postparalax

Orhan Cem Çetin, fotoğrafçı vs.

Özgür

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

28 Nisan 2015 at 00:57

Ödülüme Sahip Olabilirsin Ama Kuşkularıma Asla

with 8 comments

Öpücük / The Kiss; Man Ray, 1922 (Rayograph / İzdüşüm Baskı)

Geçenlerde, hepinizin çok iyi bildiği saygın bir dergi benden manipülasyon hakkında bir yazı istedi. Ben de özene bezene aşağıdaki yazıyı kaleme alıp teslim ettim. Ancak birkaç gün sonra, bir cümleyi ceza riski yarattığı için değiştirmem gerektiği bilgisi geldi. Ben de yazıyı geri çektim ve bu sayede sizlerle yaklaşık bir buçuk ay erken paylaşıyorum. Bakalım o cümleyi bulabilecek misiniz. İyi okumalar.

 

Antik Yunan’da fotoğraf olsaydı, bizim çevrelerde mağarası ile tanınan ünlü düşünür Eflatun tüm yarışma jürilerine davet edilir, YUFSAD’a başkan seçilir, panellerde dil dökmekten düşünmeye fırsat bulamazdı, eminim.

Bir yandan da için için dertlenirdi herhalde “Asıl mesele mağara değil,” diye.

Eflatun, fotoğraf ve gerçeklik tartışmalarında mutlaka ortaya atılan malum mağara benzetmesinde duvardaki gölgeleri, hayalleri gerçeğin ta kendisi zanneden bizlerden söz ederken konuyu “idea” ve “ideal” kavramlarına getirme niyetinde olduğu halde, biz fotoğrafçılar bu analojide “gerçek” ve “gerçeklik” meselesine takılıp kalıyoruz. Dışarıda, bizim dışımızda cereyan eden bir gerçeklik var. Bu gerçekliğe sırtımızı dönüp, karşımızdaki duvara, burada belirip kaybolan “algılanabilir”, dolayısıyla fotoğraflanabilir ikinci el gerçekliğe bakıyoruz. Bakmakla da kalmıyoruz ve madem ki fotoğraflanabiliyor, hemen fotoğraflıyoruz.

Ne var ki, fotoğraf ortaya çıktığında sorunlar da başgösteriyor. Elimizdeki fotoğraf bir temsil, evet, ama acaba neyin temsili? Duvarda kımıldanmaya devam eden hayallerin mi? Mağara modeline göre asla görme, bırakın görmeyi, dönüp bakma (hatta dönüp bakmayı akıl etme) şansımız olmayan o asıl, en hakiki öz gerçeğin mi yoksa fotoğrafı çektiğimiz sırada gölgelerin duvardaki o anlık halinden hatırlayabildiklerimizin mi temsili?

Bütün bunlar bir yana, arkamızda duran muzip bir ergen tam fotoğrafı çekeceğimiz sırada ellerini havaya kaldırıp duvarda bir at kafası silüeti oluşturmuşsa, bizim temsil festivallerden diskalifiye edilebilir mi?

Nitekim, gün geçmiyor ki ortalık manipülasyon haberleri ile çalkalanmasın. Belki de bu yazıya vesile olmuş olan son büyük skandal haberi (Şubat – Mart 2015) pek prestijli World Press Photo ödüllerinden geldi. Manipülasyon nedeniyle elenen finalistler mi istersiniz, geri alınan ödüller mi? Açıklamalar, tartışmalar birbirini kovalıyor. Bir kez daha manipülasyonun ne olduğu, ne kadarının, nasılının kırmızı çizgiyi oluşturacağı konuşuluyor, karara bağlanmaya çalışılıyor.

Tıpkı, “Her akşam bir kadeh kırmızı şarap iç. Kan yapar, iyidir, ama bundan fazlası aksine zararlıdır, karaciğeri bozar, beyin hücrelerine hasar verir,” diyen hekimin edasıyla, fotoğraf otoriteleri beyanat veriyor.

Bu noktada aklıma takılan birkaç konu var. Birincisi, söz konusu skandalların nedense hep yarışmalar, ödüller, ünvanlar gündeme geldiğinde açığa çıkması. Oysa aynı fotoğraflar yarışmaksızın dolaşıma girdiklerinde kimsenin sesi çıkmıyor. O zaman şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor: Bu işlerin, bu görüntülerin işlevi iddia edildiği gibi tarih yazmak, tanıklık etmek, geleceğe bilgi, belge bırakmak mı, yoksa yarışmak mı? Aynı hafiyelik, fotoğrafların gündelik kullanımında, servis edildikleri noktalarda neden aynı hassasiyetle devreye girmiyor? Demek ki, bilmeden bir sürü yalana kanıyoruz, sadece bir ödüle talip olmadıkları için.

Madem her kafadan bir ses çıkıyor, ben de koroya katılayım.

Manipülasyon tam olarak ne demek? Bana kalırsa, bir fotoğrafın orasını burasını çekiştirmeye sıra gelmeden önce, manipülasyon bir insanın belli bir şekilde düşünmeye itilmesi demektir. Bunu fotoğraflarla yapmanın da türlü yolları var. Esasen bunların büyük bölümünü zaten bilmeyen yok. Fotoğrafı şuradan değil de buradan çekmek, şimdi değil de az önce ya da sonra çekmek, şu objektifi değil de bu objektifi kullanmak vs. vs.

Hatta bir ağabeyimizin deyimiyle bu “hergelelikler” derslerde öğretiliyor, yapın diye. E, o halde, zaten olan olmuş demek değil mi? Ayrıca, biz bunları yapıyoruz diye fotoğraflara bakanlar hemen o anda bizim beklediğimiz gibi mi düşünmeye başlıyorlar? Biz onları ittik diye, hemen o tarafa doğru mu meylediyorlar?

Ah keşke bu kadar kolay olsaydı. Özellikle sanatçılar için büyük bir müjde olurdu bu. Düşünsenize, (“düşünsenize” dediğime göre sizi şu anda manipüle ediyorum, haberiniz olsun) evet, düşünsenize, fotoğrafta oldum olası bizi üzen müphemlik ortadan kalkıyor. Birkaç dokunuşla, ona bakan herkesin aklından neler geçeceğini kontrol altına alabiliyoruz. Sadece düşüncelerini şekillendirmekle kalmıyoruz, davranışlarının, tutumlarının dizginlerini de elimize alıyoruz. Dedim ya, ah, keşke.

Jurassic Park filmini vizyona girdiği hafta Londra’da bir sinemada izlediğim günü hatırlıyorum. Kendi kendime yemin etmiştim, bundan böyle izleyeceğim hiçbir haber filmine inanmayacağım diye. Ve inanmadım da. Aynısı fotoğraflar için de geçerli uzunca bir süredir. Ne kadar uzun bir süre? Ocak 1839’dan bu yana diyebiliriz.

Manipülasyon olsun mu, olmasın mı, ne kadar olsun, neler yaptığımızda sayılsın, neler sayılmasın? Bu tartışmalar bitmeyecek gibi görünüyor. Zira yanlış temel üzerinde inşa edilmiş, döngüselliğe mahkum tartışmalar. Bana kalırsa, gözardı edilen nokta, fotoğrafın bir temsil olması, üstelik yukarıda karikatürize ederek ifade etmeye çalıştığım gibi neyin temsili olduğunun da esasen pek belirgin olmaması nedeniyle, onun, yani fotoğrafın manipülasyonun ta kendisi oluşudur. Bu önermenin sağlamasını yapmaya çalışacağım:

Eğer manipülasyon insanların belli bir şekilde düşünmeye itilmesi ise, en basitinden (pizza siparişi vermek) en karmaşığına kadar (uzaya insanlığı tarif eden zaman kapsülü göndermek), iletişimin doğrudan doğruya manipülasyon olduğunu, manipülasyon içermek zorunda olduğunu söylemek mümkün. Fotoğraf da bir iletişim aracı olduğuna göre, yine aynı noktaya varıyoruz.

Özetle, kainatı algıladığımız kadarıyla anlayabilir ve anlayabildiğimiz kadarıyla anlatabiliriz. Oysa kainat ne anlayabildiklerimizden ne de anlatabildiklerimizden ibaret değilmiş gibi görünüyor. O halde, kendimizi ifade etme çabalarımız yetersiz, öznel ve kusurlu olmaktan asla kurtulamayacaktır. Ürettiğimiz fotoğraflar da tüm yöntem ve halleri ile buna dahildir.

Orhan Cem Çetin, Mart 2015

Written by Orhan Cem Çetin

10 Nisan 2015 at 01:09

Sanat Tarihinde Kadın Kotası

leave a comment »

Kadınların Met. Müzesi’ne girebilmek için çıplak olmaları mı gerekiyor?

Bu yazı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle yazılıyor.

Malum; daima ezilenlerin, ihmal edilenlerin, hor görülenlerin günü olur. Muktedirin özel bir güne, hatırlanmaya, gönlünün alınmasına ihtiyacı yoktur. Ezilenin ise o günü kutlanır, sesini çıkartmasına, görünür olmasına 24 saat için izin verilir. O da geriye kalan 364 gün boyunca bu lütuf ile idare eder, sabırla bir sonraki özel gününü bekler.

Esasen ben, feminist hareketin tam da bu nedenle dünya kadınlar gününü reddetmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Kadınlar gününe -ya da bir başka ihmal edilenler gününe- sahip çıkıp onu kullanmak, bana mevcut pozisyonu bizzat meşrulaştırmak, onu teyit etmek gibi geliyor. Ama öyle görünüyor ki pragmatik bakış açısı baskın çıkıyor. Üstelik muktedir, bu özel günleri vurguluyor, özendiriyor ki, hem herkes rengini belli etsin hem de diğer günler ezilenlerin sesleri çıkmasın, çıkacak olursa kutlamalar, etkinlikler, müsamaha edilen yürüyüşler vs. kafalarına kakılsın.

Dua edelim de gelecekte Dünya İnsanlar Günü’nü kutluyor olmayalım.

Bunu bir tarafa koyduktan sonra, sanat tarihine göz atalım. Acaba benzer bir süreç orada da çalışıyor mu?

Sanat tarihinin büyük ölçüde erkekler yani muktedir tarafından yazıldığı bir gerçek. Toplamda kadın sanatçıların marjinal denebilecek kadar az sayıda yer aldığı bir külliyattan söz ediyoruz.

1985’ten bu yana seksist, erkek bakışlı sanat tarihi ve sanat yönetimi ile mücadele eden, goril kılığı giyerek kimliklerini gizleyen ve eylemler gerçekleştiren Guerrilla Girls hareketi üyelerinin 2011 yılında yaptığı bir sayıma göre, New York Metropolitan Sanat Müzesi’nin Modern Sanat bölümünde işleri sergilenen sanatçıların %96’dan fazlası erkek iken, yapıtlardaki çıplakların %76’sı kadındır.

13. yüzyıldan 1970’lere kadar Batı resim sanatı tarihinin başyapıtlarının sıralandığı Masterworks kitabında da çoğu çıplak çok sayıda kadın bedeni göze çarparken, yazar Iain Zaczek bilin bakalım kaç kadın sanatçıya yer vermiş?

Yanıt: 1 (bir).

Bu ayrıcalıklı kadın, Georgia O’Keeffe’dir. Onu bu denli özel yapan, erkekler kulübüne sızmasını sağlayan acaba neydi?

1887-1986 yılları arasında yaşayan ve “Amerikan Modernizmi’nin Annesi” kabul edilen O’Keeffe’in işlerinde üstü örtük olarak erotizm ve kadın olma hali temsil edilir.

1935 yılında tamamladığı ünlü “Ram’s Head, White Hollyhock and Little Hills” (Koç Başı, Beyaz Gülhatmi ve Küçük Tepeler) tablosunda, kadın üreme organı şemasını görmek mümkündür.

Georgia O’Keeffe; Ram’s Head, White Hollyhock and Little Hills (Koç Başı, Beyaz Gülhatmi ve Küçük Tepeler), 1935

Bu ipucu üzerinden iz sürdüğümüzde, sanat tarihi içinde kendisine yer bulan kadınların hemen hepsinin işlerinde ortak bir tema olduğunu görüyoruz: Kadın olmak, cinsiyetçilik, beden politikaları, feminizm. Guerrilla Girls hareketi bile belki bu sayede varlığını sürdürebiliyor!

Öte yanda, denilebilir ki, “Bunda şaşacak bir şey yok. Kadınların bir numaralı varoluş krizi ve mücadele alanı bu ise, sanatlarında tekrar tekrar açığa çıkması da gayet doğal”. Ancak kadın sanatçıların saplantılı bir biçimde, pek az istisna ile sadece bu konu üzerinde çalıştıklarını düşünmek de abes olurdu. Sanatçı zihni böylesine tek boyutlu değil bildiğimiz kadarıyla.

Muhtemelen başka bir filtreleme süreci çalışıyor ve kadın sanatçıların sanat tarihinde yer almasına, yalnızca kadın olmaya dair işler üretmeleri koşuluyla yer veriliyor. Hatta, sadece kadın değil, “erkek olmayan” çoğu sanatçının işlerinde baskın olarak cinsiyet, cinsellik ve beden politikalarının yorumlandığını görmek mümkün. Örnekse, David Hockney, Gilbert & George ya da Robert Mapplethorpe.

Mapplethorpe__self

Robert Mapplethorpe; Makyajlı Otoportre, 1980

Nitekim, yerel bir bakış da bu saptamayı doğrular nitelikte. Türkiye’de çağdaş sanatın önde gelen isimlerine baktığımızda göze çarpan Şükran Moral, Nilbar Güreş, Canan Şenol, Neriman Polat, Nezaket Ekici, Gülsün Karamustafa, Nur Koçak ve başka kadın sanatçıların işlerinde aynı temalar önde duruyor.

Fotoğraf disiplininde de durum farksız. Tüm dünyada kadın fotoğrafçıların sayısı parmakla gösterilecek kadar azken, öne çıkan sanatçılar yine en azından erken dönem işlerinde kadın olma hali, cinsiyetçilik ve bedene dair serilerle kendilerine sanat tarihinde yer bulabiliyorlar. Hemen akla gelen isimler arasında Julia Margaret Cameron’dan başlayarak Cindy Sherman, Francesca Woodman, Nan Goldin, Sophie Calle, Sarah Moon ve Sally Mann sayılabilir.

Francesca Woodman; Otoportre, İsimsiz, 1976

Durum Batı’da böyle iken, çok daha erkek/hetero egemen olan Türkiye’de de manzara farklı olmuyor tabii ki. Geçtiğimiz yıl gerçekleşen Kadın Fotoğrafçılar sempozyumunda, arkalarında muazzam birer külliyet bırakan Semiha Es ve Yıldız Moran’ın neden unutulup gittiği, neden onlardan bugüne dek hakettikleri kadar söz edilmedikleri tartışıldı. Bence yanıt çok basit: “ellerinin hamuru” ile, savaş fotoğrafçılığı, manzara, portre, gezi gibi konular çalışarak erkek fotoğrafçıların alanına girmişlerdi de o yüzden. Oysa, kendilerinden çok sonra gelen hemcinsleri gibi davranıp kadın olma ya da en azından Türkiye’de kadın olma, kadın kimliği taşıma, toplumsal cinsiyet, beden vb. temalarda gezinselerdi, belki de daha görünür olabileceklerdi.

Örnekler arasında Silva Bingaz, Gözde Türkkan, Özlem Şimşek, Emine Ceylan, Çınar Eslek, erken dönem işleri ile Cemre Yeşil, hemen aklıma gelen isimler.

Özlem Şimşek; Şehsuvar Kadınefendi Olarak Otoportre (Abdülmecid Efendi’den), 2011

Ancak son dönem şahit olduğumuz sevindirici bir gelişme, muhtemelen sanat kurumlarında ve sanat eleştirisi müessesesinde kadınlarının sayısının artması, internet yayıncılığının yaygınlaşması, kişisel web siteleri yoluyla yapıtların izleyiciye ulaşmasında sadece kişisel filtrelerin devreye girmesi sayesinde, kadın fotoğrafçıların çok daha evrensel temalara ve varoluşun geneline dair, kişisel bakışları ile görsel yorumlarını, öykülerini ortaya koyabilmeleridir.

İki güncel örnek vermek gerekirse, yıllardır fotoğrafta kadın bakışının bayrağını taşıyan Laleper Aytek’in İstanbul’da, Fransız Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde sunduğu Non-Paris ve Cemre Yeşil’in Maria Sturm ile birlikte yürüttüğü For Birds Sake (Kuş Aşkına) serileri sayılabilir.

Laleper Aytek; Non-Paris serisinden, 2015

 

Cemre Yeşil ve Maria Sturm; For Birds Sake (Kuş Aşkına) serisinden (2014)

Her fotoğrafçı, ömrü boyunca kendi belgeselini çeker. Ama bu belgesel, fotoğrafçının cinsiyeti hakkında olmak zorunda değildir. Kadın fotoğrafçıların günümüzde bu çemberi kırabildiklerini ve kadın bakışını hayatın tümüne çevirdiklerinde de görünür olabildiklerini sevinerek görüyorum.

Orhan Cem Çetin, Ocak 2015
(AFSAD Kontrast Fotoğraf Dergisi 46. Sayı’dan, derginin izni ile alınmıştır)

 

 

 

Yasaksız bir dünya mümkün mü?

leave a comment »

Güncel SANAT Mart 2015 (Gazetedeki son yazım. Yollarımızı ayırdık ne yazık ki) 
İyi okumalar.

Yasaksız bir dünya acaba mümkün mü? Herkesin “kafasına göre” davrandığı ve kimsenin de bundan şikayetçi olmadığı bir dünya.

Elbette mümkün. Hatta, zaten var. İnsanı çıkaralım, geriye kalan dünya yasaksız bir dünya. O pek beğendiğimiz, belgesellerini çekip hayranlıkla izlediğimiz, dayanışma, bağlılık ve şevkat duygularını, hayatta kalma stratejilerini, doğaya sundukları saygıyı, ahenkli hayatlarını takdir ettiğimiz canlıların dünyasında yasak yok. Suç da yok.

Geriye doğru giderek, insanın da bir noktada suçsuz, günahsız, dolayısıyla cezasız ve yasaksız olduğu noktayı tabii ki bulabiliriz. Bu nokta, insanın hala bir hayvan olduğu noktadır.

Hayvanlar dünyasında elbette antagonizm var; aynı tür içinde çatışmalar, kavgalar, öldüresiye dövüşler var. Ama bunların hiçbiri suç ve ceza mahiyetinde değil. Yaşamsal haklarının tehdit altında olduğunu farkeden ya da düşünen birey, doğrudan mücadeleye giriyor ve bizzat savaşıyor. Milyonlarca yıldır bu böyle sürüp gidiyor ve dediğim gibi kimse de bundan şikayetçi olmuyor.

Peki biz neden böyle olduk? Hayvan olmaktan çıkıp insanlaşmaya başladığımız o kritik noktada, mutlak özgürlüğümüzü nasıl ve nelerin uğruna feda ettik, suçla, günahla, yasaklarla tanıştık?

Bu konu oldum olası kafamı meşgul ediyor. Birkaç onbin yıl geçmişte arıyorum o noktayı. Milyonlarca yıl sürmüş olan bir evrimsel süreç ile insanı oluşturan tüm niteliklerin, dürtülerin, içgüdülerin, arzuların, korkuların, reflekslerin, eğilimlerin, hatta anatominin, kısacası insanı insan yapan hemen her şeyin reddedilmeye, dizginlenmeye, yasaklanmaya başladığı, nispeten yakın tarihteki o meşum nokta.

Freud, her türlü engellenme karşısında gerçek hedefini bulamayan bireysel yaşam enerjisinin, toplumca kabul gören alanlara yöneldiğini, bu alanlarda deyim yerindeyse “deşarj” edildiğini öne sürer. Bu davranışa “süblimasyon” (yüceltme) adını verir. Yani aşağılık, hayvansı dürtülerin daha yüce hedeflere yönlendirilmesi, böylece hem zararsızca tüketilmeleri hem de işe yaramaları. Elektrik sobasındaki tellerin akıma direndikçe ateş gibi kızarmaları, bizim de karşılarına geçip, “Oh sıcacık oldu,” dememiz gibi. Aman ne güzel.

Bu anlamda uygarlığı yasaklara, kısıtlanan özgürlüklerimize, engellenme duygumuza borçluyuz. Sanatı da öyle. Zaten uygarlık ve sanat her dönemde el ele ilerliyor. Hayvan-insanın sanat yapmak için herhangi bir motivasyonu olmadığını rahatlıkla iddia edebilirim. Hedefini bulamayan bir öfkesi, engellenen bir dürtüsü yok ki, neyi yüceltecek?

Bunun modern toplumda bile belirtilerini görmek mümkün. Etkili, çalışkan, ortalamanın üzerinde yaratıcılığa sahip sanatçıların, engellenme duygusu yüksek olan, nispeten “dertli” insanların arasından çıktığını ya da sanatçıların daha dertli oldukları dönemlerde yaratıcılıklarının, üretkenliklerinin katlandığını bilmiyor muyuz? Ben bunu en azından kendimden biliyorum.

Peki ben bir öneriyle gelebiliyor muyum? Ne yazık ki hayır. Zira şu anda insan topluluklarının varoluşunu düzenlemek üzere önerilebilecek her öğreti, kendi değerler sistemi ile yani kendi yasakları ile gelecektir. Mutlak özgürlük, herhangi bir öğreti ile değil, kendi içimizdeki hayvanı serbest bırakmakla mümkün olur. Ben bunu becerebilmiş olsaydım zaten şu an oturmuş bu yazıyı yazıyor olmazdım.

Bir yandan da Freud’un hayli iyimser olduğunu düşünüyorum. Zira hayvansı dürtüleri gerçek hedefini bulamayan bazı insanların doğrudan doğruya sanata saldırdıklarını daha birkaç gün önce kendi korkuyla açılan gözlerimle gördüm. Onları kuşatan yasaklar belli ki çok daha çetin, çok daha aşılmaz idi.

 

Orhan Cem Çetin

Şubat 2015

 

Written by Orhan Cem Çetin

21 Mart 2015 at 06:58

çektim i_shot, Pardon geç kaldım, sanat art, Yazdım I_wrote kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

O böyle huzur buluyordu. // This was the way he found peace.

with one comment

Written by Orhan Cem Çetin

15 Mart 2015 at 16:55

Temel İçgüdü II // Basic Instinct II

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

15 Mart 2015 at 16:37

Kimse bilemez. // Nobody knows.

leave a comment »

Written by Orhan Cem Çetin

06 Mart 2015 at 16:35

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 2.576 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: