflarının çekilmesini ısrarla talep ettiklerini anlatmışlardı. O kadar ki, yanlarında götürdükleri film miktarı sınırlı olduğundan kimi zaman çekiyormuş gibi yapmak zorunda kalmışlardı. Takip eden günlerde hayatta kalacağından emin olmayan insanların bir yabancının çektiği fotoğraflarda da olsa, cılız da olsa, kendisi o fotoğrafı asla göremeyecek ve sahip olamayacak da olsa, herhangi bir iz bırakma çabasıydı bu.

Bir fotoğrafta görünme isteği çocuklarda da oldum olası güçlüdür. Belki hızla değiştiklerinden, belki henüz hayatın acemisi olduklarından ve işgal ettikleri daha doğrusu kendilerine biçilen kimliği iyice anlamak, bir performans değerlendirmesi yapmak istediklerinden.

Bu çaba tabii ki yıllar geçtikçe karmaşıklaşan gündem ile birlikte zihnimizde arkalara atılsa da, hiç bitmez. Kim olduğumuzu her zaman merak eder, her fırsatta, asansör aynalarıyla, yeni tanıştığımız insanlarda yarattığımız ve delice merak ettiğimiz izlenimle, tezgahtarların bize yakıştırdığı kıyafetlerle bile sağlamasını yaparız.

Galiba çoğu kez de düşkırıklığı yaşarız. Tıpkı filmi çekilen romanlar gibi. Otoportre ise kendi uyarlamamızı çekme fırsatını, hem de memnuniyet garantisi ile veriyor bize.

Sanatçılar bunun çoktan farkındaydılar. Sanatçının anlatacak hiçbir şeyi kalmasa bile en azından kendisi vardır ve bazı sanatçılar zaten sadece kendilerinden söz etmiş, bazı fotoğrafçılar ömür boyu sadece kendilerini görüntülemişlerdir.

Nitekim kendinden söz etme hakkı, edepsizlik muafiyeti, önemli bir ayrıcalık olarak sadece sanatçılara verilir. Zira sanatçılar, bizim yerimize, bizmişiz gibi kendilerinden bahsederler. Kendilerinden söz eder, kimi zaman da kendilerinden söz ediyormuş gibi yaparken, aslında bizden söz eder, bizim sözcümüz olurlar. Yoksa niye “ben” diye başlayan şarkılar hit olsun, klasikleşsin? Bağıra çağıra kendisinden ve sevgilisiyle yaşadığı sorunlardan ya da hadi neyse, kusursuz aşklarından bahseden şarkıcılar baştacı edilsin, hikayeleri müzik videoları halinde her yerde karşımıza çıksın?

Fotoğrafta da, cep telefonları ile başladığı düşünülse de, gerçekte hatırı sayılır bir selfie geleneği var. Yukarıda saydığım gölgecilere ek olarak tabii ki fotoğraflarında binbir kılığa, binbir kimliğe giren Cindy Sherman’dan, kısa ömründe en çok kendisi ile uğraşan Francesca Woodman’ın dokunaklı karelerinden, bir türlü kim olduğuna karar veremeyen Yasumasa Morimura’dan ve hatta Man Ray’den, son yıllarda Picasso, Andy Warhol, Salvador Dali gibi ünlü sanatçıların kimliğine girdiği işlerine sık sık bir yenisini ekleyen Genco Gülan’dan  söz etmeliyiz.

Bir sanatçının selfie ya da Türkçesiyle özçekim yapması elbette birçok bakımdan daha farklı. Oyuncular, mutlaka biraz narsist, biraz teşhirci olmak zorundadır. Bunu ben kendilerinden duydum. Mahçup birisinin sahnede ne işi olabilir? Tragedyalar döneminin maskeli oyuncuları hariç tabii. Holywood’un kanun kaçağı palyaço klişesinde olduğu gibi, kimliğinizi gizleyebildiğiniz sürece orta yerde olmak belki de en iyi saklanma stratejisidir.

Örneğin benim gibi müzmin Cindy Sherman hayranları onun çehresini, fotoğraflardaki hallerini, oturmasını, kalkmasını, farklı saç modellerini, kısacası onu ezbere biliriz. Peki onun kim olduğu hakkında gerçek bir fikrimiz var mı? Acaba onunla tatile çıkmak nasıldır? Cimri midir, cömert midir? Uykusunda kötü rüyalar görür ve uyandığında nemrut mu olur? Mizacı nasıldır? Kolay öfkelenir mi? Şakacı mıdır? Gerçekten de güzel midir? Vücudunda sevmediği, dolayısıyla fotoğraflarında gizlediği bir yeri var mıdır?

Şimdi bu ve benzeri soruları sadece fotoğraflarda gördüğümüz insanların tümü için soralım. İster özçekim olsun ister başkasından rica edilmiş olsun, öznenin kontrolu altında çekilmiş olan tüm portrelerin aslında onun kendisine dair tahayyülünü ortaya koyma niyetiyle üretilmiş olduğunu görürüz.

Kısacası, her insan için kendisi ömür boyu süren bir sahne performansının yıldızıdır ve kulis aslında bambaşkadır. Sahnede akan oyun çoğu zaman yanıltıcıdır. Ama oynanan oyunun inandırıcı olabilmesi için, oyuncunun içine girdiği kimliğe önce kendisinin inanması gerekir. (Bakın bunu da oyunculardan öğrendim.) Bu yüzden kimse kuliste fotoğraf çekilsin istemez ve hayat karşıdan, sopanın ucundan nasıl göründüğüne bakılarak kurgulanır.

İyi görünmekte de yarar var, zira selfie sopası da olsa, sopa sopadır ve bakarsınız bir gün sırtınıza iniverir.

 

Orhan Cem Çetin, Ekim 2015

Bu yazı, FotoAtlas Kış 2015 sayısından derginin izni ile alınmıştır. 

 

 

 

 

 

 

 

 

Murad, Instagram’ı çok severdin. // Murad, you would have loved Instagram.

leave a comment »

Murad Dunbay'ın hatırasına. // In memoriam Murad Dunbay.

Murad Dunbay’ın hatırasına. // In memoriam Murad Dunbay.

Written by Orhan Cem Çetin

04 Kasım 2015 at 01:35

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 2.824 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: